Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

27 Temmuz 2026

Söyleşi

Alex Schulman ile Aile, Hafıza ve Suskunluk Üzerine

Adalet Çavdar

Paylaş

0

0


Ben geçmişi bazen tam tersinden görürüm. Bence geçmiş değiştirilebilir; hatta sürekli değişir. 

Alex Schulman’ın romanlarını okumak bir ailenin dağılışına tanık olmak gibi. Bu dağılışı da kimsenin fark etmediği bir köşede duran çocuğun gözünden anlatıyor. Schulman’ın karakterleri hep kenarda kalır; olan biteni izlerler, duyarlar, ama çoğu zaman söyleyemezler. O sessizlik, yıllar sonra onlar yetişkin olduktan sonra bile peşlerini bırakmıyor.

Schulman 1976’da İsveç’in güneyinde doğdu, Stockholm’un banliyösü Farsta’da büyümüş. Önce gazetecilik, blog yazarlığı, televizyon ve radyo sunuculuğuyla tanınmış. 2005’te stureplan.se sitesini kurmuş, aynı yıl kardeşi Calle’yle birlikte TV4’teki Postkodmiljonären programına çıkmış. Bir yıl sonra kendi blogunu açmış, kısa sürede Aftonbladet gazetesine yazmaya başlamış. 2012’den bu yana Sigge Eklund’la birlikte yürüttüğü Alex & Sigges podcast’i, hayata, kültüre ve gündeme dair sohbetleriyle İsveç’in en çok dinlenen podcast’lerinden biri olmuş; haftada yaklaşık 500 bin kişiye ulaşıyor. 663 bölüme ulaşan podcast, yıllar içinde “İsveç’in En İyi Podcast’i” dahil pek çok ödül kazanmış.

Dört otobiyografik kitabı var, hepsi İsveç’te çok satanlar listesine girmiş. Skynda att älska (Acele Et Sevmek, 2009), babası Allan Schulman’a ithafen yazılmış; Finlandiya doğumlu bir televizyon yapımcısı ve gazeteci olan Allan, Alex doğduğunda 57 yaşındaymış. Glöm mig (Beni Unut, 2016), annesi Lisette’in alkol bağımlılığını ve kendisinin bu gölgede büyümesini anlatmış. Lisette de İsveç’in tanınmış televizyon sunucularından biriymiş. Annesinin ölmeden önce yazdığı “Glöm mig” notu hem kitaba adını vermiş. Bränn alla mina brev (Bütün Mektuplarımı Yak, 2018) ise büyükanne ve büyükbabası, yazar çift Sven ve Karin Stolpe, çalkantılı evliliğine uzanıyor.

Beşinci kitabı ve 2020’de yayımlanan ilk romanı Hayatta Kalanlar ile uluslararası çapta tanındı; yayın hakları otuz üç ülkeye satıldı. Ardından Malma İstasyonu geldi, en son da geçtiğimiz aylarda Türkçede yayımlanan 17 Haziran.

Üç roman da aileye farklı bir açıdan bakıyor. Kâh bir yazlık evin loşluğunda buluyoruz kendimizi, kâh bir tren istasyonunun bekleme salonunda, kâh 1986 yazının değiştirilemez ama durmadan yeniden yazılan gününde. Schulman’ın anlatısı bir geri dönüş değil; daha çok geçmişe açılan bir kapının eşiğinde durmak gibi, ne tam içeri giriyorsunuz, ne geri dönebiliyorsunuz.

Bu üç metin bir üçleme değil, üç ayrı roman aslında. Ama Schulman’ın yazarken hep döndüğü bir nokta var: çocukluk. Bütün bu hikâyeler birbirine bağlı, çünkü hepsi kendi çocukluğuna uzanıyor, işlevsiz bir ailede geçen bir çocukluğa. 

Romanlarında ebeveynler hep “Anne” ve “Baba” olarak kalıyor, isimsizler; çünkü çocuğun dünyasında ebeveyn önce bir roldür, kimlikten önce gelir. Schulman büyük ölçüde kendi anne babası hakkında yazıyor, ama gerçek isimlerini kullanmak istemiyor, bir bakıma onlar da kurmaca kişiler artık. Bu roller aynı anda hem sevgi veren hem yaralayan figürler olarak karşımıza çıkıyor. Belki de bu yüzden metinlerinde affetme neredeyse hiç yok; Schulman için mesele affetmemek değil, anlamaya çalışmak. 

Schulman’ın asıl takıldığı mesele hatırlamanın ne anlama geldiği. Ona göre geçmiş sabit değil; bir anıya her dönüşte o anı yeniden şekilleniyor. 17 Haziran’da Vidar eski bir telefon numarasını çevirip çocukluğuna ulaşıyor ama orayı değiştiremiyor, sadece o günün ne anlama geldiğini öğreniyor, ve öğrendikçe o gün daha da ağırlaşıyor. Schulman için hatırlamak iyileşmek değil; sadece yaranın yerini görmek. Belki de mesele tam olarak bu: yerini görmek, onu taşımayı öğrenmek.

Bu söyleşide Schulman’la üç romanın ortak dokusunu, ailenin yazılı olmayan sözleşmesini, sessiz tanıklığı, affetmenin imkânını ve yazmanın onun için ne ifade ettiğini konuştuk. Yazarın kendi çocukluğuyla, anılarıyla ve suskunluklarıyla kurduğu bu bağ, belki de okuru en çok etkileyen yanı.

Kaynaklar

  • Alex Schulman ile söyleşi: “Yazdığım her yeni kitabın kaynağı affetme özlemidir.” K24, 18 Nisan 2024. 

  • Alex Schulman biyografisi, Timaş Yayınları. 

  • Alex Schulman, Wikipedia. 

  • Alex & Sigges podcast, Wikipedia (İsveççe). 

  • “Alex & Sigge’s podcast moves behind a paywall”, Sweden Herald, 6 Mart 2026. 

  • “Alex & Sigges podcast – a data-driven approach”, Svenska Dagbladet, 25 Ocak 2024. 

  • “Alex Schulman om en mor, sprit och saknad”, Sveriges Radio, 11 Ekim 2016. 

  • “Alex Schulman: Jag har smutsat ner mammas eftermäle”, SVT, 24 Ekim 2017. 

  • “Alex Schulman om Skynda att älska”, YouTube.

Adalet Çavdar: “Hayatta Kalanlar”, “Malma İstasyonu” ve “17 Haziran” birlikte okunduğunda aynı aileye, aynı hafızaya farklı açılardan bakan bir üçleme gibi duruyor. Bu kitaplar baştan böyle bir bütünün parçaları mıydı, yoksa siz yazdıkça aralarındaki bağı mı keşfettiniz?

Alex Schulman: Bir üçleme olarak algılanmalarına sevindim; çünkü üçleme yazan yazarlardan hep etkilenirim. ‘Vay be,’ diye düşünürüm, ‘gerçekten bir planla yola çıkmış; aynı tema etrafında kurulmuş üç kitap fikri varmış.’ Ama benim durumumda korkarım mesele sadece şu: Kaçamadığım bir konu var; çocukluk. Bütün bu hikâyeler birbirine bağlı çünkü hepsi kendi çocukluğumla bağlantılı.

AÇ: Romanlarınızda tekrar eden bir mekân var: yazlık ev, göl, orman… Sizce bir mekân bir ailenin bütün travmasını taşıyabilir mi? Travma ile mekân arasındaki bağ nedir?

AS: Fiziksel mekânlara derin bir ilgi duyuyorum. O kulübe bir tür sıfır noktası gibi; yazdıklarımda bunu giderek daha fazla fark ediyorum. Film, tiyatro ya da kitap fark etmiyor, genellikle bir mekânla başlıyorum. İlk notlarımda mekânları çizerim; neredeyse eskiz gibi. Sonra hikâye o mekânın etrafında şekillenmeye başlar.

AÇ: Metinlerinizde ebeveynlerin isimleri yok; hep “Anne” ve “Baba” olarak kalıyorlar. Bu, onları evrenselleştirmek için mi, yoksa çocuğun dünyasında ebeveynin zaten bir “rol” olmasından mı kaynaklanıyor?

AS: Büyük ölçüde kendi anne babam hakkında yazıyorum; ama gerçek isimlerini kullanmak istemiyorum çünkü bunlar bir bakıma da kurmaca kişiler. İsimlerini kullanmamaya karar verdiğimde de bulacağım başka herhangi bir isim bana gülünç geliyor. Bu yüzden genellikle sadece ‘Anne’ ya da ‘Baba’ diye yazıyorum.

AÇ: Çocuk karakterleriniz çoğu zaman sessiz tanıklar: görüyorlar ama söyleyemiyorlar. Bu sessizlik sizce bir savunma mı, yoksa ailenin çocuktan talep ettiği bir uyum biçimi mi?

AS: Bunu bir hayatta kalma içgüdüsü, güvensiz bir ortamda işlev görebilmenin bir yolu olarak görüyorum. Bu çocuklar böyle dayanıyor: Olan biteni gözlemliyor, dinamikleri öğreniyor ve her yeni olayla birlikte şaşırtıcı bir hızla büyüyorlar. Sessizlik onların zırhı.

AÇ: Romanlarınızda ebeveynler aynı anda hem sevgi gösteren hem de zarar veren figürler. Bu çelişkiyi yazarken onları anlamaya mı çalışıyorsunuz, yoksa mesafe mi kuruyorsunuz?

AS: Kendi anne babamı hep böyle algıladım. İkisi de düpedüz kötü değildi; bütünüyle iyi de değillerdi. Herkes gibi karmaşıktılar. Çocukluğu bu kadar kırılgan kılan da o değişimlerdi; çünkü bir gün beni seven kişi, ertesi gün bana ancak ‘galiba bu insan benden nefret ediyor’ diye yorumlayabileceğim bir ifadeyle bakabiliyordu.

AÇ: Metinlerinizde affetme neredeyse hiç yok. Sizce bazı şeyler affedilemez mi, yoksa asıl mesele onların dile getirilememesi mi?

AS: Sürekli bir uzlaşma, bir barışma arıyorum. Kitaplarımda durmadan bir anne figürü yazıyorum. O kadın benim annem ve kitaplar, onu anlayabilmek ve böylece affedebilmek amacıyla ona yaklaşma denemelerim. Şimdiye kadarki her girişimim başarısız oldu; belki de bu yüzden yazmaya devam ediyorum.

AÇ: “17 Haziran”da Vidar geçmişteki kendisiyle temas kurabiliyor ama onu değiştiremiyor. Bu, sizin için geçmişin değiştirilemezliğine dair bir kabul mü, yoksa insanın kendine ulaşma sınırı mı?

AS: Ben geçmişi bazen tam tersinden görürüm. Bence geçmiş değiştirilebilir; hatta sürekli değişir. Bir anıya her yeniden dönüşümde, o anı pek çok etmen tarafından ama her şeyden önce bugünkü ben tarafından değiştirilir. Bir bakıma 17 Haziran da Vidar için değişir; çünkü sonunda o günün ne anlama geldiğini öğrenir. Hakkında daha çok şey öğrendikçe o gün giderek daha da ağırlaşır.

AÇ: Sıklıkla “geçmiş değişebilir” diyorsunuz. Bu, hatırlamanın zaten bir kurgu olduğunu kabul etmek mi, yoksa insanın kendini yeniden yazabileceğine dair bir ihtimal mi?

AS: Evet, sanırım öyle. Kendimi sürekli yeniden yazıyorum; bu da muhtemelen beni biraz dengesiz gösteriyordur, sanki hikâyem durmadan değiştiriyormuş gibi. Ama bence insanın kendisini böyle görmesi oldukça sağlıklı. Net dönüm noktaları ya da sabitleri olan bir hikâye değilsiniz. Siz kaossunuz. Taslak halindeki bir fırtınasınız.

AÇ: Romanlarınızda karakterler geçmişle yüzleşirken çoğu zaman bir döngünün içinde sıkışıp kalıyor. Sizce travmanın kuşaktan kuşağa aktarılmasını durdurmak mümkün mü? Bu mesele sizin için neden bu kadar merkezî?

AS: Şanslıysanız terapi. Hayatımın en büyük görevi buydu: Zehrin benim kuşağımdan bir sonrakine geçmesini durdurmaya çalışmak. Ve buna yardım edebilen tek şey terapi.

AÇ: Bir insanın kendi hayatını anlatma biçimiyle gerçek arasındaki mesafeyi nasıl tarif edersiniz? Hakikat dediğimiz şey ne kadar ulaşılabilir?

AS: Bence hepimiz bir şekilde hikâye anlatıcılarıyız ve her birimizin kendimize dair az çok sabitlenmiş algıları var: Böyleydi, böyle oldu. Biri bunun aksini iddia ettiğinde şaşırıyor, hatta belki de rahatsız oluyoruz. En azından yazarken benim ilgimi çeken şey, hakikati çok daha kaygan ve kavranması zor bir hâle getirmek.

AÇ: Romanlarınızda karakterler çoğu zaman gerçeği çok geç fark ediyor—ama o fark ediş genelde hiçbir şeyi değiştirmiyor. Sizce geç kalmış bir farkındalığın insan için bir anlamı var mı?

AS: Belki bir çeşit bir iç huzur sağlar. Ama esas olarak bu benim için bir anlatı aracı. Trajik sonun daha ilk sayfada satır aralarında yazıldığı hikâyeleri okumak bana çok dokunaklı geliyor. Böyle pek çok hikâye okudum; benim kitaplarım da bu geleneği sürdürme çabası.

AÇ: Eğer gerçekten geçmişe dönüp tek bir anıya müdahale etme şansınız olsaydı—onu değiştirir miydiniz, yoksa bugün kim olduğunuzu kaybetmemek için dokunmamayı mı seçerdiniz?

AS: Hayır, hiçbir şeyi değiştirmezdim. Ama o romandaki gibi bir telefon numarası için çok şey verirdim; sadece oturup anne babamı dinleyebilmek için. Onlar büyük gizem taşıyor. Onları arayabilsem, doğrudan çocukluğuma geri dönüp onlara ulaşabilsem, sanırım pek bir şey söylemezdim. Çocukken ne yaptıysam aynısını yapardım: Sessizce, fark edilmeden oturur ve dinlerdim.

AÇ: Sizin için yazmak bir anlatma biçimi mi, yoksa anlamaya çalışma biçimi mi? Yazarken kendinize mi yaklaşıyorsunuz, yoksa kendinizden mi uzaklaşıyorsunuz?

AS: Muhtemelen ikisi de. Yazarken kendimden gittikçe uzaklaşıyorum. Ama çocukken olduğum kişiye daha çok yaklaşıyorum.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Parçalanmış ZamanlarSemih Gümüş
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Halil Yörükoğlu

18 Şubat 2026

Vaker Ne Demek Acaba?

Evren Yesari, Vaker'de bir derdin, bir yerinden edilmenin, bir değişimin romanını, yazarlığın güzelliğiyle,  olabileceği kadar derinlikli ve çok ufak sayılabilecek bir kaygı üzerinden anlatıyor.  Geçmiş zaman, Antalya'dan gelip İstanbul'da üniversiteye giden bir genç o tatlı ve ..

Devamı..

Yoldan Çıkanlar Var Aramızda

A. Dilek Şimşek

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024