Kitaplarımı yazarken okullardaki sorunları ve çözümlerini düşünerek de yazıyorum.
Bir avukatın çocuklar için yazdığı kitaplar… İlk bakışta sıradışı görünebilir. Ama Ergün Kazanır için bu, mesleğinin doğal bir uzantısı. Yıllarca hukukun en temel ilkelerini yetişkinlere anlatmaya çalışırken hep aynı soru zihnini kurcalamış: “Ya bunlar çocukluktan anlatılsaydı?”
Ta ki bir gün “bildiklerini altı yaşındaki bir çocuğa anlatamıyorsan yeterince bilmiyorsun demektir” sözüyle karşılaşana kadar. O gün kendi kendine “yeterince biliyorsam ben anlatırım” demiş ve yola çıkmış.
Bugün “Adalet Tohumu” serisinin dört kitabıyla karşımızda: Kayıp Çileğin Sırrı – Masumiyet Karinesi, Operasyon Nohut Pilav – Savunma Hakkı, Sıfır Kural Sınıfı – Özgürlüğün Sınırları ve Sufle Severler Sahnesi – Suçun Şahsiliği. Her birinde çocuklara masumiyet karinesinden savunma hakkına, özgürlüğün sınırlarından suçun şahsiliğine kadar temel hukuk kavramlarını, onların dilinden ve dünyasından anlatıyor.
Bu röportajda Ergün Kazanır’la hem kitaplarını konuştuk hem de çocukların adalet duygusunu, okullardaki şiddeti, çocukların yalnızlığını ve sanatın iyileştirici gücünü… Samimi, içten ve zaman zaman bir avukatın, zaman zaman bir babanın, zaman zaman da bir çocuk edebiyatı yazarının gözünden.
Buyurun, sohbete başlayalım.

Adalet Çavdar: Çocuk edebiyatına adım atma fikriniz “bildiklerini altı yaşındaki bir çocuğa anlatamıyorsan yeterince bilmiyorsun” sözünden doğmuş. “Masumiyet karinesi”, “savunma hakkı”, “özgürlüğün sınırları”, “suçun şahsiliği” bu kavramları neden bir binanın dört temel direği gibi görüyorsunuz? Hukuk sistemleri adaleti sağlamada neden yetersiz kalıyor ve bu eksikliği gidermek için eğitim nasıl bir rol oynuyor?
Ergün Kazanır: Çocuk edebiyatına adım atma fikri Hukukun en temel ilkelerini insanlara anlatmaya çalışırken yaşadığım zorluklardan doğdu. Yıllarca “aslında çocukluktan anlatılsa” diye düşünürken bir gün bir söz okudum, “bildiklerini altı yaşındaki bir çocuğa anlatamıyorsan yeterince bilmiyorsun demektir” diye, o gün kendi kendime “yeterince biliyorsam ben anlatırım” dedim ve yola çıktım.
Bu dört temel kavram benim için önem sırasını oluşturuyor, bir binanın dört temel direği gibi. Bunların üzerine adalet inşa etmek çok daha kolay. Yeter ki bu dördü anlaşılsın. Bu kavramları öğrenen, davranışlarına yansıtan bir çocuk asla bilmeyenler gibi olamaz. İç muhasebesi oluşmuştur artık.
Avukat olarak hukuk sistemlerinin gerçek adaleti sağlamada yetersiz kaldığını görüyorum fakat bunu iyileştireceğimiz alan eğitim ve toplum bilinci, en güzel en etkili kanunları da yapsanız uygulayıcılarında bu temel duygular noksansa, ahlaki ve etik sorunlar varsa tam netice alınamaz. Adalet Tohumu kitaplığının amacı geleceğin adil dünyasını oluşturmaya katkı sağlamak.

AÇ: “Suça sürüklenen çocuk” kavramı kanuni bir tanım. Bir çocuğu “suçlu” olarak tanımlamak sizce problemli mi? Kitaplarınızda “ceza” yerine “yaptırım” ve “bedel” kelimelerini kullanmayı tercih ediyorsunuz. Bir çocuğa yaptığı hatanın bedeli olduğunu öğretmek eğitimin neresinde duruyor?
EK: SSÇ kavramı kanuni bir tanım, çocuğa suçlu demek yerine meseleye “çocuk suçlu olmaz, çocuk suça sürüklenmiştir” mantığıyla bakıyor. Bu bakışa kısmen katılmakla birlikte ben çocuk kavramının, yaş sınırlarının değişebileceğini düşünenlerdenim. Neticede 18 yaş sınırı da zaman içerisinde belirlenmiş bir yaş, hukuk toplumsal yaşamın düzenin sağlanmasına hizmet eder, gerek olduğunda hukuk kuralları yeniden düzenlenir ve değişebilir. Fakat söylediğim gibi kanunlar kurallar her şeyi düzeltmeye yetmez, biz bataklığı kurutacak yolları aramak zorundayız, adına ne denirse densin çocukları bu yollara girmekten alıkoymalıyız ve bunun yolu da bence toplumsal bilinç ve eğitim, aileden başlayan eğitim ama. Benim kitaplarımda çocukların cezalandırılma biçimi üzerine bir bakış açısı yok, davranışların neticesi ve yaptırımlar üzerine bir bilinç oluşması var. Ceza kelimesi itici gelebiliyor bunun yerine “yaptırım” ve “bedel” kelimelerini daha uygun sanki. Bir çocuğu yetiştirirken yaptığı hatanın bedeli olduğunu ona öğretmek, hissettirmek tabi ki eğitimin bir parçası. Yanan sobaya dokunursan elin yanar, bunu anlattığınızda da anlayabilir çocuk, anlamayıp deneyimlemek de isteyebilir. Sobaya dokunup eli yandığında onu biz cezalandırmış olmayız, bu yaşamın kuralı.
Eğitimi hayatın bir parçası olarak görüyorum, evde ceza var ama okulda yok, okulda var ama evde yok, okulda yok parkta yok, böyle bir durum söz konusu olamaz. Her insan yaptığı iyi ve kötü davranışın bir neticesi olduğunu küçük yaşlardan itibaren öğrenmeli.
AÇ: Kitapları okuyan çocuklarla okumayanlar arasında empati, adalet duygusu, çatışma çözme konusunda ne gibi farklar görüyorsunuz? Çocuklar size en çok hangi soruları soruyor?
EK: Bir salona girdiğim zaman o salonda dört kitabımın okunup okunmadığını anlayabiliyorum, özellikle “Sıfır Kural Sınıfı” adlı kitabımı okuyan salonlarla çok güzel anlaşıyoruz, onlara “sizce salonun kuralı nedir?” diye sorduğumda güzel bir konuşma ortamı oluşturabiliyoruz.
İlk çocuk kitabım olan “Kayıp Çileğin Sırrın-Masumiyet Karinesi” ile yaşadığım bir olayı anlatmak isterim. İlk kez bir okulda söyleşi yapmak üzere memleketim Rize’ye davet edildim. Beni davet eden Hüseyin beyle çocuklarla nasıl söyleşi yapabiliriz üzerine konuşurken “hocam çocuklar ufak tefek oyunları sever” dedi. Ben de kendimce bir etkinlik planladım. Salona girdim kendimi tanıttım, kitaptan, mesleğimden ve karakterlerden bahsettim. 15 gün evvelden tamamı kitabı okumuş bir salona konuşuyordum, yaklaşık 150 ilkokul çocuğu vardı. Konuşmam devam ederken çantamdan bir kalem çıkardım ve çocuklara gösterdim, “çocuklar bu kalem çok değerli bir kalem, bana hediye edildi ve ben birazdan bu kalemle kitaplarınızı imzalayacağım, şimdilik şurada dursun” dedim ve kalemi çantamın yanına koyar gibi yapıp çaktırmadan arka cebime soktum. O andan sonra önceden planladığımız üzere Hüseyin Bey sahneye çıktı ve masamın etrafında bir tur dolanıp yerine indi. Bir iki dakika sonra söyleşimi tamamlayıp “hadi imzaya geçelim, kalemim nerde” diyerek aranmaya başladım. Kalemim yoktu, kalemimi çocuklara sordum, “çantaya girmiştir” dediler baktım yok, “yere düşmüştür” dediler, baktım yok. Sonra salona döndüm ve “bu masanın etrafına gelen oldu mu?” diye sordum. Hüseyin bey elini kaldırdı, yine salona “Hüseyin Bey kalemimi almış olabilir mi?” diye sordum. Salon hep bir ağızdan “hayır” dedi. Şaşırdım çünkü beklentim çocukların bir kısmının Hüseyin beyi suçlamasıydı, ben de onlara sahnede Masumiyet Karinesini tekrar anlatacaktım. İşler planladığım gibi gitmedi, “başka bir şey olmuştur” diyenler oldu, “masumiyet karinesine ne oldu?” diyenler oldu ama bir tek kişi bile suçlamadı. Kalemi cebimden çıkardım ve çocuklara “aferin size kendinizi alkışlayın” dedim. Etkinlikten çıktık, Hüseyin Bey bana “hocam etkinlik umduğunuz gibi olmadı sanki” dedi. Sankisi fazlaydı, o yaş grubundan beklenen davranış bir kısmının onu suçlamasıydı. “Evet beklediğim gibi olmadı” dedim.

Programımıza son anda eklenen bir başka okul daha vardı öğleden sonrası için, Hüseyin beye döndüm, “gideceğimiz okula kitapları ne zaman ulaştırdınız?” dedim. Okula kitapları bu sabah ulaştırdığını söyledi, çocukların kitapları okuma ihtimali yoktu yani. “O zaman bizim etkinliğimizin sonuçlarını bu okuldan alacağız” dedim ve sabahki okulda yaptığım tiyatral etkinliğin aynısını orda da gerçekleştirdim. “Hüseyin Bey kalemimi almış olabilir mi?” diye sorduğumda evet ile karışık hayırlar duydum, parmak kaldırarak yanıtlayın dediğimde salonun yarısı Hüseyin beyi suçluyordu. Aynı şehir, benzer sayıda aynı yaş grubunda öğrenci, arada tek bir fark vardı 64 sayfa bir “çocuk kitabı” o günden sonra meseleye bakışım daha da değişti, kitapta yazan şeyin anlaşılması kadar davranışa etki etmesi de beni etkiledi ve “ben bu çocuklara daha çok şey anlatırım” duygusu iyice yerleşti. Bu olayı her yerde anlatıyorum.
Çocuklar bana genellikle “avukatlıkla yazarlık zor olmuyor mu?” diye soruyor, ya da “neden yazar oldunuz?” diyorlar. Ben de onlara hem yazar hem avukat hem konuşmacı hem de daha birçok şeyi bir arada yapmanın mümkün olduğunu anlatıyorum, ufuklarının geniş olmasını istiyorum.
AÇ: Çocukların adalet terazisini bozan dış etkenler neler? Yetişkinler haksızlıklara alışıp itiraz mekanizmasını yok ederken, çocuklar neden daha hızlı tepki veriyor? Seride yeni kitaplar gelecek. Sıradaki kavram “adil yargılama” olacak. Bunu çocuklara nasıl anlatmayı planlıyorsunuz?
EK: Her çocuk adil doğar, o çocuğun adalet terazisini dış etkenler bozuyor, aile de bunların başında geliyor maalesef. Haksızlık dediğimiz şeyi bir çocuğun fark etmesi çok kolay fakat kendi yaptığı haksızlığı görmek konusunda o kadar hızlı değiller. Çocukların haksızlıklara karşı reaksiyonu daha hızlı, yetişkinler haksızlıklara bir müddet sonra alışıp daha büyüğüyle karşılaşmamak için itiraz mekanizmasını yok ediyor. Oysa uygun dille her haksızlığa karşı çıkılabilir. Çocukların bilmediği haksızlığı dile getirirken kullandıkları dil, bunu da etkinliklerde anlatmaya çalışıyorum, en ufak bir haksızlığa uğradığımızda bağırarak “ama bu haksızlık” derseniz siz de diğer insanları rahatsız ederek haksızlık etmiş olursunuz. Uygun dili bulmak zorundasınız diyorum. Hikayelerde de genellikle buna yönlendirme var.
Seride yeni kitaplar olacak, dört direği koyduk ve üstüne bir bina inşa edeceğiz, sıradaki alt başlığımız “adil yargılama” olacak.

AÇ: Kayıp Çileğin Sırrı kitabınızda iki kez “önce suçla, sonra gerçeği öğren” hali var. Çocukların birini suçlu ilan etmesi bu kadar hızlı olabiliyor. Bu sahneleri yazarken avukat kimliğiniz nasıl etkiledi? Masumiyet karinesini çilek ve martı üzerinden anlatma fikri nereden çıktı?
EK: Kitaplarımı yazarken okullardaki sorunları ve çözümlerini düşünerek de yazıyorum. Küçük yaşlarda peşinen suçlu ilan etme davranışı çok fazla, evde de üç çocuk olunca onları da gözlemleyebiliyorum, ayrıca öğretmenlerle de sürekli iletişim halindeyim. Çocuklara hukuki bir meseleyi en yumuşak haliyle anlatmam gerekiyordu ama bu en ufak haksızlık bile bir çocukta derin yaralar açmalıydı. Dolayısıyla aklıma böyle bir hikâye geldi ve kaleme aldım, çilekli pasta sevgim de hikâyeye sirayet etmiş olabilir.
AÇ: Çilek kaybolunca herkes Mustafa’yı suçluyor, gerçek ortaya çıkınca da hemen affediyorlar. Çocukların affetme kapasitesi yetişkinlerden daha mı güçlü? Bu ikili tabloyu (hızlı yargılama + hızlı af) özellikle mi vurgulamak istediniz?
EK: Kesinlikle öyle, çocuklar bize göre daha anlık hareket ediyorlar. Etraflıca düşünmeden hızlıca kanıya varmanın sonuçlarını görmelerini istedim. Çocukların affetme kapasitesi yetişkinlerden daha güçlü bu işin bir tarafı ama diğer tarafı da yanlış davranışın sonucunda özür dilemenin işleri güzelleştirdiğini anlatmak istedim bu hikâyede.
AÇ: Ergün Öğretmen dedektifliği bir oyun gibi sunuyor. Sizce çocuklara bir şeyi öğretmenin en etkili yolu oyun kurmak mı? Sınıfın sürekli farklı “akımlara” kapılması (balıkçılık, ressamlık, dedektiflik) – bu, çağımızın hızlı tüketim kültürüne bir gönderme mi?
EK: Çocuğu yetişkinden ayıran en temel özellik bence merak duygusu, dünyayı bilmiyor ve merak ediyor. Bazen yetişkinlerin ve çocukların karışık halde bulunduğu salonlarda “sorusu olan var mı?” diyorum, havadaki ellerin tamamı çocuklar oluyor. O nedenle farklı meslekleri merak etmeleri, onlara heves etmeleri çok doğal. Muhtemelen bir çoğumuz çocukken ilk olarak seçtiğimiz mesleği yapmıyoruz. Hikâyede oyun kuran bir öğretmen var ama işin finalinde bir yetişkine anlatır gibi onlara “masumiyet karinesini” anlatan bir öğretmen de var. Bence bu da dengeli olmalı, oyun da öğrenmenin bir yoludur, uygun dille konuşmak da. İlkokul artık oyunla eğitimin bir arada gitmeye başladığı bir dönem.
AÇ: Operasyon Nohut Pilav kitabınızda savunma hakkını anlatmak için kaybolan kedileri seçtiniz. Kedileri götüren kişiyi de dinleyince sınıfın tutumu değişiyor. “Karşı tarafı da dinlemek” çocuklar için neden bu kadar zor ama bir o kadar da öğretilebilir? Bu kurguda hayvan sevgisini bilinçli mi kullandınız?
EK: Operasyon Nohut Pilav, Kayıp Çileğin Sırrı kitabından sonra yazıldığı için orada ne olursa olsun karşı tarafı da dinlemek gerekir fikrini vurgulamak için kedileri götürene de söz hakkı tanıdım, bir hikâyede anlattığımız kavramı diğerlerinde vurgulamaya devam ediyorum. O nedenle bu serinin tamamını birlikte okumak daha verimli. Operasyon Nohut Pilav Türkiye’de Avukatlık mesleğini anlatan kurgu hikâye ilk çocuk kitabı, mesleğimiz çocuklar için ağır olabilecek olayların içerisinde bir meslek. Ben onlara en temelde haksızlık nedir, bu nasıl dile getirilir, avukat temelde ne iş yapar meselesini en tatlı haliyle anlatmalıydım. Bunun için de kedilere yapılan bir haksızlık hikayesi seçtim ki sadece insanların değil hayvanların da hakları olduğunu onlara aktarabileyim.
AÇ: Avukat Birgül Hanım çikolata dağıtıp cübbesini giydirerek avukatlığı sevdiriyor. Eşinizin anaokulundaki o hikâyesini burada kullandığınızı söylüyorsunuz. Birinin hakkını savunmak için önce güven vermek neden bu kadar önemli? Yiğit’in sonunda “ben de avukat olmak istiyorum” demesi sizin için ne ifade ediyor?
EK: Buradaki hikâye tamamen gerçek hayattan, eşimin küçük oğlumun anaokulunda mesleğini anlattığı hikâyeyi birebir bu olayda kullandım. Haksızlık hikayesini de yine çikolata üzerinden anlatmıştı sınıfa, dinlediğimde çok etkilendim ve hikayemde kullanmak istedim. Yani bu hikayedeki Birgül Kazanır eşimin izlerini taşır. Cübbe de bizim meslek kıyafetimiz, sanırım biraz da havalı, çocuklar seviyor. Birinin hakkını savunmak için elbette güvenmek önemli, avukatlık mesleği belki de güven ilişkisinin en önde olduğu meslektir. Kişi iç dünyasını bize açar, açmak zorundadır aksi halde faydalı bir ilişki kurulamaz. Hikâyenin sonunda Yiğit avukat olmak istiyor çünkü avukatın haksızlığı gidermesinden ve yaptığı işten etkileniyor, ben de okullarda soruyorum bu soruyu ve avukat olmak isteyen, hâkim savcı olmak isteyen birçok çocuk çıkıyor. O yaş grubundaki çocuklar birini severse onun mesleğini de seviyor. Onlara “hangi mesleği yaparsanız yapın adil olun” diyorum. Adil olmak ne demek bunun üzerine birçok örnek de anlatıyorum.

AÇ: Yiğit düştüğünde çevredeki yetişkinler hemen yardım ediyor. Çocuk edebiyatı dünyaya güven duygusu inşa etmeli mi? “Telefon numarasını ezbere bilmek” gibi bugün eskimiş görünen bir alışkanlığı hikâyenin merkezine koyarak neyi hatırlatmak istediniz?
EK: Geçtiğimiz günlerde kitaplarıma dair bir eleştiri okudum, hanımefendi diyor ki “bırakın çocuklar kırmızı başlıklı kız hikayeleri okusun, tehlikeleri edebiyatta yaşasın” oysa benim çocuğum ve birçok çocuk kurdun nineyi yemesinden, kurdun karnının deşilip içindekilerin çıkarılmasından olumsuz etkileniyor, korkuyor. Çocuk edebiyatında doğruların yeknesak olduğuna inanmıyorum, benim tarzım bu. İdealim Türk Çocuk Edebiyatında “hak ve adalet temelli çocuk kitabı yazarı” olarak anılmak. Kırmızı başlıklı kız hikayesi yazan yazsın, okuyan okusun ama şu atlanılmasın, bazı çocuklar gerçeğe yakın adalet hikayesi okumak istiyor. Akıcılığı ve merak unsuru yüksek hikayeleri seviyor. Telefon numarasını bilmenin gerekliliğini hikayemde vurgulamamın kime ne sakıncası olabilir? Kaldı ki daha bu sene Yağız’ın öğretmeninin onlara adreslerini ve anne babalarının telefonlarını ezberlemelerini ödev olarak verdiğini gördüm. Her çocuk akıllı saat takmıyor, takmamalı da bana göre ama anne babalarının telefonunu bilmeli. Evet bazı edebiyatçılar mesaj veren kitapları sevmez ama benim kitaplarımda mesaj var, mesajlar da genellikle çocuk karakterler tarafından veriliyor.
AÇ: Sufle Severler Sahnesi’nde kitap iki öğretmen tipiyle açılıyor: biri korku ve toplu cezayla düzen kuruyor, diğeri merak ve oyunla. Bu karşıtlık çok keskin. Siz bunu yazarken gerçek gözlemlerinizden mi beslendiniz? Türkiye’deki sınıflarda “Adem Öğretmen tipi” hâlâ yaygın mı?
EK: Adem Öğretmen tarzında öğretmenler var, maalesef bazı etkinliklerde bunları bizzat gözlemledim. Çocuklarımda da gözlemlediğim durumlar oldu, yani bu hikâye de yine sahadan gelen gözlemler üzerine kurulu bir hikâye. Bağırmanın bazı çocuğu nasıl ürküttüğünü hem bilen hem de dinleyen biriyim, kesinlikle bazen çocuğun duygularını göremiyoruz.
AÇ: “Biriniz hata yaparsa cezasını hepiniz çekersiniz.” Bu cümle kitabın kalbinde. Toplu ceza neden bu kadar yıkıcı? Çocuklar bu tür cezaları yetişkinlerden daha mı hızlı adaletsizlik olarak hissediyor?
EK: Çocuklar toplu cezayı kesinlikle haksızlık olarak görüyor ki çok da doğru. Toplu ceza mantığı olağan üstü hallerde, askeriye gibi yerlerde disiplinin en üst düzeyde olması gereken durumlarda uygulama alanı bulur ki bunlar da istisnaidir. Küçük yaşlarda bir çocuğun sadece toplu ceza ile disipline edilmeye çalışılması hem netice vermez hem de ilerde onarılması güç yaralar açar. Oysa neden sonuç ilişkisi ile kendi hareketlerinin sonuçlarından sorumlu olduğunu hissederse bu noktada eğitilmiş olur. Yapmadığı bir şeyden mesul tutulan çocuk bir müddet sonra “bari ben de yapayım” der.
AÇ: Kuralsızlık gününde Mustafa bir anda “oyunbozan” ilan ediliyor ve dışlanıyor. Arda pişman olup özür diliyor; Nazmi Abi kaza geçirip iyilikle yeni bir iş buluyor. Bu kurguyla hem kurallara uymanın hem de iyilik yapmanın sonuçlarını birlikte mi göstermek istediniz?
EK: Burada amaç yine neden sonuç ilişkisinin görülmesi, oyunu bozarsan dışlanırsın, bu kadar net. Bu hem çocukluğumda hem de çocuklarımda gözlemlediğim bir gerçek. Hata yapmanın dünyanın sonu olmadığını, pişmanlık duyan birine kapı açmak gerektiğini de vermek istedim okura. İyilik yapmaktan çekinmeyeceğiz, karşılaştığımız hatalar, hatta yanlışlar bizi bu yoldan alıkoymamalı.
AÇ: Sufle Severler Sahnesi’nde “suçun şahsiliği”ni tiyatro sahnesiyle birleştirme fikri çok yaratıcı. Çocuklar yaşadıkları haksızlığı sanat yoluyla görünür kılıyor. Sizce sanat, doğrudan şikâyet etmekten neden daha güçlü bir araç? İçine kapanan çocuklar için sanat nasıl bir alan açıyor?
EK: Terapistler çocukların gerçek duygusunu öğrenmek için genellikle oyun terapisi tekniğini uyguluyorlar, burada tiyatro sanatını kullanmak isteme sebebim şu; hem sanatın mesaj gücünü öğrensinler, hem de bir büyüğe karşı üslubu kaybederek “bu haksızlık” diye bağırmasınlar. Maalesef bu çağın sorunlarından biri de üslup meselesi, haksızlığı dile getirirken başka haksızlıklar yapmak. Haklıyken haksız duruma düşmek. Ayrıca çocukluğumda tiyatro geniş bir yer tuttu, o yüzden ben kavramı tiyatro ile anlatmak istedim.
AÇ: Adem Öğretmen kötü biri değil ama sınıfa girdiğinde sertleşiyor, görünmez bir zırh giyiyor. Bu, öğretmenlerin sistem baskısıyla kurduğu zorlu ilişkiye dair bir eleştiri mi? Oyunu izledikten sonra “Ben bu yaşta bile sizden yeni şeyler öğreniyorum” demesi çok çarpıcı. Bu karakterle öğretmenlere nasıl bir mesaj vermek istediniz?
EK: Adem öğretmen aslında biraz da benim, bazen çocuklarım o kadar haklı bir eleştiride bulunuyor ki, başlangıçta kabul etmesem de düşününce “ne kadar doğru” diyorum. Şimdi burada Adem öğretmen kemikleşmiş doğruları olan ve eski kuşak bir öğretmen, dolayısıyla direkt olarak “bu yanlış” denilse belki de kabullenmeyecek. Fakat sanatın gücü tam da burada gizli, bir mesajı var ve o mesajı sadece “yarası olan” alıyor. Olayı şahsileştireceği bir durum yok ve bir eğitimci olarak “öğrenmenin yaşı yok” diyerek hatasını kabul ediyor. Sufle Severler Sahnesi ile okullarda yaptığım programlarda birçok Adem öğretmenle tanıştım ve bana “biz de artık suçu olanı tespit edip ona yaptırım uyguluyoruz” dediler. Bu çok kıymetli. Öğretmenlerimizi kırmadan bu haksız durumu aslında onlara da aktarmak istemiştim, sanırım başarılı oldu.









