Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

5 Ağustos 2026

Kitap

Dilin İçinden Sızan Zamanı Duymak: Olsa Olsa Dünya

Figen Alkaç

Paylaş

0

0


Parçayı bütün gibi göstermeyi reddeden Güzin Ayan’ın ilk öykü kitabı Olsa Olsa Dünya, “kendime yine geç kalacaktım” ve “gülleri tekrar koklamalıyım” başlıklı iki bölümde toplanan on öyküden oluşur. Güzin Ayan, usulca ilişen bir bakışla, köklerinin şimdisini genişleten karakterlerin seslerini duyurur okura. Hız tuzağındaki kelimeleri, düşünme aralıklarıyla soluklandırılan öykülerde, küçük ve sessiz anlar kollanır; birbirine yaslanan duygular sahiplenilir:

“Bir bu sandığı sona bırakmıştı. (…) Adını bilmediği çiçeklerin yaprakları sandığın yüzeyinde kıvrılarak bir sarmaşık gibi olabildiğince ilerlemiş, büyümeyi bırakmış, sabitlenmişti.” (s. 21)

Bir Hatırlama Eylemi Olarak Dili Yavaşlatmak

Kitapta nesneler hem mekânın hem de hatıraların taşıyıcısıdır. Yeni bir duyuş eşiğinde yerini mühürleyen her nesne, üstünde tutulmuş bir bakışın, söylenmemiş bir sözün, kendine yer bulamamış anların da izidir artık. Eşiği arayan karakterlerin hayatına yerleşen bu nesneler, varlığın örtüsünü sessizce aralamaz sadece; başka bir ânı, kalışı, küçük eksilmeleri de geri çağırır. Bu yüzden kimlik ve aidiyet, alışılmış sözlerin belâgatiyle değil, bir izden, bir duyuş aralığından, nesnenin üstünde kendine ses arayan o ince kalıştan anlatılır:

“Bakışlarını bana sabitlemeye çalışıyor ama gözleri buna izin vermiyor. Fitilinin sonuna yaklaşmış titrek mum ışığı gibiler. Bakıyorum ona, onu ben de görmüyorum. Hep uzaktaydı bizden. Saçları ne zaman ve neden ağırdı, bilmiyorum. Şimdi kalbi ne için atıyor, varlığım ona huzur mu veriyor tedirgin mi ediyor, bilmiyorum.” (s. 17)

Bu anlatının dilinde kendimizle ve başkalarıyla yakınlık kuran bir duyarlılık hâkimdir. Hatırlama bir eylemden çok başa gelen bir şeydir. İçimize işleyen zaman, orada kalakalmanın kendisine dönüşür. Bu kalakalma insanın yeni şimdisine dönüşürken hafıza, kırılgan bir mesken gibi o şimdinin içinde yeniden kurulur. Bu yüzden hiçbir şey eskisi gibi kalamaz; çünkü hatırlamanın zamanı değişmiştir. Aynı şeylere bakılsa bile dile gelen, herkes için başka bir deneyimdir:

“Eskiden, dedim, pansiyon değildi tabii burası sizin evinizdi. Suskunlaştı, göz bebekleri bir kitabın sayfalarını hızlı hızlı çevirirmiş gibi titriyordu. Aynı sayfalara mı bakıyorduk?” (s. 28)

Dil Yatağını Yurt Sayanların Anlatısı

Kitap, içine fırlatıldığı dünyayı anlamlandırmaya çalışan; bastırılan, görmezden gelinen, yok sayılan karakterlerin anlatısıdır. Aidiyetle yurtsuzluk arasında toz gibi bir dille dile gelirler. Yarım kalmışlığı yurt edinenlerin varoluş ısrarı, silindikçe yaşanmışlığın izleriyle yeniden birikir; dil yatağında tortulanır:

“Anlıyordum ama konuşamıyordum. Zaten ruh da böyle bir şey değil mi? Bizim konuşmadığımız bir dilde bizi anlayıp anlatan, içimizde dolaşan ve kendine çıkacak bir delik arayan, deliği ararken bizi hırpalayan, olmadık işlere kalkışılmasını sağlayan o dilsiz şey.” (s. 62)

Öykülerde karakterlerin hatırlamaları, varoluş çizgilerindeki belirsiz ve aksak seyre uyumlu biçimde kesintilidir. Bu nedenle mekânlar, karakterlerin ruh hâlleriyle birlikte yer değiştirir; her yeni durumda hatıraları başka bir biçimde tutar. Dil, yeni duyuşların yükünü taşımakta zaman zaman zorlansa da mekânın metaforik yansımaları içinde başka bir deneyim kurar:

“İçimdeki kelimelerin hareket ettiğini hissedebiliyordum binlerce yıllık kaya kütlelerinin gözle görünmez, zamanın tekdüzeliğini tek bir sismik titreşimle kırabilecek düzensizliğini.” (s. 33)

Metaforlarla Zamanı Seyrelten Dilin Diyecekleri

Metaforların kurduğu yapı ve duyuş, zamana maruz kalmanın izlerini seyrelten bir dilde karşılığını bulur. Göç ve aidiyetin yoğun katmanları, anlatının ritminde sessizce yer değiştirir. Anlatı, tamamlanmışlığa değil, işleyen bir hafızanın içinden doğan dile açılır.

Geçmiş ile şimdinin aralığında, metaforların fısıldadığı zamanın ritmine okur da yakalanır; anlatıdan çok susuşları deneyimler. Onda kalanlar sayesinde dilin içinden sızan zamana açılır:

“Beklerken odayı inceledim. Sarımtırak loş bir ışık, koyu renkli mobilyaların gölgeleri arasında yüksek bulduğu tepelere yerleşmişti. Sivri köşeleri kesiyor, yumuşak köşeleri törpülüyordu. (…) Çizgi gibi ince ve belirgin köşeler. İnsanı geleceğe fırlatan yüzünü geçmişe çeviren geri dönüşsüz hatalar gibi.” (s. 29)

Hafızanın yoğun izlerini duyabilmek için durmayı bilen bir zamana ihtiyaç vardır; gerçekliği seyrelten bir zamana. Hatırlamak, belki de hatırlanmak için eve ve aileye başka bir yerden bakmak gerekir; yeniden başlamak da ancak bu bakışın içinden geçer. Bu karşılaşmalar, çoğu zaman eksilerek konuşan bir dille karşımıza çıkar:

“Kelimeler ağzından çıktığı anda sesler su gibi iç içe geçiyor, dalgalı bir hal alıyor ve anlamlarını yitiriyorlar.” (s. 59)

İdeolojilerin ve toplumsal uyum dilinin tekleştiren baskısına rağmen metin, “öz”e ait dil hafızasının bütünüyle silinemeyeceğini duyurur. Soruları olan; sessiz, küçük, eksiltilmiş olsa da kendi kelimelerini yüklenip diyeceklerinde ısrar eden bir dil yapısıdır bu. “Unutulanlar hatırlandığında kendini bulma ihtimali yeşerir mi?” sorusu açıkça sorulmasa da metnin içinde duyulur. Aidiyetin parçalanmış imgeleri içinde kesin bir yere yerleşmese de hafızanın ayna kırıklarında bir an belirip geri çekilişi duyumsanır:

“Oda bayram kokuyor. Halılar şampuanla silinmiş. Koltuklar çıplak. Örtüleri alınmış. Sehpalar parlıyor. Babam bir türlü atamadığı kolonya şişesini kuruyemişçide doldurmuş.” (s. 15)

Birer Dalga Hareketi Olarak Karakterler

Olsa Olsa Dünya’da göç, travma estetiğine indirgenen yüzeysel bir malzeme değildir. Marjinalleştirilip kahramanlaştırılan figürler üzerinden de kurulmaz. Sıradan görünen ama etkisi yüksek bir duyumsama olarak vardır. Kayıp ile varoluş arasında kalan karakterlerin gündelik hayatlarına sirayet eden içsel göç, bedenlerine, bakışlarına yerleşen birer ruh giysisidir. Bir daha eskisi gibi ya da bütünüyle tam olamama hâli nedeniyle karakter deneyimleri birer dalga hareketi gibi belirir öykülerde:

“Anlatmadıkça çeperim daralıyordu. Daraldıkça asabileşiyordum. Hayatın bana dokunmasına karşı dikenlerim her an batmaya hazır bekliyordu.” (s. 80)

Yabancılığın izi olarak, her an kaybolacakmış gibi duran bakışlarıyla karakterler olup biteni anlamaya çalışırlar. Askıda bir varoluş içinde, iyileşmeye çalışırken bile hafıza yurtları olan geçmişlerine yaslanırlar:

“Yol ayrımları yoktu sanki, bir şey görüyor, onu da önüme katmak için ilerliyor ve şimdiye kadar biriktirdiğim ne varsa onlarla beraber kendimi bilinmeze sürüklüyordum.” (s. 69)

Yasın Hafızası

Belki de Olsa Olsa Dünya, kaybı, yası ve değişimi göze alan; yaşananları yok saymadan, bastırmadan onlarla kalmayı seçenlerin anlatısıdır. Değişim, bu metinde kendisiyle yüzleşmekten kaçmayanların bilinçaltında dalgalanan belirsiz bir ritimle duyulur.

“Reçete” öyküsü bu bağlamı güçlendirir. Yasın çevresinde ilerleyen sorularla kurulur; annesini kaybettiği için ağlayan bir çocuk, annenin yasını taşıyan bir torun ve farklı kuşakların deneyimleri üzerinden bu duygunun nasıl aktarıldığını gösterir. Yas ile bağlanma arasındaki ilişki de burada sessizce yer değiştirir. Kişisel düzeyde değersizleştirilen, tarihsel kaydı tutulmayan ve yok sayılan yasın bireysel ve toplumsal hafızada bıraktığı tahribatı duyurur:

“Tarih kitapları siler bizi. Ve ben, uçup gitmesin bu hayat, bir yere mühürlensin istiyorum. Çünkü kimin hikâyesi bitti, ben şu an kimin için, ne için ağlıyorum bilmiyorum.” (s. 18)

“Orta Sehpa” öyküsü ise yüzleşememeyle yüzleşmeyi göze alanların anlatısıdır. Yasak olduğu düşünülen fikirlerin başkasına aitmiş gibi dile getirilmesi, kişisel olanla toplumsal olan arasındaki saklı bağı duyurur. Öykü, patikada birikmiş rüyaları ve çözülememiş duyguları taşıyacak kelimeleri arar durur.

“Orta Sehpa”da yüzleşme, büyük bir itirafın açıklığıyla değil, evin ortasında yer değiştirmeden duran bir eşyanın sessiz basıncıyla belirir. Sehpa, üzerinde duranı taşıdığı kadar, söylenmeyenin etrafında dolaşan bakışları da tutar; yasak sayılan düşünceler doğrudan sahiplenilmeden, bir başkasının ağzından geçerek odanın içinde kendilerine yer arar. Bu yüzden öykü, yalnızca saklanan fikrin değil, saklamanın kişide açtığı yarığın da izini sürer. Dünya burada hemen okunacak, kolayca çözülecek bir metin değildir; anlamını erteleyen, kendini ancak eşyaya, susuşa ve dolaylı söze bıraktığında ele veren kırık bir yüzeydir.

“Günler art arda dizilen ama bir hikâye etmeyen kelimeler gibi ardında birikiyordu.” (s. 23)

Bu yüzden “Lokal”in sonundaki cümle, kitabın açtığı parçalı dünyanın yankısı gibi durur:

“Bu defter bitti. Şu anda elimde tuttuğum nedir? Olsa olsa, dünyanın bir görünümü. Bununla hiçbir şey bitmiyor.” (Bilge Karasu, Gece)

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Ekrem Işın: “Güncel olan akademik moda..Kaan Özkan
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Şevval Tufan

24 Kasım 2025

Bir Çocuğun Sessiz Mücadelesi: Jean-Ph..

Bu anlatı, modern dünyanın çocukları tek tip başarı anlayışıyla sıkıştırdığını gözler önüne seriyor.Jean-Philippe Arrou-Vignod’un Günışığı Kitaplığı tarafından yayımlanan romanı Babamın Köyünde, modern toplumda..

Devamı..

Hayaller ve Kırıklıkları

B. Y. Genç

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024