Aşk acısı en boktan şeydir. Sorun, çözümsüz bir mesele olmasıdır. Beklemek dışında hiçbir şey yapamazsın. Öyleyse çözüm şudur: Bu bekleyiş iyi olmalıdır, felaket iyi. Beklerken yoga yapmaya, sarhoş olmaya, iyi hikâyelere ve daha da iyi kısa hikâyelere ihtiyacın olur. Tiyatroda Faust
’u izlemen ve yüzüne hayali yumruklar atman gerekir.1
Onu düşündüğünde kötü zamanları hatırla. Kötü zamanlarınız da oldu ama sen onları bastırdın. FDP’li2 babasıyla suşi yemek zorunda kaldığındaki gibi can sıkıcı anlar. Onun için fazla iyiydin, hatta en iyisiydin. Bir gün bunu bilen ve buna değer veren biri gelecek. İyi sevişen ve iyi şarkı söyleyebilen biri.
Bam. Bum. Beng beng.
Geçmiş
Hildegard anahtarını kaybetmemiş olsaydı, ben hâlâ mutlu bir insan olacaktım. Eve gelecek, soyunacak ve yatağa girecektim. Ertesi sabah evsizler kapının önünde bağıracak, belki bir parça güneş ışığı mahallenin pisliğini aydınlatacaktı. Güvercinler kapımın önündeki kusmuğu gagalayacak, temizlikçi kadın merdivendeki sidikli döner parçalarından tiksinecekti.
Tüm bunlar asosyal bir natürmort, alışıldık bir harabe olacaktı. Frankfurter Allgemeine’nin pazar ekiyle birlikte bir kahve alacak, limandaki en iyi banka oturacaktım. Jack Wolfskin ceketli insanlar çilekli dondurmaları, çocukları ve çirkin köpekleriyle pazar gezmesi için hazırlanmış halde önümden geçip gidecekti. Arada sırada, âşık bir çift korkuluklarda uzun uzun öpüşecekti. İnsanlar bir bulutu vanilyalı çöreğe, bir başkasınıysa vajinaya benzetecekti. Martılar yaşamanın ne kadar güzel olduğunu haykıracaktı. Lütfen bu sese kulak verin. Ve sonra Jack Wolfskin giyenler gemi turu için bilet satın alacaktı. Gazete uçup gidecekti, neyse ki sadece “Ekonomi” sayfaları. Kısa bir an için bütün problemler kaybolacaktı. Ve ben tüm bunların üzerine kahvemden bir yudum daha alacaktım.
Hildegard
Hildegard aşırı kilolu ve altmış dört yaşındaydı. Beyaz saçları kulaklarından itibaren sarıydı. Para karşılığı erkeklerle yatıyordu. Muhtemelen çok pis heriflerdi bunlar.
Hildegard yaz kış dinlemez, her zaman sokağımdaki Selamet Ordusu şubesinin önündeki merdivenlerin üçüncü basamağında otururdu. Orada değilse mutlaka bir işi vardı.
İlk konuşmamızdan önce de birbirimizi uzun zamandır tanıyorduk. Her gün bakışlarımız kesiştiği halde konuşmaya cesaret edemiyorduk. Bir gün ona bir şal hediye ettim. O günden sonra sık sık konuşmaya başladık; o bana hayatını anlattı, ben ona sigara verdim. Nadiren çirkin bir adam gelip sohbetimizi bölerdi.
Eskiden Hildegard kamyon şoförüymüş, kolunun kırılmasıyla birlikte hayatı altüst olmuş. Kırığın iyileşmesi uzun sürmüş. Ayyaş, yaşlı bir adam olan ve paranın kokusunu seven nakliye firmasının yöneticisine özellikle uzun gelmiş bu süre. Böylece Hildegard işsiz kalmış.
Hildegard düşkün biriydi. Toplumun en altında, insanların kirli olduğu ve kötü koktuğu, bu yüzden kimsenin bakmaktan hoşlanmadığı yerde çalışan bir insandı.
Bir cumartesi sabaha karşı beşte partiden çıkmış eve dönerken, o her zamanki gibi basamakta oturuyordu. Ona bir sigara ikram ettim. Yana kayarak oturduğu kartonda yer açtı, ben de yanına iliştim. Her zamankinden daha kötü kokuyordu. Sigaralarımızı içerken ağlamaya başladı. Hamburger Berg’deki sığınma evinin oda anahtarını içeride bıraktığını, üç gündür sokaklarda yattığını ve hiç müşterisi olmadığını söyledi. Ne kadar kötü koktuğu düşünülürse bu hiç de garip değildi. “Şimdi ne yapmalıyım,” diye sordu. Ona çilingirin ücretini ödeyebileceğimi söyleyip bilinmeyen numaraları aradım. Hildegard’la beraber yan sokağa kadar yürüdük, kapısının önünde durduk. Bu sırada birkaç genç posta kutusuna işiyordu.
O sırada sen köşeyi döndün ve, “Her şey yolunda mı,” diye sordun. Yolunda olduğunu söylememe rağmen hiçbir yere gitmedin.
Çilingir üç yüz doksan sekiz avro tuttu. Gece olduğu için ücret yüzde yüz zamlıydı. Hamburg’un en dolandırıcı çilingirini çağırmıştım ve ondan nefret ettim. Hildegard’a bakışından nefret ettim. “Ona niye yardım ediyorsunuz,” demesinden nefret ettim. Fiyatlarından ve hesabımda sadece üç yüz avro olmasından nefret ettim. Üstünü kredi kartıyla ödedim.
“Ne kadar bahtsızsın,” dedin. “Bahtsız değil, sarhoşum,” dedim. Sana baktım. Gözlüklerini beğenmedim ama kalman hoşuma gitmişti.
Birlikte şnaps içmeye gittik. Oturduğumuz son bar da kapanınca barın hemen karşısındaki evime geçtik. O zaman bana bu doğru gelmişti. Evimin mutfağında oturduk, geç olmuştu; yirmi dört saat açık büfeden aldığımız biraları içtik. Kafam mutfak masasının üstünde uyuyakalmışım, sen beni uyandırdın ve öpüşmeye başladık.
Hiç hesapta yoktun ama senden hoşlandım. Sesinin tonunu sevdim. Bir kadına dokunuşunu ve onu öpüşünü sevdim. Gözlerinin yorgun rengini sevdim. Benim gözlerim çürük rengi, demeni sevdim.
O sırada biriyle daha görüşüyordum. Yakışıklıydı ve adının hoş bir ahengi vardı. Onunla birlikte Otterpark’a gittik ve sonra onu bir daha hiç görmedim.
Seninle pis kokulu barlarda bira içtik, Kuzey Denizi’ne gittik ve denize tükürdük. Göbek deliğinde biriken iplikleri toplayıp eski bir Kodak film kutusunda biriktirdim. Yatakta yatıp birbirimize kitap okuduk. Armutlu şnapslarımızı içerken bir şeyler atıştırdık.
Ailenle tanışmamı istedin. Onlarla birlikte hayatımdaki en pahalı balığı yedim ve babanın kel kafasına güldük. Tango yaptık ve yıllanmış viski içtik. O kadar çok sevişiyorduk ki öğle aralarında ofisteki keçe halının üzerinde uyuyakalıyordum. Sen sprey boyalardan hoşlandığın, ben de susamurlarını sevdiğim için evimin duvarına susamurları çizdin.
Noktasız virgülsüz konuşuyor, “en biricik” diyordun. Bunları umursamıyordum. Yanında yatarken her şey yolundaymış gibi hissediyordum. Gerçi hiçbir mantığı yoktu bunun. Fazla düşünmemek güzeldi. Sanki yalnızca kalbim vardı.
Birkaç ay sonra benimle limanda bir gezinti yapmak istedin. Merdivenlerden denize doğru indik ve beni artık sevmediğini söyledin. Nedenini bilmiyordun ama öyleydi işte. Eve gittim ve iki şişe şarap içtim. Üç saat boyunca ağlayarak rahatladım, midemde ne varsa tuvalete çıkardım ve kalbimin de birlikte çıkmasını diledim. Kalbimi yemek borumdan yukarı iterek seramik bir çanağa tükürmek, önüme alıp iyice incelemek istedim.
Her şeyin büyük bir hatanın parçası olabileceğini düşündüm. Birazdan gelip kapıyı çalacak ve her şeyin büyük bir hata olduğunu söyleyecek, diye düşündüm. Ama kapıyı çalan, yalnızca apartman girişinde uyuyup uyuyamayacağını soran bir evsizdi.
İnsanlar gecenin sarhoşluğu içinde öpüşürler. Birbirlerine olan arzularını dindirir ve ertesi gün arzularının gerçekten de dinmiş olduğunun farkına varırlar. Bu da makuldür. İnsanlar gitmek istediklerinde onları tutamazsınız. Ama diş fırçalarını banyonuza koyup duvarınıza susamuru çizmeye de hakları yoktur. Sizi sevdiklerini söylemeye ve sonra da bundan yanlış renkte gelen bir spor ayakkabı gibi şikâyetçi olmaya hakları yoktur.
“Kazağı çok boktandı,” dedi Marie.
“Seni terk eden adamı bırak, ne bok yerse yesin,” dedi Leon.
“Boş ver onu, gel bana âşık ol,” dedi Fridolin.
Ama kalp ve beyin yan yana var olan iki ayrı organdı. Yaşlı ve evli bir çift gibi yaşayıp gidiyor ama birbirlerini asla dinlemiyorlardı.
Bütün şehir o günden sonra gözüme farklı görünmeye başladı. Hemen şurada dürüm döner yemiş, orada öpüşmüştük. Bu sokaktan en son geçtiğimde mutluydum.
Reeperbahn Caddesi’nden
3 koşarak geçtim ve bir silahlı çatışmanın ortasında kalmayı diledim. Dans ettim, içtim, dans ettim, içtim, dans ettim, içtim, dans ettim, içtim. Ama kafayı çekerek devasa bir patlamayı önleyemezsiniz.
Werther’den
4 her zaman nefret ettim. Onun hep bir kurban olduğunu düşündüm ama bu doğru değildi. Ben Werther’im, herkes bir gün Werther olacak. Tek soru, ne zaman olacağımız. Eğer tek bir dileğim olsaydı, seninle karşılaşmamayı, evrende iki ayrı insan olarak kalmayı dilerdim.
Eşyalarını bir koliye koydum ve üzerine şöyle yazdım: “Zamanı gelince Elbe Nehri’ne atın.” Sana iki mesaj gönderdim. Birincisinde senin bir ahmak, ikincisindeyse hiç bitmek bilmeyen bir hayal kırıklığı olduğunu söyledim. Toplam kırk sekiz e-posta yazdım ama birini bile göndermedim. Tobias numaranı silmeye zorladı beni, bunu ancak dokuzuncu biradan sonra başarabildim.
Bu aralar kötü ve yalnızca daha kötü günlerim oluyor. Daha kötü günlerimde banyomda bir zamanlar başkalarına ait olan diş fırçaları buluyorum. Kötü günlerimdeyse beyaz şarap içmeden yatmaya gidiyorum.
Arkadaşım Marie’yle birlikte duvarımdaki susamurlarına gözlükler çizdik. Evimizin çevresine bir iskele kuruldu ve cephe boyandı. Bu iskelenin Tanrı’nın bir lütfu olduğuna inandım.
Sensiz Hamburg’da daha fazla kalamadım. Evlerin cephelerinin mermilerle delik deşik ve insanların hüzünlü olduğu bir ülkeye gittim. Böğürerek ağladım ve Nietzsche’yi anladım. Dillerini bilmediğim insanlarla birlikte
piwo5 içtim ve yaşamın güzel olduğunu hatırladım. Sonra geri döndüm.
Limandaki bankımda şimdi başka hikâyeleri olan başka insanlar oturuyor ama ben onların mutlu olup olmadıklarını bilmiyorum. Arkadaşlarım bana her şeyin bir gün yoldaki yayalar gibi geçip gideceğini söylüyor.
Hildegard’ı kasım ayındaki o günden beri görmedim. Üç kere kapısını çaldım ama açan olmadı. Selamet Ordusu’ndakiler onun aniden ortadan kaybolduğunu söylüyor.
Gelecek
Birkaç ay sonra bir yaz günü enstalasyon sanatçısı Max’ın köpeği Wohlwill Sokağı’ndan fırlıyor. O sırada üzgün kız elinde Budni’den6 aldığı bir paket tuvalet kâğıdıyla Simon-von-Utrecht Sokağı’nın köşesine geliyor. Köpeğe takılıp tökezliyor. Üzgün kız kafasının üzerine düşüyor, kaşı patlıyor ve gözlerinin etrafı mosmor oluyor. Doktor, göz küresinde ve göz çukuru dokularında ezilme olduğunu teşhis ediyor. Max vicdan azabı çektiği için elinde müge çiçekleriyle kızı ziyarete geliyor. Sanatsal bir yeteneği var, ayrıca duygusal açıdan oldukça zeki biri. Max her gün geliyor ve üzgün kızın gözündeki morluğun fotoğraflarını çekiyor. Çürük mavi yeşil bir renk aldığında, Max önce kızın alnını, sonra kulağını ve son olarak da gözündeki morluğu öpüyor. Yirmi sekiz gün sonra morluk sararıyor ve kayboluyor. Max ve kız arkadaşı fotoğrafları “Aşkın Renkleri” başlığı altında Wilhelmsburg’daki hangarda sergiliyor.
Bam. Bum. Beng beng.
Almancadan çeviren: Beril Ünal
1 Almancada “faust” sözcüğü “yumruk” anlamına gelir.
2 Freie Demokratische Partei.
3 Hamburg’un St. Pauli semtinde bulunan ve bar, restoran, genelev ve erotik mağazalarıyla ünlü cadde.
4 Goethe’nin Genç Werther’in Acıları eserinin başkahramanı.
5 Lehçe “bira”.
6 Tam adı Budnikowsky olan ve Hamburg ile çevresinde faaliyet gösteren bir market zinciri.
Nora Gantenbrink (1986) Münster ve Hamburg’da gazetecilik okudu. 2013 yılından beri Stern’de redaktör olarak çalışıyor. Verficktes Herz & Andere Geschichten (2013) ilk ve tek kitabı.