Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

1 Ekim 2026

Edebiyat

Odun Kesmek ya da Thomas Bernhard’ın Viyana Kültür Sosyetesiyle Hesaplaşması

Muammer Kırdök

Paylaş

0

0


Almanya’da Almanca edebiyatın yaşayan en büyük ustalarından biri kabul edilirken, kendi ülkesi Avusturya’da baş belası gibi görülen Bernhard…

Savaş sonrası Avusturyası’nın etkili kültür editörlerinden Hans Haider’e 8 Ağustos 1984’te Frankfurt’tan büyükçe bir zarf geldi. Zarfı yollayan itibarlı Alman yayınevi Suhrkamp’tı; son yılların parlak yazarı Thomas Bernhard’ın henüz dağıtıma girmemiş yeni romanından bir tanıtım nüshası yollamışlardı: Holzfällen, Eine Erregung / Odun Kesmek, Bir Tahrik.

Genç editör (38) Hans Haider, ülkenin en nitelikli gazetelerinden Die Presse’nin bünyesinde yayımlanan, kendi yönettiği hafta sonu eki Literaricum’daki yazılarıyla edebiyat kamuoyunu etkileyen önemli isimlerden biriydi. Thomas Bernhard gibi ele avuca sığmayan, uzlaşmaz, dahası Avusturya toplumuna içten saldıran ayrıksı bir yazarın metinlerini ilk okuyup değerlendiren eleştirmenlerin başında geliyordu. Bertolt Brecht, Hermann Hesse, Max Frisch gibi Almanca edebiyatın ağır toplarını bünyesinde bulunduran Suhrkamp Yayınevi’nin, Holzfällen’i daha piyasaya sürmeden tanıtım kopyalarından birini Hans Haider'e göndermesi, onun bu alandaki ağırlığını teyit ediyordu. 

Hans Haider, Bernhard’ın 320 sayfalık yeni eserini soluk soluğa okudu, afalladı: Bu, alıştığı bir Bernhard anlatısı değildi. Kitapta, kısa süre önce intihar eden dansçı Joana Thul’un cenaze töreninden sonra akşam yemeğinde bir araya gelen Viyana kültür sosyetesi yargılanıyor, karakterler "Sülük", "Asalak", "Yamyam", "Dalkavuk", "Döküntü" gibi ağır benzetmelerle otopsi masasına yatırılıyordu. Romandaki figürlerin hemen hepsi, sanat çevrelerinin yakından tanıdığı gerçek isimlerdi. Daha doğrusu Haider’in günlük yaşamında sıkça karşılaştığı, adlarını bildiği kişilerdi. 54 yaşında canına kıyan dans sanatçısı Joana Thul hariç tutulursa, kitapta herkes keskin bir dille eleştiriliyor, birçoğu aşağılanıyor, bazıları pervasızca alaya alınıyordu. 

Almanya’da Almanca edebiyatın yaşayan en büyük ustalarından biri kabul edilirken, kendi ülkesi Avusturya’da baş belası gibi görülen Bernhard, Holzfällen’de özellikle ısırgan ve kinayeli bir dil kullanmıştı. Baştan sona tek bir paragraf halinde akan, kesintisiz iç konuşmalarla Viyana kültür sosyetesinin anatomisini çıkarıp burjuvazinin ikiyüzlülüğünü deşifre eden kitabın sayfalarına sanki birer kıyma makinesi yerleştirilmişti; sırası gelen kişi acımasızca doğranıyordu. Kıyımdan kurtulabilen biricik karakter, Bernhard’ın gerçek hayatta yakından tanıdığı, Haziran 1976’da yaşamına son veren talihsiz dansçı Joana Thul’du (Gerçek adıyla Elfriede Slukal). Esasında Roman, bu idealist ama bahtsız kadının ekseninde kurulmuştu. 

Bernhard kuralları hiçe sayan, şablonların dışına çıkmayı alışkanlık edinmiş cüretkâr bir yazardı. Gerçek kişileri daha önce de edebiyat malzemesi olarak kullanmış, ama onlara insafsızca saldırmamıştı: Örneğin 1983’de yayımlanan Der Untergeher (Bitik Adam) romanında, büyük hayranlık duyduğu Kanadalı piyanist Glenn Gould’u gerçek adıyla eserine sokmuş, onu sadece sıra dışı bir müzisyen değil, evrensel bir sanatçı ve düşünür gibi idealleştirerek kurmaca dünyasında yeniden yaratmıştı. Der Untergeher’ i yazdığında piyanist Gould artık hayatta değildi.

Bu kez durum farklıydı: Holzfällen‘de otopsi masasına yatırılan karakterlerin -Joana Thul hariç- hepsi hayattaydı. Öfkeli yazar yeni romanında gerçek kişilerle kurmaca figürleri arasındaki hassas sınırı neredeyse ortadan kaldırmış, Viyana’nın "kibirli ve ikiyüzlü" kültür sosyetesini farklı isimlerle doğrudan darağacına yollamıştı. 

Hans Haider’i asıl şaşırtan, romanda "Auersberger" adıyla sıkça sahneye çıkan Viyanalı besteci Gerhard Lampersberg ile eşi Maja’nın, zaafları teşhir edilerek devamlı eleştirilmesi, ağır saldırıların merkezine oturtularak aşağılanmasıydı. Oysa Lampersberg çifti yıllarca Thomas Bernhard’ın hamiliğini üstlenmiş, onu Avusturya ile Almanya’nın kültür elitleriyle tanıştırarak erken yaşlarında edebiyat dünyasında tutunmasını sağlamışlardı. 

Bernhard bütün bunlara minnet göstermek yerine, romanında her ikisinin de dibini oymuştu: Maja’yı "aristokrasi budalası, insanları köle gibi kullanmaya çalışan sahte azize" diye suçluyor, kocasını ise; "otuz yıldır ortaya eser koyamayan yeteneksiz, sahte besteci" sözleriyle alaya alıyordu. Yaşlandıkça çirkinleşen, servetlerini ahmakça çarçur eden gaflet içindeki bu zavallı ikili, kendilerini hâlâ Avusturya avangardının koruyucu meleği sanıyordu. Oysa herkes biliyordu ki; Lampersbergler sadece genç sanatçıların iliğini sömürerek var olabiliyordu; başkalarının yeteneğiyle süslenmeden kendilerini pazarlamaları imkânsızdı.

Aslında Thomas Bernhard’ın onlara vefa borcu daha büyüktü: 

Aristokrat bir aileye mensup Maja Lampersberg ve eşi, Avusturya’nın Karintiya eyaletindeki tarihi Tonhof malikanesini 1954’de satın alarak restore ettirmiş, burayı, büyük savaşın yarattığı yıkımın ardından beş parasız kalan genç kuşaktan edebiyatçıların, tiyatrocuların, dansçıların ve müzisyenlerin aylarca barınabileceği, ücretsiz yiyip içebileceği ve birbirleriyle rahatça tartışabileceği özgür bir sanat komününe çevirmişti. Lampersberg çiftinin finanse ettiği Tonhof, devletin henüz ayağa kalkamadığı savaş sonrası Avusturyası’nda yazar ve sanatçılar için bir umut yuvasına, deyim yerindeyse bir kuluçka merkezine dönüşmüştü. Genç yetenekler burada yalnızca bedava yaşayarak çalışmalarını sürdürmüyorlar, Lampersbergler’in düzenlediği buluşma gecelerinde dönemin en nüfuzlu kültür ve sanat insanlarıyla da tanışarak kendilerini geleceğe hazırlıyorlardı. Tonhof’da uzun süre konaklayan ya da yolu herhangi bir nedenle buradan geçen pek çok isim, ülkenin savaş sonrası kültür yaşamına damgasını vurmuştu: Aralarında Ingeborg Bachmann, Peter Handke, H.C. Artmann, Peter Turrini, Wolfgang Bauer, Fritz Riedl, Friedrich Cerha gibi pek çok yazar, sanatçı ve besteci bulunuyordu.

Bunlardan biri de babasız büyüyen Thomas Bernhard’dı. 1957-1960 arasında, yazarlık kariyerinin başlarındaki üç kritik yıl, geçim kaygısı çekmeden Tonhof’da barınmış, kendini gelecekte zirveye taşıyacak edebiyatçı kimliğinin yapıtaşlarını bu komünde inşa etmişti. Ayrıca Joana Thul ile de burada tanışmıştı. Çocuksuz Lampersberg çifti onu kendi evlatları gibi severek korumuş, hiçbir konuda desteklerini esirgememişti. Bernhard, ilk gençlik yıllarından beri çektiği kronik akciğer hastalığından bile Lampersbergler’in cömertçe yardımıyla kurtulabilmişti.    

Ayrıntı düşkünü Hans Haider’e Frankfurt’tan gönderilen Holzfällen’in tanıtım nüshasıyla başlayan çalkantılı süreç, soyut bir edebiyat tartışmasını tetiklemedi. Tersine, Almanca konuşan ülkelerin kamuoyunu aylarca meşgul edecek, fitili edebiyat üzerinden ateşlenen gürültülü bir hukuk skandalına dönüştü. Esasında bu süreç, dehşet verici Nazi deneyiminden sonra kendisiyle yüzleşmeyi reddeden mağrur Avusturya toplumunun elitleriyle, Thomas Bernhard arasındaki açık bir hesaplaşmasıydı. Ardı sıra gelen tartışmalar 20. Yüzyıl Almanca edebiyatında kalıcı izler bıraktı.

Erken yaşlarında Viyana medyasında kendine özel bir yer edinen Tirol asıllı Hans Haider, özellikle tiyatro ve edebiyat üzerine yazdığı polemikçi yazılarıyla ünlenmişti. Bernhard gibi o da Viyana’nın "kokuşmuş, ikiyüzlü kültür elitleri"ni yakından tanıyanlardan, bu havayı yıllardır soluyanlardandı. Dolayısıyla Lampersbergler ile ahbaplığı eskiye dayanıyordu. Ayrıca, Bernhard’ın zehirli dilini, öfke kusan anlatılarını en derinden anlayan eleştirmenlerin başında geliyordu. 

Kitapta ağır saldırılara uğrayan, sık sık aşağılanan "Auersberger" çiftinin gerçek hayattaki Lampersbergler ile bire bir örtüştüğünü Haider hemen fark etti, diğer karakterlerin gerçek kimliklerini belirlemesi de uzun sürmedi. Romanı satır satır inceleyerek, titizlikle okudu, ayrıntılı notlar çıkardı. Ona göre sivri dilli Bernhard bu kez ölçüyü fazla kaçırmış, toplumun kırmızı çizgilerini açıkça ihlal etmişti. Romanda sadece Lampersberg çiftinin değil, Viyana kültür yaşamının diğer kalburüstü bazı kişilerinin de itibarları ayaklar altına alınmıştı. Bu boyutta bir küstahlık kabul edilemezdi.

Haider, beklenenin tersine Holzfällen üzerine bir eleştiri yazısı kaleme almadı, ya da yakında satışı çıkacak bu provokatif romanın gazetede haber yapılması için bir adım atmadı. Sadece alarm ziline bastı, Lampersbergler’i konuyla ilgili bilgilendirmeyi tercih etti. Tarafsız bir edebiyat eleştirmeni gibi değil, romanda yargılanan karakterleri savunmaya kararlı bir savcı gibi davranıyordu.

Lampersbergler, Haider’in Holzfällen‘den derlediği hakaret içeren cümleleri duyduklarında kulaklarına inanamadılar; gerçeklerle örtüşmeyen bir yığın yalan ve iftirayla kişilik haklarına açıkça tecavüz ediliyordu. Hangi sebeple bu dozda yıkıcı saldırıları hak etmişlerdi, anlayamadılar. Bernhard, kendine yıllarca kol kanat geren iki insanı hedef tahtasına oturtmakla yalnızca nankörlük etmiyor, topluma kötü örnek de oluyordu. Haider, ivedilikle yasal önlem almalarını salık verdi, gerekirse kendi avukatlarını bile yönlendirmeye hazırdı. Bernhard’ın küstahlığına boyun eğilmemeliydi. 

Öfkeden küplere binen Gerhard Lampersberg, kitabın raflarda yerini almaya başladığı gün, yani 21 Ağustos 1984’de avukatları aracılığıyla Viyana eyalet mahkemesine başvurarak kişilik haklarının ihlal edildiği, eşinin ve kendisinin psikolojik tacize uğradığını gerekçe göstererek suç duyurusunda bulundu, romanın dağıtımının hemen durdurulmasını (acil ihtiyati tedbir) talep etti. Bu kitap, "Tonhof Komünü" gibi müstesna bir projeyle savaş sonrası Avusturyası’nda birçok yazar ve sanatçıya can suyu veren, kültür camiasında cömertliği ile ünlenmiş saygın besteciye ve eşine çirkin saldırılarda bulunuyordu, satışına müsaade edilemezdi. 

Mahkeme başvuruyu ivedilikle inceledi, Lampersbergler’in kişilik haklarının tehdit altında bulunduğuna, itibarlarının zedelenebileceğine kanaat getirerek hızlıca karar verdi: 27 Ağustos 1984 itibariyle eserin Avusturya sınırları içinde satışı ile dağıtımı yasaklandı. Kolluk kuvvetleri devreye girebilirdi.

Tutanaklarda tanık sıfatıyla sadece Hans Haider’in adı geçiyordu. 

Ardından polisler ülke çapında harekete geçtiler; 29 Ağustos 1984’de bütün kitapçıları tarayarak buldukları nüshaların hepsini topladılar. Kitabın satışları henüz tam anlamıyla başlamamıştı, ele geçirdikleri eser sayısı topu topu 277 adetten ibaretti.  

Mahkeme sürecini dikkatle izleyen Thomas Bernhard, kitabının toplatıldığını duyduğunda çılgına döndü. Bu karar, yazma ve yaratma özgürlüğünü açıkça kısıtlayan doğrudan bir devlet müdahalesiydi, diğer batı Avrupa ülkelerinde örneği görülmemişti. Üstelik bu dava, kendine karşı devletin uyguladığı ilk yaptırım da değildi; eserleri birçok kez yargılanmış, en tepedeki siyasetçilerin doğrudan saldırılarına maruz kalmıştı: "Yuvasını pisleten hain" ya da "Anavatanın tuğlalarını sökmeye çalışan alçak" diye suçlanıyordu. Vatandaşlıktan atılmasını isteyenlerin sayısı yıldan yıla artmıştı.

Bernhard, karşı hamle yapmakta gecikmedi; Die Presse gazetesinde yayınlanan yazısıyla radikal kararlar aldığını duyurdu: Dolaşımdaki bütün eserlerinin Avusturya’da dağıtımını yasaklayacak, tiyatro oyunlarının sahnelenmesine izin vermeyecekti. Böylesine aşağılayıcı, onur kırıcı baskılara artık dayanamıyordu, ayrıca sağlığı da buna uygun değildi. Bütün dünyada okunan kitaplarına ya da şahsına karşı devletin gösterdiği biricik ilgi, onu arada bir mahkemeye çıkarıp eserlerini yargılamaktan ibaretti. Yaşadığı ülkenin vatandaşı olmaktan utanç duyuyordu. 

Bu arada Hans Haider’e de fena içerlemişti: Yönetimindeki edebiyat dergisi Literaricum’da nitelikli bir edebiyat tartışması başlatmak yerine unutulmaz bir bayağılık örneği göstererek Lampersbergler’i kışkırtmış, konunun mahkemeye taşınması için tetikçilik yapmıştı. 

Oysa aralarında en ufak bir husumet yoktu. İlişkileri yakın değildi, sıkça yan yana gelmemişlerdi ama temel konulardaki ilkesel tutumları onları her zaman ortak bir alanda buluşturmuştu: Her ikisi de Avusturya toplumunun kabuk bağlamış yaralarını kaşımaktan sakınmayan gözü pek yazarlardı. 

Bernhard sanıyordu ki, sanatsal yaratıcılık konusunda da Haider ile aynı çizgideydi: Eseri yaratan, gerçeği kurguya dönüştürme biçimine sadece kendi serbest iradesiyle karar verebilmeli, egemenlik alanını hiçbir kurumla paylaşmamalıydı. Yazarın mutlak özgürlüğü kısıtlanamazdı ve yaratıcı özerklik yasalarla sınırlanamazdı.

Ne ki, Holzfällen ile birlikte sevimsiz gerçek tüm çıplaklığıyla karşısına dikilmişti: Haider, kendinden beklenmeyen bir "ikiyüzlülükle" aniden makas değiştirmiş, Bernhard’ı düş kırıklığına uğratmıştı. Bu, sanata ve edebiyata karşı yapılan benzersiz bir ihanetti, Viyana kültür burjuvasının en sözü dinlenen gazetecilerinden birinin foyası ansızın ortaya çıkıvermişti. Bernhard kendini arkadan hançerlenmiş hissediyordu. 

Aslında Haider’in yeteneğine, kültür dünyasındaki ağırlığına baştan beri saygılıydı. Bu nispeten genç adam, Die Presse gibi seçkin bir gazetede tartışılmaz bir otorite kurmuş, Viyana’nın edebiyat camiasıyla kültür elitlerine kendini kabul ettirmişti. Yine de Lampersbergler üzerinden ortalığı kızıştırmasını, mahkemede tanıklık üstlenmesini içine sindiremiyordu. Elinde tuttuğu entelektüel gücü anlaşılmaz bir dar kafalılıkla kötüye kullanıp Viyana’nın kibirli kültür aristokrasisini kitabına karşı seferber etmişti.

Thomas Bernhard, polemiklerden kaçan, denge arayan, uyumlu biri değildi. Tersine, çatışmalardan beslenirdi. Yalakalıktan nefret eder, şöhrete hayranlık gösterenleri küçümser, zekâsı ve diliyle karşısına dikilebilen, dirençli, özgüvenli kişilere yakınlık duyardı. Muhatabı ne denli güçlü ne denli donanımlı ne denli sivri dilliyse, ona karşı ilgisi de o ölçüde yüksekti. Kendisini sakınmasız eleştiren gazeteciler ile eleştirmenler onun dünyasında birer beslenme kaynağıydı.

Haider’i, sözüne itibar edilen dik duruşlu aydınlar hizasında görüyordu ama yanıldığını anlamıştı; yaşamında artık bu isimde biri yoktu. Onu defterinden sildi, Viyana kültür sosyetesinin sıradan ve sığ beyinli üyelerinden birinin seviyesine indirip dışladı. Artık maskesi düşmüştü.

Ardından kılıcını çekti, hukuk savaşını başlatarak sonuna dek mücadeleye karar verdi.

Thomas Bernhard ile Suhrkamp, ülkenin en donanımlı avukatlarını devreye sokarak toplatma kararına hemen itiraz ettiler. İtiraz gerekçesinde sanatçıların serbest iradeleriyle eser yaratma özgürlüğünün kısıtlanamayacağı savunuluyor, kitaptaki karakterlerin kurmacadan ibaret olduğu vurgulanıyordu. Hiç kimsenin kişisel haklarına tecavüz edilmemişti, benzerlikler tamamen rastlantısaldı.

Toplatma kararının medyada duyurulmasıyla birlikte, yasaklamaların etik boyutuna ilişkin Avusturya kamuoyunda ciddi bir tartışma başladı. Eğitim Bakanı Herbert Moritz, kitapların toplatılmasına ilkesel açıdan karşı çıktığını açıkça belirti, kararı kınadı. Sonraları iki dönem cumhurbaşkanlığı yapacak Bilim ve Araştırma bakanı Heinz Fischer de kararı eleştirdi, sanat özgürlüğünün Anayasa’da güvence altında bulunduğunu hatırlattı. Saygın yazar Franz Schuh, yasağın getirdiği çelişkileri tartışmaya açarken, Sigrid Löffler, Ulrich Weinzierl ve Peter von Becker gibi eleştirmenler gazete ve dergilerde Bernhard’ın son romanı etrafında biriken gerilimi farklı yönleriyle masaya yatırdılar. Entelektüel sol-liberal kesimden yükselen sesler, üzerinden henüz kırk yıl bile geçmeyen Nazi travmasının ardından gelinen noktayı utanç verici buluyordu. 

Noel’den hemen önce, 21 Aralık 1984’de, Viyana Yüksek Eyalet Mahkemesi Thomas Bernhard ile Suhrkamp Yayınevi’nin itirazını haklı görerek alt mahkemenin kararını hükümsüz saydı, kitabın Avusturya sınırları içindeki toplatma kararını yürürlükten kaldırdı. 

Ancak Lampersbergler’in açtığı kişilik ihlali ile ilgili özel dava devam ediyordu. Avukatlar iki seçenek sunmuşlardı: Ya hakaret içeren bölümlerin tamamı kitaptan çıkarılacak, ya da yüksek miktarda tazminat ödenecekti. Bernhard’ın yeğlediği üçüncü seçenekse; uzun soluklu, sonucu belirsiz, çetin bir mahkeme sürecini yürütmekti. Geri adım atmamaya kararlıydı.

Şubat 1985’e gelindiğinde, –Bernhard’ın şiddetle karşı çıkmasına karşın– Suhrkamp’ın sahibi Siegfried Unseld hukuk savaşını uzatmadı, Lampersbergler ile müzakere masasına oturarak uzlaşma yolunu seçti. Lampersberg çifti, 55.000 DM tazminat karşılığında bütün taleplerinden vazgeçmiş, davayı geri çekmişti. Böylece taraflar kendi arasında anlaştılar, hukuki süreç noktalandı.

Bernhard, inatçı tutumunda ayak diretmiş, kitabın tek kelimesinin bile değiştirilmesine izin vermemişti. Yine de mutlu sayılmazdı; ona kalsa uzlaşma yoluna gitmeyecek, hukuk savaşını davanın son celsesine dek sürdürecekti.

Kitabın toplatılması ve yasağın kaldırılması yüzünden çıkan skandallar ile mahkeme süreçlerine kamuoyunun gösterdiği yoğun ilgi, satışlarda kaldıraç etkisi yarattı. Özellikle, toplatma kararının yürürlüğe girdiği gün Avusturya-Almanya sınırındaki kitapçıların verdiği siparişlerde büyük patlamalar yaşandı, satışlar birkaç haftada 60.000 adetin üzerine çıktı. Holzfällen, o günlerden sonra yazarın en çok satan kitabı konumuna yükseldi, bu konumunu günümüze değin sürdürdü. 

Avusturyalıların küçük burjuva zihniyetine, Katolik ikiyüzlülüğüne ve Nazi geçmişiyle yüzleşmekten kaçınan oportünist tavırlarına ateş püsküren Thomas Bernhard, ölene dek Hans Haider’i affetmedi, hatta adını bile anmaya layık görmedi. Onu, medyanın "uyduruk entelektüelleri" kategorisine sokmuş, ömrü boyunca yok saymıştı. 

Thomas Bernhard için edebiyat bitmek bilmeyen bir "odun kesme" sanatıydı, 12 Şubat 1989’de, 58 yaşında ölene değin elinden baltayı düşürmedi. Talihli sayılırdı, zira ülkesinde ve çevresinde yeterince yontulmamış kütük mevcuttu.

22 Eylül 2026

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Eleştiri Ne Âlemde?Maurice Blanchot
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Keno Verseck

21 Mayıs 2026

Macaristan’da Rejim Değişikliği

Magyar, yozlaşmış Orbán yönetiminin nasıl bir lüks içinde yaşadığını gözler önüne seriyor. Macaristan’ın yeni başbakanı Peter Magyar’ın iktidara gelir gelmez yaptığı ilk işlerden biri selefinin lüks yaşam tarzını gün yüzüne çıkarmak oldu. Halkın büyük bir kısmı Magyar ..

Devamı..

Booker İtibar mı Kaybediyor?

Özge Kılıçoğlu

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024