Dünyayla ben yaşantısı, her güne uyandığımızda yepyeni nöral faaliyetlerle yeniden kuruluyor.
Günümüz hız çağında insanoğlunun zamanı yakalama, zamanın ötesine geçme hayalleri, bilimin buna ayak uydurması yeni keşifleri de beraberinde getiriyor. Bizler kafatasının içinde, devreler ve ağlar taşıyan varlıklarız. Bu, devrelerin aktivasyonuyla neler olup bittiğini anlamaya çalışan Nörobilim için ciddi bir metaforik yapı. Nörobilim, tüm dünyada heyecan verici gelişmelerin yaşandığı, beynin fiziksel mekanizmalarını, davranışlarını inceleyen, nörobilimcilerin dışardan içeriye doğru bakıp inceledikleri komplike bir bilim dalı. Günümüzde nörobilim sadece sinirbilimi ele almıyor, nörofelsefe, nörotarih, nörosinema, nörofizik, nörokimya, nöropsikiatri gibi daha birçok dalların birbiriyle harmanlanmasını da sağlıyor. Yani Nörobilim, indirgemeci değil multidisipliner olarak daha geniş perspektife sahip. Bu konuda oldukça çok ciddi bilimsel çalışma var ama sadece ikisini buraya taşımak istedim; Nörosinema ve Nöropsikofarmakoloji’deki gelişmeler...
Nörobilim konusunu araştırma sırasında Aslı Özgen Tuncer’in, Amsterdam Üniversitesi’nde Medya Çalışmaları Bölüm Başkanı olan Patricia Pisters ile Nörosinema başlığı altında söyleşisine rastladım. Patricia Pisters, sinemanın ve beynin, estetiğin ve politikanın, gündelik yaşamla bilimkurgunun iç içe geçişini inceliyor. Aslı Özgen Tuncer’in sorduğu ilk soruya verilen yanıtı olduğu gibi aktarıyorum:
– Nörosinema (neurocinematics) henüz yeni gelişen, disiplinler arası bir alan. Nörosinemanın ne anlama geldiği ve çalışmalarınızın bu çerçevede nereye oturduğu hakkında biraz bilgi verebilir misiniz?
– Nörosinema kavramı birkaç yıl önce, nörobilim ve sinema alanlarının bir araya gelmesiyle doğdu. Kavram ilk olarak 2008’de, nörobilimci Uri Hasson ve çalışma arkadaşlarının yayımladıkları ‘Neurocinematics: The Neuroscience of Film’ başlıklı makaleyle ortaya atıldı. Bu makalede, Hasson ve ekibinin yaptığı bir deneyin ayrıntıları anlatılıyordu. Deneyde, aynı film sekanslarını izleyen insanların beyin aktiviteleri arasında bir ilişki ve korelasyon kurulup kurulamayacağını gözlemlemek amacıyla fonksiyonel manyetik rezonans görüntüleme (fMRI- functional magnetic resonance imaging-) teknikleri kullanılmıştı. Sadeleştirerek anlatmak gerekirse, ekibin eriştiği bulgu şöyleydi: Bazı filmler, tüm izleyicilerin beyninin aynı şekilde tepki vermesini sağlamıyor. Aynı tepkiyi verenlerin oranı en fazla yüzde beşi buluyor. Kimi filmler ise -örneğin Hitchcock filmleri- izleyicilerin beyinlerinin hakikaten de senkronize tepkiler vermesini sağlıyor. Yani nörosinema, insan beyninde olan biteni anlamada sinemanın potansiyelinin keşfedilmesiyle başladı, diye yanıtlıyor. Sinemanın; felsefe, politika, gündelik yaşam, zamanla ve dijital dünya gibi örüntülerden nasıl etkilendiğinden söz ediyor.
Sinema kuramı ve sinema felsefesinden beslenen akademisyen Pisters, imajların gücüne inanan, bunu ilgi çekici bulan bir sinema akademisyeni. Çıkış noktası Deleuze’ün, “beyin ekrandır” metaforunu düzanlamsal olarak ele alması, nörobilim ve sinemanın birbiriyle teması. “Film, aynı zamanda bir nevi felsefe yapma yöntemidir. Bu bağlamda düşündüğümüzde, bizi çevreleyen tüm bu imajların günümüz toplumu için ne anlama geldiği, bir imajın etkisi altına nasıl girdiğimiz veya bilgimizin sınırlarına dair imajların bize neler anlatabileceği gibi sorular önem kazanıyor. Bu sayede nörobilimin bilimsel zemininden çıkarak, nörobilimsel bulguları felsefi bir alanda irdeleme fırsatı yakalayabiliriz” diyor. Pisters, beyin ve sinema ilişkisini düşünsel olarak The Neuro-Image adlı kitabında yansıtmış.
Giderek büyüyen, büyüdükçe de algılarımıza müdahale eden dijital dünyanın geleceğimizle ilgili olarak bizleri nasıl manipüle edeceğini düşünmek bir yandan da korkutucu geliyor bana. Akıl almaz bir veri tabanına sahip bu dijital dünyanın bir parçasıyız artık. Hızla değişen dünyanın, beynimizin yapısını ve işleyişini değiştirdiği, beyin içindeki sinaptik bağlantıların genişlediğinden söz eden bilim insanları var. Bu durumda beynimiz bu dış dünyayla nasıl bir etkileşime giriyor? Bununla ilgili nörobilimciler ikiye ayrılmış gibi görünüyor; bazıları, insanın beyninden ibaret olduğunu, beynin tüm algının yöneticisi olduğunu söyleyen görüşe yani içselci bakış açısına sahip, diğer bir grup ise dışsalcı yani eğitimden tüm dış dünyayla bağlantı kuranlar. Aslında birbirinden ayrılmaması, bütünsel bakılması gereken bir durum. Zaten dijital dünyanın hızla devleşmesiyle nörobilimciler de bu birliktelik konusunda hemfikir olmaya başladılar bile.
İnsan beyni, olanla yetinmeyip iç ve dış dünyanın etkileşimiyle var olan dünyanın ötesini hayal eder. Böylece dünyayı başka türlü anlayıp, başka türlü görmeye, yorumlamaya başlar. Marcel Proust’un da dediği gibi “Bir dünyada düşünür ve konuşur bir başka dünyada yaşar ve hissederiz” Peki ama nasıl, yani her gün yeni bir güne uyandığımızda beynimizin nöral faaliyetleri sırasında nasıl bir alışveriş oluyor? Bunlar bizim yaşam dünyamızı duygu durumlarımızı nasıl etkiliyor? Beynin bu nöral faaliyetleri sırasında istenmeyen kazalar (mutasyon) ya da beklenmedik bir durum nasıl ortaya çıkıyor?
Nöropsikofarmakoloji Uygulama ve Araştırma Merkezi Müdürlüğü yapmış olan değerli hocam, Profesör Dr. Tayfun Uzbay’a göre bu faaliyetler sırasında farklı nöronlar ortaya çıkıyor. Tayfun Uzbay, nöropsikiyatrik hastalıklar arasında yer alan bağımlılığın nedenini beyindeki nöronlar arası iletişimin herhangi bir moleküler kademedeki aksamasından ziyade farklı görev tanımına sahip sıra dışı nöronların oluşumu sonucu ortaya çıkan karmaşaya bağlıyor. Bu duruma, bağımlılık yapan maddenin neden olabileceğini söylüyor. Bu nöronların, nörolojik incelemelerde normal nöronlardan ayırt edilemeyebileceğini de belirtiyor. Uzbay, bunlara “terörist nöronlar” adını veriyor. Terörist nöronların genetik kodlarından gelen farklı görev tanımları gereği kritik beyin bölgelerinde kaos oluşturmak üzere organize olup beynin normal işleyişine darbe vurabileceklerini savlarken, terörist nöronların madde alımının teşvik edilmesi ve bağımlılığın oluşma sürecini başlattığını da ifade ediyor. Uzbay, “İndirgemeci bir yaklaşım ile sadece nöronlar arasındaki iletişimin moleküler kademelerine müdahale etme kalıcı bir çözüm yaratmıyor, çünkü asıl problem nöronlar arası sinyal iletim sisteminde değil nöronun kendisinde” diyerek ekliyor, “Teori kanıtlanırsa bu nöronlara yeni görev tanımı vermeyi başardığımız anda madde bağımlılığını da kökten çözebiliriz. Bunları tekrar sağlıklı nöronlara dönüştürebilecek ya da tamamen yok ederek yerlerini terörist olmayanların almasını sağlayabilecek bir ilaç, aşı, başka bir tedavi yöntemi madde bağımlılığını tam olarak tedavi edebilir.”
Bağımlılığın bir hastalık olduğunu söyleyen Uzbay, haz veren her şey bağımlılık yapar diyor. Haz merkezlerinin insan zaaflarıyla değişebileceğini vurgulayıp acı çekmemek için haz odaklı olan şeylere yöneldiğini belirtiyor. Uzbay, beynin gizemleriyle ilgili araştırmalarını, Görünmeyen Beyin adlı kitabında bir araya getirmiş.
Dünyayla ben yaşantısı, her güne uyandığımızda yepyeni nöral faaliyetlerle yeniden kuruluyor. Tüm uyaranlar beynin belki de pasif duran nöronlarını yavaş yavaş aktif hale getiriyordur. Beynin elastikiyet kazanmasıyla laboratuar ortamında yapay zekâ çalışmaları yapan insanı bir adım daha ileri götürüyor. Belki bir gün algılarımızla oynanmasına izin vermeyen, hastalıklara karşı, kötülüklere karşı koruyucu nöronlar topluluğu etkinleşir, başka bir beynin kötülük düşünen nöronlarını yok eder; görmediğimiz bir kelebeğin kanat çırpışlarını görür, gelecek kaosu fark ederiz. Yıldız Savaşları’ndan sonra Nöron Savaşları filminin çekilmesi ne güzel olurdu!.. Zamanın içinde geçmişin, şimdinin ve geleceğin harmanlandığı ama en çok geleceğin içine sıçradığımız “terörist nöronların” iyileştirildiği bir film...






