Herkes kendi yolunda, kendi ritmiyle ilerlemekte, kendi ateşinde yanmaktadır. Acıları yüceltmeden ve sırtını dönmeden ama başkalarının ateşini de körüklemeden, kendi yöntemlerinle iyileşmeye çalışmak, insana en yakışan olacaktır.
Diyelim ki gülmeyi seviyorsun.
Gülmelerinin bir kısmı gerçekten içinden geliyor, aklından, kalbinden, dudaklarından taşıyor. Yaşadığın anların, günlerin, yılların çoğunda mutlu olunacak birçok şey buluyorsun. Bunların bir kısmı gerçekten mutluluk verici durumlar, bir kısmı da sen öyle baktığın, gördüğün, hissettiğin, yaşadığın için öyle.
Şanslı olduğunu düşünüyorsun. Hem mutluluk verici durumların hem de öyle görebilme yeteneğin için.
Bu yeteneğin bir tercih olduğunun fazlasıyla farkındasın. Ömür denilen yolda önüne çıkan tüm sınavlarda çıkışı görmeye çalıştın. Tünellerin sonundaki ışığa hep inandın. İnanmakla başladı her şey. Bunu aklın ermeye başlar başlamaz keşfettin. Bu keşif sadece sana aitmiş gibi önce kendinle de gurur duydun. Başka kâşifler olduğunu fark etmeye başlayınca kendini yalnız hissetmek şöyle dursun, daha da çoğaldın. Mutluluk kâşifleriyle yol arkadaşlığını hep çok sevdin.
Beyin denen organ aslında pek o kadar da akıllı değilmiş, kandırması kolaymış, bunu biliyor muydunuz? Mesela en sıkıntılı zamanlarınızda gülümsemeye çalışırsanız, beyniniz mutlu olduğunuzu sanıp endorfin, seratonin, dopamin gibi mutluluk hormonlarını yollarmış vücuda. İşte bu hormonların da yardımıyla zaten hafiften kendinizi iyi hissetmeye başlarmışsınız.
Sen de gülerek, hiç olmazsa gülümseyerek farkında olmadan bu hormonlarını aktive etmişsin. İyi de yapmışsın. En sıkıntılı zamanlarında bile buna uğraşmışsın. Kimi zaman başarmış kimi zaman başaramamışsın, yine de gülmeyi hep hayatında tutmuşsun.
Yaş ilerlemeye başlayınca, yüzünün mutlu yaşlanmasını istemiş bile olabilirsin. Göz ve dudak kenarlarında oluşan çizgilerinden madem kaçamıyorsun, bari gülme çizgileri olsunlar diye uğraşmışsın, son nefesine kadar da uğraşacaksın. Bakın geldik mi yine tercihlere! Yaş alma çizgilerini, karanlık yaşlanma sureti yerine aydınlık gülme çizgileriyle değiştiriyorsun. Gülersen oluyor. Bu duruma da biraz gülüp geçmen gerekiyor tabii!
Herkesin yöntemi farklı. Bolca koşullara ve çokça tercihlere bağlı ama sen gülmeyi, önüne çıkıp duran sıkıntılarla, acılarla, hayal kırıklıklarıyla mücadele ederken en temel yöntemlerinden biri olarak belirlemişsin. Gülümseyerek kendince ayakta kalmaya, kuyruğu dik tutmaya, sağa sola bulaşmamaya, kuşaklardır taşıdığın kadim acılarını iyileştirmeye çalışmışsın.
Sen misin bunu yapan!
Doğduğun coğrafya kaderinmiş ya, işte sen de acıların yüceltildiği topraklardasın.
Her ne kadar kahkahayla pirzola eş değer sayılıyormuş gibi yapılsa da yalan, inanma!
Kahkahayla pirzolayı aynı sofraya koyan kafalar, hemen arkasından çok gülenin çok ağlayacağını söyleyip kahkahaları da pirzolaları da boğazına diziyor, şahane sofraların tadını, tuzunu ve hatta bereketini kaçırıyorlar.
Gülüyorsun diye her zaman iyisin sanıyorlar, her şeyin yolunda sanıyorlar, tuzun kuru sanıyorlar. Sanabilirler, sansınlar, onların yanılgıları ama işte orada duramıyorlar.
O gülmelerini soldurmak, hep yolunda zannettikleri şeylerini yoldan çıkarmak, kuru sandıkları tuzunu ıslatmak için çaktırmadan uğraşmaya başlıyorlar.
Çaktırsalar iyi, verirsin cevabını ama bazen öyle inceden, öyle damardan yapıyorlar ki afallayıp kalıyorsun. Vereceğin cevaplar aklına iki gün sonra geliyor ve artık çok geç oluyor.
Yahu kadınların iffeti bile attıkları kahkahalarla ters orantılı buralarda. Gülen insan pek makbul değilse gülen kadın neredeyse hiç makbul değil. Kadınların dilleri lal, dudakları mühürlü, gülmeleri el perdeli olsun isteniyor. Kadın kahkahalarının yükseldiği masalara hep ters, hep yan, hep manalı bakılıyor.
Evliliklerin değil de boşanmaların daha çok konuşulması, günlerce didiklenmesi, doluya boşa konulması acıların yüceltilmesinin bir başka kötücül ama haz dolu sonucu olabilir mi?
Hayat adil değil, evet ama herkesin payına irili ufaklı acılar, sıkıntılar düşüyor, bu da böyle biline! Görünen görünmeyen ateşler hep düştüğü yerleri yakıyor. Yanan herkes, sadece kendisinin yandığı yanılgısına düşüp diğerlerinin kahkahalarına daha çok öfkeleniyor. Oysa herkesin ateşi kendine. Herkes kendi kazanında kaynıyor. Hayat bir gül bahçesi değil, bunu öğrenenler olduğu kadar öğrenmeyenler de var.
O zaman kendi ateşini söndürmek için su peşinde koşacağına neden yanındakinin ateşine odun atıp harlıyorsun?
Acı çekmeyle kurban olmanın arasındaki sınır çok incedir buralarda. Acılar bazen kontrol dışıdır ama kurban olmak, bir yerden sonra farkında olarak ya da olmayarak tercihe girmektedir. Kurban olmanın kolaycılığına kaçıvermek insanın zaaflarından biridir. Şikâyet etmek de kurban rolünün repliğidir.
Mizah zekâ işidir. Damarlarda dolaşan ince mizahın da kıymeti bilinmiyor bu topraklarda. Oysa insanı gülümseten her şey tünelin ucundaki ışıktır. Hayatı hafifletir, kazanların altındaki ateşleri köz eder.
Acı dillendirilirse bir tutam azalır, paylaşılırsa belki iyileşir. İşte gülebilmek de bazı acılara ilaç, çıkış yolu, panzehirdir.
Peki kahkahaya, gülmelere, en azından gülümsemelere, buna sebep olan her şeye bunca burun kıvırma niyedir?
Gülerek baktığın, konuştuğun, okuduğun, yazdığın zaman gözlerdeki gölgeler, sözlerdeki kinayeler, ağızlardaki büzüşmeler nedendir?
Herkes kendi yolunda, kendi ritmiyle ilerlemekte, kendi ateşinde yanmaktadır. Acıları yüceltmeden ve sırtını dönmeden ama başkalarının ateşini de körüklemeden, kendi yöntemlerinle iyileşmeye çalışmak, insana en yakışan olacaktır.
Yani diyeceğim odur ki; bırakınız gülsünler, bırakınız geçsinler!
O zaman bahçelerde açan güller çoğalacaktır.






