Belki de “ya sosyalizm ya da yok oluş” demek yerine “ya yıkım ya da devrim” ifadesini tercih etmeliyiz. Ne de olsa, insanlar yıkılmışlar içinde de hayatta kalabiliyor. Trajik bir şekilde, bazılarımız şu anda bile o yıkımın içinde yaşıyor.
Küresel Kuzey ülkelerindeki sol görüşlülerin bir kısmı, iklimsel çöküşü bir fırsat olarak görüyor. Bu anlayışa göre kapitalizm (kaynakları sınırlı olan dünyamızda sınırsızca büyümek isteyen ve toplumsal faydadansa bireysel kazancı ilk sıraya koyan bu sistem) iklim krizi için herhangi bir çözüm sunamayacak: Yakın zamanda ABD’nin Biden hükümeti iklim kriziyle mücadele için 35 milyar dolar ayırdı ki bu miktar ülkenin evcil hayvan yemleri için harcadığı paradan daha az; İngiltere’de yayımlanan bir rapor İngilizlerin küresel ısınmaya nasıl da hazırlıksız olduğunu ortaya koyuyor; dünyada deniz üzerinde ticareti yapılan kömürün Endonezya’yla birlikte yüzde 59’undan sorumlu olan Avustralya bu işlemleri azaltmaya yönelik hiçbir hamle yapmıyor.
Sıcaklıklar yükselirken, türler dünyadan bir bir silinirken ve binlerce dönümlük su ekosistemleri, ormanlık ve turbalık alanlar yok olurken iklim krizini “ciddiye almak” kapitalizm nezdinde buna karşılık geliyorsa eğer, gelişmiş ülkedeki solcular şunu söylüyor: Ya sosyalizm ya yok oluş, ya komünizm ya da ölüm. Bu yaklaşım, Küresel Kuzey’in ilerici grupları arasında epey yaygın. Hiç şüphesiz iyi niyetliler: “En kötü olasılığı” vurgulayarak durumu netleştirmeyi, hepimizi harekete geçirmeyi amaçlıyorlar.
Fakat bu önermeyle ilgili sorunlardan biri, tarihsel açıdan yanlış olması. İklim krizinin medeniyetin çöküşüne yol açacağını düşünenler, yok oluşun önümüzdeki birkaç on yıl içinde gerçekleşeceği sonucuna varıyor. Ancak antropolog Kenneth Seligson'a göre araştırmalar, sözümona "yok olmuş" toplumların sanıldığı kadar hızlı bir şekilde yok olmadığını gösteriyor. Bu topluluklar düşüş yaşadıysa da hayatta kaldı ve adapte oldu. Seligson, “yok oluş” ifadesinin tarihsel bir ana atfedilemeyeceğini, yüzyıllara yayılarak devam eden bir gerileme ve adaptasyon süreci olarak tanımlanması gerektiği söylüyor ve Maya uygarlığından örnek veriyor. Bugün Maya halkından hayatta kalan altı milyondan fazla kişi mevcut ve sömürgeci hırsızlığa, tahakküme, devam eden soykırım şiddetine rağmen Maya topluluklarının yine de hayatta kalmasının kanıtı olarak duruyorlar.
Bu da bizi iklim krizini yukarıdaki gibi “sosyalizm ya da yok oluş” formülüyle ifade etmenin bir diğer pürüzüne getiriyor: Bu ifade, birçokları için dünyanın sonunun çoktan gelmiş olduğu gerçeğini gözden kaçırıyor. Yerli halklar, halihazırda atalarının “kıyamet” diye nitelendireceği bir dünyada yaşıyor. Sömürgeci şiddet, yüzlerce yıldır yerli halkların yaşam biçimlerini, ekosistemleri, bitkileri, hayvanları, öğrenme ve uygulama biçimlerini ve topluluklara geri dönülmez şekilde hasara uğratıyor.
Sömürgeleştirilenlerin, köleleştirilenlerin ve tahakküm altına alınanların deneyimiyle karşılaştırılan sosyalizmin ya da yok oluş sloganı (“ya hep ya hiç” anlayışı), iklim kaosunun dünyayı geri dönülmez bir hale soktuğunu farkına varma telaşıyla çoğu kişi için en kötünün zaten var olduğu gerçeğini gözden kaçırıyor.
Bu yüzden yok oluş, olası senaryoların en kötüsü değil. Daha muhtemel olan, iklim kaosunun mevcut adaletsizlikleri derinleştirmesi. Nihai yok oluştansa zulmün daha da akıl almaz boyutlara ulaştığı bir dünyadan korkmamız gerek. Yani gıda kıtlığından, sular altında kalan şehirlerden, milyarlarca iklim mültecisinden, kapılarını onlara kapatan özel şehir devletlerinden ve oluşabilecek ekoloji temelli Apartheid rejimlerinden korkmalıyız.
Bu kulağa bilim kurgu gibi geliyorsa da bugün sermayeden, sömürgecilikten ve ekolojik krizden mustarip olanlar bunun şu anda gerçekleştiğini biliyor. Belki “ya sosyalizm ya da yok oluş” demek yerine “ya yıkım ya da devrim” ifadesini tercih etmeliyiz. Ne de olsa, insanlar yıkılmışlar içinde de hayatta kalabiliyor. Trajik bir şekilde, bazılarımız şu anda bile o yıkımın içinde yaşıyor.
Çeviren: Ata Türkoğlu
(Novara Media)






