Slavoj Žižek: “Yazma eylemi mutlak bir korku.”
3 Ağustos 2018 Söyleşi Felsefe

Slavoj Žižek: “Yazma eylemi mutlak bir korku.”


Twitter'da Paylaş
0

Bugünün sanatında nasıl tuhaf şeyler döndüğünün farkında mısınız? Slavoj Žižek zamanımızın entelektüellerinden. Entelektüelin görevi kriz çıkarmaktır önermesinin karşılıklarından. Kışkırtıcı. Özgün. Önemli bir söyleşi.

Gary A. Olson-Lynn Worsham

 Kendinizi bir yazar olarak görüyor musunuz?

Hayır. Bana göre yazar, üslubu önemseyen biridir, bu bakımdan hayır. Neredeyse modası geçmiş, metafizik bir anlamda, ben yorumlayıp iletmem gerektiği fikrine takıntılıyım. Yazmaya karşı estetik bir tutumum yok, hangi kelimeyi nasıl kullandığımın pek üstüne düşmem; benim için önemli olan tek şey, meselemi ortaya koymak. Hatta yazımın nasıl formüle edildiğini gerçekten önemsemem, bu bakımdan bir acımasızlık ya da gaddarlık olduğunu söyleyebilirim. Daha şık bir şekilde ifade edersem kulağa daha iyi gelip gelmeyeceğiyle hiçbir zaman ilgilenmem. Üslup düzeyinde bir tek şu ilgimi çeker, zaman zaman bir gruba yönelik kendi içinde ironik fıkralar sıkıştırmaya çalışırım. Örneğin, bütün arkadaşlarım benim sürekli kullandığım, üç dört tane tekrar eden anlatım biçimim olduğunu bilir. En çok kullandığım tabir “aksine” ya da “buna karşın”; bir diğeri de, “ilk bakışta bu şöyle şöyle görünüyor ama daha yakından bakarsanız bunun aslında başka bir şey olduğunu görürsünüz.” Esasen ben böyleyim. Yazma konusunda bir gaddarlık hissediyorum. Kendimi bir çeşit düşünce makinesi olarak tanımlamaya çalışıyorum. Belki de bu, gençliğimden beri hiçbir zaman edebiyat yapmaya ya da tanrı korusun şiir yazmaya özenmemiş olmamla ilgili olabilir. Benim doğamda bunu kesinlikle yasaklayan bir şey var. Bunu müstehcen bulurdum, bana göre şiir yazmak insanların ortasında mastürbasyon yaparak kendimi aşırı teşhir etmek gibi bir şeydi. Bu yüzden, (her zaman diyolog halinde olduğum ve çok takdir ettiğim) Jacques Derrida gibi yazarlarla bile bazen bu sorunu yaşıyorum. Derrida’nın çoğu makalesini beğenirim ama ilk üçte birlik bölümünü atlarım genelde – bunlar da, bildiğiniz gibi, asıl argümanına geçmeden önceki kısımlar olur çoğunlukla. Sonunda meseleye gelene kadar şu türden bale piruetlerinden geçmeniz gerekir: “Bu makaleyi ben mi yazıyorum, yoksa bu makale mi beni yazıyor?” Benim yaklaşımım bu: saf, acımasız bir kendini araçsallaştırma. Belki de yazdıklarımdan kendimin izlerini silme gayretim, benim takıntılı yapımın bir parçası. Dahil olduğum olaylarda bulunmak istemiyorum. Görünmez olmaya çalışıyorum. Örneğin, bir otelde kalıyorsam ve odadan birkaç saatliğine çıkmam gerekiyorsa, sanki hiç orda olmamış gibi davranırım. Bunun belki de kendimi var olmaması gereken birisi olarak algılayıp algılamadığımla alakalı psikanalitik sorularla bir ilgisi var; ancak bu, burada gündeme getirilemeyecek kadar varoluşsal bir konu.

Bize yazma sürecinizden bahsedin. Düzeltme yapar mısınız? Bilgisayar kullanır mısınız?

Tanrı ya da kim yapmışsa artık, bilgisayarlar benim için icat edilmiş olmalı. Onlardan önce nasıl çalıştığımı hayal bile edemiyorum. Benim yazma biçimimle ilgili bilmeniz gereken iki şey var. Birincisi, yazma sürecinden fena halde korkarım, bu yüzden takıntılı bir strateji geliştirdim: Süreci ikiye bölüyorum. Başlangıçta, sadece not alıyorum. Kendime diyorum: “Bunu biraz formüle edelim, ama bu henüz ‘tam olarak yazmak’ değil; yalnızca not alıyorum.” Sonra bir noktada kendimi diyorum: “Şimdi her şey zaten yazıldı; tek mesele sadece bunları düzenlemek.” Yazma süreci benim için mutlak bir korku; kendime gerçekten yazdığımı söylemek benim için hayal edilemez bir endişe. Bu ya hazırlık olmalı ya da belki de sadece psikanalitik rüya teorisinde “ikincil ayrıntılandırma” denen, sadece son rötuşları yaptığınız şey olmalı – yaptığım şeyin adı asla “yazma” olamaz. Benim yazma sürecimin özelliklerinden biri bu. Diğerine gelince, asla kafamın içinde yazmam. Başlarken kafamda bütünlüklü bir düşünce çizgisi olmaz. Kompleks birimlerle yazarım –bunlara “soyut birimler” diyelim– bu birimlerin her biri bir düşünce çizgisine dönüşür, genellikle üç ya da dört sayfada, ve bu birimler de az çok kitaplarımdaki bölümlerin alt başlıklarına tekabül eder. Bu birimleri yazarım ve sonra mesele bunları daha büyük birimler olarak gruplamaktır. Ama tekrar edeyim, hiçbir zaman önceden tam bir düşünce çizgisiyle başlamam. Yani bir fikrin vardır ve asıl iş bu fikrin şekillendiğinden emin olmaktır. Bu yüzden, birçok örnek kullanıyor olmamı “üslubun” bir parçası olarak görmüyorum. Benim için mesele, fikrin tamamen açığa çıktığından emin olmak. Sonrasıysa sadece fikirleri birbirine eklemek. Ben böyle yapıyorum. Bilgisayarlardan önce –makas ve bant kullanarak– ne kadar çok fazla kopyalama, kesme ve yapıştırma yapmak zorunda olduğumu tahmin edebilirsiniz, o yüzden bilgisayar işimi epey kolaylaştırdı. Yani, benim için yazma eylemi mutlak bir korku. Bundan sakınmak için her şeyi yapmaya çalışırım.

Yazarken belirli bir okur kitlesi düşünür müsünüz?

Hayır. Bu çok ilginç, ama çok genel anlamı dışında hayır. Belki kimileri kullandığım bütün o müstehcen örneklerlerden keyif aldığımı düşünüyor, ama durum tam tersi aslında. Belki acayip sapkın bir evrende yaşıyoruz ama soyut teori yazmayı gerçekten seviyorum, fakat sonra bütün o örnekleri, nasıl denir, pastanın kreması gibi eklemeye dair tuhaf bir baskı hissediyorum.

“Siberuzayda Fanteziyi Geçmek Mümkün Mü?” adlı yazınızda “interaktifliğin” tersi olan “interpasiflik” olgusunu tartışıyorsunuz. İnterpasifliğin ayırıcı özelliği, “öznenin kendi varlığının temel pasifliğini ötekinde konumlandırırken aralıksız, hatta çılgın bir şekilde aktif olması.” İnterpasifliğin klişe örneği olan televizyonun fiilen sizin yerinize güldüğü kaydedilmiş gülme efektini bir kenara bırakırsak, popüler Japon oyuncağı tamagoçiyi (sanal bebek) örnek veriyorsunuz; bu “sanal hayvan”, bakıcısına sürekli “talepler”de bulunuyor. İnterpasifliğin özellikle postmodern durumun ya da genel olarak insan durumunun bir özelliği olduğunu söyler miydiniz?

Fetişte olduğu gibi, belirli bir seviyede insanın durumunun temelinde bu yatıyor. Freudyen temel fantezi mefhumunda bir tür interpasifliğin olduğunu iddia ediyorum (bunu The Plague of Fantasies’de geliştirmeye çalıştım.) Slovenyalı arkadaşlarım karikatür haline gelmiş bir imajın ne derece gerçek olduğuna dair araştırmalar yaptı. Sloven kapitalizmindeki yeni nesil işadamları fahişelere dayak yemek için gidiyor (bu konuda devasa bir pazar var). Bu hiperaktif işadamlarının topyekûn pasifliğe indirgenme fantezisine ihtiyaçları var. Bu duruma dair şöyle bir genelleme yapıyorum: Aktif olabilmek için en uç pasifliğe indirgendiğiniz bir başka sahnenin fantezisini kurmanız gerekir. Bu yüzden, (geçen sene üstünde deli gibi çalıştığım ve de yazarken nerdeyse tamamen çöktüğüm) yeni kitabımda Matrix filminden söz ediyorum. Ben Matrix’ten kimilerinin etkilendiği kadar etkilenmemiştim ama hoşuma giden bir sahne var: Aktif olduğunuzu sanıyorsunuz ama bir uyanıyorsunuz, cenin, bebek pozisyonunda olduğunuzu görüyorsunuz. Filmde sevdiğim tek sahne bu. Keanu Reeves’in uyandığı ve binlerce cenin gördüğü sahne. Film gerçeğe çok yakın, yapmanız gereken tek şey koşulları tersine çevirmek: Kendimizi manipüle edilmiş sanal bir gerçeklikte aktif olarak hayal etmiyoruz, gerçekten öyleyiz; esas sorun, aktifken aslında pasif bir konum işgal ettiğimizin fantezisini kurmamız. Psikanalitik tedavide idealde başardığınız şey, tam da o pasif desteğe artık ihtiyacınızın kalmaması. Ama beni en çok ilgilendiren, bunun şimdiki politik kullanımları. İnterpasiflik bugün neden daha can alıcı bir rol oynuyor? Tam da bu interpasif rüyaya her zamankinden daha çok ihtiyaç duyan bugünün toplumunun hiper-çılgın ritminden dolayı. Hatta daha ziyade komik biçimler alabiliyor. Örneğin, benim Slovenya’da yaşadığım şok edici siyasal tecrübelerden biri de, durumun, idealleri olan biz katıksız entelektüellere karşı yozlaşmış politikacılardan ibaret olmadığını fark etmemdi. Politikacılar ne kadar yozlaşmışsa, her şeye inanan naif Ötekiler olarak bize o kadar çok ihtiyaç duyuyorlardı. Bir Öteki’ne ihtiyaçları vardı: “Biz yozlaşmışız ama en azından siz inanıyorsunuz.” Samimiyetle inanan bu Öteki’ne ihtiyaçları vardı. Ya da sürekli vurguladığım bir başka örnek var: Batılı ilerlemeci akademisyen tipi, “otantik” devrimin olduğu başka bir yer rüyası kurar, böylelikle Öteki sayesinde otantik olabilme imkânı olur. Ama bunun yalnızca bizim Batı toplumumuza özel bir durum olduğunu düşünmüyorum.

zizek

Kullanmadığım daha başka ilginç örnekler var. Örneğin, bugünün sanatında nasıl tuhaf şeyler döndüğünün farkında mısınız? Sanattan nefret ederim. Görsel sanatlarla bir türlü aynı fikirde olamıyoruz. Durum sinemadan daha da kötü. Sinemayla aramın nasıl olduğunu bilirsiniz. Bunu açık açık söyleyeceğim, kullanmanızda bir sakınca yok. Umurumda değil. Lingua Franca’da gerçek kimliğimin ortaya çıktığı o makaleden sonra umursamıyorum! Hakkında yazdığım birçok filmi izlemediğimi biliyor muydunuz? Örneğin, Enjoy Your Symptom’da Rosellini üstüne uzunca bir bölüm var. Bu filmleri izlememiştim. İzlemeye çalışmıştım ama öyle sıkıcılar ki! Gördüğünüz gibi, interpasiflik bu işte. Dedim ki: “Bu filmler hakkında yazacağım ama onları izleyecek kadar umursamıyorum.” Ama cidden, bugün sanatta önemli olanın küratörlerin yeni rolü olduğunu düşünüyorum, öncesinden tamamen farklı olan bir rol. Küratörler ikili bir rol oynuyorlar. Bir taraftan, bizzat sanatçılar, sanatın bugün teorik bir altyapıya ihtiyaç duyduğunun farkında. Artık doğrudan bir ilişki yok: Siz keyif alabilesiniz diye ben güzel bir resim yapıyorum. Sanatçılar teorisyenleri küçük gördükçe onlara daha fazla ihtiyaç duyuyor. Bunu defalarca yaşadım. Bir sanatçı bana saldırdı, “Sen teori üretiyorsun, o yüzden sanatın ne olduğunu bilmiyorsun,” dedi ve en sonunda şöyle bir istekte bulundu: “Ama yine de benim kataloğum için bir şeyler yazar mısın?” Meşrulaştırmaya korkunç bir ihtiyaç var ve küratörler bu role hizmet ediyor. Küratörün teoriden anlayan ve sonra sergi düzenleyen birisi olması gerekiyor; bugün çok daha aktif bir rol bu. Bugün giderek daha fazla küratör, sanatçılara spesifik şeyler üretmeleri için doğrudan sipariş veriyor, ve hatta bu türden sipariş işlerin yanı sıra kendileri de sergilerdekine benzer işler üretiyor, oraya birtakım objeler koyuyor. Örneğin, Joseph Beuys gibi birini düşünün, onun nerede bir sanatçı olmayı bırakıp nerede bütün bu hazır şeylerle küratör olmaya başladığını söylemek zor. Öte yandan (burada interpasifliğe giriyoruz) New York galerilerinin tipik yozlaşmış ziyaretçisi nasıl davranıyor? Günümüzde artık o kadar çok sergi var ki, bütün resimleri görecek zamanınız olmuyor. Buna rağmen insanlar, entelektüeller bunları tartışıyor. Sanki küratör siz tartışabilesiniz diye sizin yerinize hepsini görmeye (ve hatta onlardan keyif almaya) vakti olan tek kişi gibi: “Hayır, o iş çerçöp!” ya da “Şu sanatçıyı seviyorum.” Bu biraz Claude Lanzmann’ın Shoah’sıyla uğraşmaya benziyor. Shoah’nın neredeyse dokunulmaz olduğunu biliyorum; bu filmi eleştiremezsiniz, çünkü o “mutlak film” gibi bir şey. Bence bu ikonaklastik yasaklama biraz ironik. Şuna benziyor: “Benim yanıma başka bir film koymayacaksın.” Çok tuhaf bir film. Çok uzun. Dokuz saat. Tam da aktarıldığı form size kendinizi suçlu hissettirmeye çalışıyor. İsim vermeyeceğim, ama size garanti ederim ki hakkında övgüler yazan birçok insan filmi izlememiştir. Sadece Holokost’la ilgili suçluluk hissetmiyorsunuz, bütün filmi izlemediğiniz için de kendinizi suçlu hissediyorsunuz. Bu da sizi Holokost’la ilgili daha da suçlu hissetmenize yol açıyor. Filmin içine yerleştirilmiş bir tür süperego yapısı gibi. Dolayısıyla burada da ideal pasif bir pozisyonun kurgulandığı ve basitçe farz edildiği, interpasifliğin başka bir unsuru var. Shoah gibi bir film izlenmez, tartışılır. Sayılarının çok olduğundan şüphe etsem de, bir başka ideal pasif seyirci olduğunu varsayarsınız. Maalesef bugünkü durum giderek böyle bir hal alıyor. Örneğin, felsefede gerçekten büyük sükse yapan ama okunmayan kitaplar var. Almanya’da Critique of Cynical Reason’ın yazarı Peter Sloterdijk (kendisinin ilk büyük süksesi bu kitaptı) çok satan bir kitap daha yayımladı. Birkaç cilt olacak (şimdilik sadece ilk ikisini yayımladı) ve her cilt sekiz yüz ila bin sayfa arasında olacak. İnsanlar bu kitap hakkında konuşuyor, ama bir yandan da Almanya’da birisinin bu kitabı gerçekten okuyup okumadığına dair büyük bir tartışma sürüyor. (Karlsruhe’de emekli, yaşlı bir kadının gerçekten kitabı okuduğuna dair bir teori var.) Bütünün deneyimini önceden varsayma mantığı giderek daha da yaygınlaşıyor. Zira ben de bu oyunu oynuyorum. Şimdi size bir şey açıklayacağım (Tanrım! Bu Lingua Franca konusunda sonuna kadar gidelim!): Genellikle, hakkında yazdığım kitapları okuyacak vaktim olmuyor. Hangileri olduğunu söylemeyeceğim. Giderek daha fazla (Tanrım! Bunu söylemek korkunç!) Cliffs Notes’taki gibi özetlere bel bağlıyorum. Cliffs Notes’un başka bir İngilizce versiyonu (ismi başka) benim için mutlak yüce; İncil’in Cliffs Notes versiyonu. Kitabın sonunda karakterleri şöyle tanımlıyor: “Tanrı; yaşlı, her şeyi bilen ama kıskanç bir beyefendi. İsa; genç bir beyefendi.” Bu harika! O yüzden, en büyük hayalim, olmayan bir hikâyenin Cliffs Notes özetini yazmak. Doğrudan Cliffs Notes’la başlıyorsunuz ve Cliffs Notes’a yazdığınız versiyona tepkiler iyiyse, gidip eserin kendisini yazıyorsunuz. İşte bu, interpasiflik olurdu. Konferanslarımdan birinde interpasiflik oyunu oynamıştım; örneğin “şimdi yeniden özetleyelim” diye başlayıp sonra sahiden bir şeyi yeniden özetlemiştim. Maalesef bu bir şaka değil, ritmimizin bir parçası. Halihazırda kendi kendilerinin Cliffs Notes’u gibi yazılmış kitaplar var. Örneğin, tamamen kendilerinin özeti gibi yazılmış psikolojiyle ilgili bir sürü kişisel gelişim kitabı yok mu? Bugünün toplumunun nasıl çalıştığıyla ilgili burada can alıcı bir nokta olduğunu düşünüyorum.

Son zamanlarda, çalışmalarınıza dair yapılmış, itiraz etmek istediğiniz bir eleştiri ya da yanlış anlaşılma var mı?

Ah, güzel bir soru! Bunu kesin bir dille yanıtlamaya çalışayım. Belki de yanlış algılamanın sorumlusu kısmen benim, yani bu bir çeşit özeleştiri. Benim temel ilgim, şimdi ve her zaman felsefi olmuştur: Bir tür özne felsefesini yeniden canlandırmak. Bunu hem feminizm hem de her şey için güçlü bir özgürleşme potansiyeli olarak görüyorum. Beni inciten şey, sözde popülerliğimin bu belaltı şakalara, popüler kültüre, biraz da siyasete bağlı olması ve felsefi unsurun atlanması. Örneğin, Gıdıklanan Özne’yi ele alalım. Bana hangi bölümleri daha çok beğendiğimi sorarsanız, ilk ikisi derim. Bir tek bu iki bölümü yazmaktan keyif aldım. Kantçı öznelliği Heideggerci eleştiriden kurtarmak üstüne olan bölüm, bir de Hegel bölümü. Yazarken gerçekten keyif aldığım bölümler bunlar. Kendimden memnun olmadığım bir taraf daha var ve bu sizi şaşırtabilir. Yüksek kültür okuru gibi görünen ama gizliden gizliye pornografi, çizgi roman, dedektif romanları okuyan entelektüellerle ilgili bir klişe vardır. Bende bu durum tam tersi. Ben müzik olmadan hayatta kalamam; hep müzikle çalışırım, yüksek sesli müzikle. Günde beş altı saat oda müziği dinlemeden hayatta kalamam. Gerçekten canımı sıkansa müzik hakkında yazacak kadar bilgili olmamam (bu konuda sınırlarımı kabul ediyorum; halihazırda zaten çok fazla şey üstüne yazdığımın farkındayım). Bu konuda travmalarım var: Neden oda müziği üstüne güzel bir deneme yazamıyorum? Denedim ama yarı başarılı, yarı başarısızdı ama böyle bir şey yapmaya yaklaştığım en yakın şey buydu. Wagner hakkında değildi, Wagner daha çok ideolojilerle alakalı. The Plague of Fantasies’de Schumann’la ilgili yaptığım da buydu. Orada sınırlarımı görebilirsiniz. Bir noktaya kadar gidebiliyorum ama ondan ötesi olmuyor. Büyük hayalim mesela Bach’ın keman sonatları ya da Beethoven’ın son yaylı kuartetleri gibi bilindik popüler parçaların güzel bir analizini yapmak ama bunu yapamıyorum. Gerçekten canımı sıkıyor bu. Yine de şikâyet etmek yerine pozitif bir notla bitireyim. Ben, “Bir dâhinin fikirlerine sahibim ama tamamen yanlış anlaşılıyorum,” diyen birisi değilim. Dediğim şeyin tersi olan başka bir şeyi itiraf edeyim: Tekrar tekrar yaşadığım güzel sürpriz, çalışmalarımın ne zaman iyi ve ne zaman kötü olduğunu bilen akıllı bir kamuoyunun olması. Bununla ne demek istiyorum? En basit, en yüzeysel kriter. Gıdıklanan Özne’yi ele alalım. Bu biraz zor bir kitap – normalden daha az şaka var ve kalın bir kitap. Yayıncım Verso’da bununla ilgili çok şüpheciydiler. Tuvalet işlerine ve müstehcenliklere daha fazla dalan başka bir kitabıma bakalım: The Plague of Fantasies. Eski moda, neredeyse reaksiyoner terimlerle söylemek gerekirse, Gıdıklanan Özne’nin Alman tuvaletleri vb. bütün o müstehcenlikleriyle The Plague of Fantasies’den daha çok satmış olması insanlığın ruhsal potansiyeline olan inancınızı tazelemiyor mu? Bunu idrak eden ve orada burada kullandığım ucuz müstehcen numaralara düşmeyen bir kamuoyunun olması bana hoş bir şaşkınlık veriyor. Yani gerçekten iyi olduğunu düşündüğüm Olumsuzla Oyalanma ya da Gıdıklanan Özne aynı zamanda en iyi satan kitaplarım. Bu şaşırtıcı, çünkü yayıncıların çoğu aptal; benden hep bir tane daha ucuz, müstehcen kitap yazmamı istiyorlar. Ben de onlara insanların böyle aptal olmadığını söylüyorum. Gıdıklanan Özne’yle ilgili şaşkınlığa uğrayıp şüpheye kapılmıştım. Verso’daki editörleri tehdit etmem gerekti. Bu kitabı basmayı gerçekten istemiyorlardı. “Kim alır dört yüz sayfalık kitabı? Neden biraz daha müstehcenlik ekleyip daha kısa tutmuyorsun?” diyorlardı. Ama şimdi Gıdıklanan Özne en çok satan kitabım. Tanrım! Yayıncıların ne kadar aptal olduğu inanılmaz bir şey. Bunu her defasında tekrar fark ediyorum. Bütün bu ticarileşmeye rağmen halka eski moda, naif bir güven duyuyorum – neredeyse bir Aydınlanma güveni. Hayır! İnsanların çoğu aptal değil. Ne zaman blöf yaptığınızı biliyorlar. Şu sözü bilirsiniz: “Kimi insanları her zaman kandırabilirsiniz ama bütün insanları her zaman kandıramazsınız.” Kısa vadede başarılı olabilirsiniz, ama uzun vadede insanlar ne halt çevirdiğinizi anlar. O yüzden “beni yanlış anlıyorlar!” türünden bir şikâyet oyunu oynamak yerine okurlara teşekkür ederek bitirmek isterim. Ben gayet iyi anlaşılıyorum. Şikâyet edecek hiçbir şeyim yok.

İngilizceden çeviren: Cihan Barış Özkan

Slavoj Žižek (1949) Slovenya’da doğdu. Felsefe ve sosyoloji okuduktan sonra psikanaliz üzerine çalışmalar yaptı. Kendini politik radikal olarak tanımlayan ve neo-liberalizmi eleştiren Žižek, büyük ölçüde komünizm idealini benimsedi. İdeolojinin Yüce Nesnesi adlı kitabıyla dünya çapında bir üne kavuştu. Üretkenliğiyle bilinen yazarın İmkânsızı İstemek, Tehlikeli Rüyalar Görme Yılı, İdeolojinin Aile Miti, Antisemitizm Üzerine, Kıyametin Versiyonları gibi birçok önemli yapıtı Türkçeye çevrildi. Popüler akademik kitapları nedeniyle “kültür teorisinin Elvis’i” olarak tanımlanan Žižek, Slovenya’daki Ljubljana Üniversitesi’nde araştırma görevlisi ve aynı zamanda İngiltere’deki Birkbeck Üniversitesi’nde uluslararası direktörlük yapıyor.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR