Jean-Philippe Arrou-Vignod'un Sihirli Saat 'inden Doğaya ve Zamana Övgü
Bir saate ne kadar zaman sığar? Saatin akrep ve yelkovanının çizdiği altmış dakika mı, yoksa o dakikaların içinde eriyen yaşanmışlıkların toplamı mı? Jean-Philippe Arrou-Vignod'nun kaleme aldığı, François Ravard'ın çizgileriyle hayat kazanan Sihirli Saat, bizi doğaya, zamana ve yaşama dair çocukların çok iyi bildiği bazı sırları hatırlamaya davet ediyor. Günışığı Kitaplığı tarafından Türkçeye kazandırılan bu eser, bir yaz tatili öyküsünden çok daha fazlası; kardeşliğe, doğanın kendine has diline, zamanın akıp giden yüzüne ve acelesiz bir hayatın unutulmuş güzelliğine yazılmış zarif bir övgü.
Zamanı neredeyse bütünüyle kadranın içine hapseden, yaşamı takvim sayfalarına ve ajandalara sıkıştıran günümüz kültürü içinde, bu övgüye belki de her zamankinden çok ihtiyaç duyuyoruz. Bu kültür dilimize dahi işlemiş durumda; öyle ki zamanı harcıyor, kazanıyor, kaybediyor, ayırıyor, değerlendiriyor ve hatta yönetiyoruz. "Vakit nakittir" anlayışıyla zamanı biriktirilecek bir kaynağa, ekonomik bir metaya dönüştürüyoruz.

Oysa zamanı deneyimleyişimiz hep böyle değildi. Bir anne, çocuğunun doğum saatini hatırlamazken, o esnada okunan akşam ezanını, ötüşen horozları, düşen ilk karı ya da güneşin batışını tüm berraklığıyla hatırlayabiliyordu. Zaman, rakamlarla ölçülen soyut bir birimden çok, yaşanan bir olayın çevresinde anlam kazanan organik bir deneyim.
İşte Sihirli Saat'in kardeşleri Pier ve Lisa da tam olarak bunu, yani doğanın zamanına yetişmenin hızlanmaktan değil, onunla birlikte akmaktan geçtiğini yeniden keşfeder. Çünkü "sihirli saat" on iki rakama sığabilecek bir dilim değildir; tam olarak kaçta başladığını, ne kadar sürdüğünü, hangi dakikada sona ereceğini bilmeyiz. Sihirli saat, bir aralık, bir bekleyiş, bir karşılaşmanın çevresinde filizlenen özel bir "an"dır. Kitap sihirli saatin kendisinden çok, çocukların o saate yetişmeye çalışırken yaşadıklarını anlatır. Zira bir çocuğun meraklı sabırsızlığından ya da doğaya olan sevgisinden daha sihirli ne vardır? Sihirli Saat'te anı yakalamak, ancak yavaşlamak ve kendini bırakmakla mümkün olur. Kitap, "anı yakalama"nın fotoğraf çekmek, kaydetmek veya arşivlemek gibi anlamlara geldiği günümüz dünyasında, "ana yakalanma"nın unutulmaya yüz tutmuş güzelliğini hatırlatır.
Doğa da zaman gibi, yakalanıp elde tutulmayı hepten reddeder. Işığın değişimi, akşamın gelişi yahut bir hayvanın hiç beklenmedik bir yerde kendini gösterişi gibi doğal hadiselerin hiçbiri insanın saatine boyun eğmez. Doğanın döngüleri eşit parçalara bölünmüş değildir; birbirini taklit değil, takip eder. Mevsimlerin, suyun, göçmen kuşların ya da yemiş arayan geyiklerin döngüsü esasında aynıdır; gözlemlenebilecek kadar rutin, ancak kontrol edilemeyecek kadar belirsiz. Pier ve Lisa da bu yolculukta doğanın ritmini kendilerine uyduramayacaklarını, ona yalnızca dikkat kesilerek ve sabır göstererek dahil olabileceklerini öğrenirler. Saat kaç diye bakmadıkları, nefeslerini tutup gözlerini kırpmamaya çalıştıkları her an kendi çapında sihirlidir. İşte tam da bu noktada yavaşlamak, kitabın da bize hatırlattığı gibi, hızlı tüketim kültürüne karşı en büyük başkaldırıya dönüşür.
Üstelik kitap bunu yalnızca söylemekle kalmaz; pastel çizimleri, yumuşak dili ve olaysız anlatısıyla hem çocuk hem yetişkin okurlarını merak etmeye, sabretmeye ve yavaşlamaya çağırır. Kitabın içeriği biçiminin içinde öyle güzel eritilmiştir ki, okur kendini Pier ve Lisa ile birlikte aynı yaz akşamının tozlu yollarında pedal çevirirken ve aynı sihri ararken bulur.
Kitabın bu çağrısı, "yavaşlayın, anın tadını çıkarın" türünden didaktik bir anlatıdan çok daha fazlasıdır. Sihirli Saat, doğanın saatlere sığmayan ritmini çocukluğun kendine has zamanıyla buluşturur ve bize hatırlatır: Bir ana yetişmek hızlanmak değil, dünyanın kendi nabzını yakalayabilmek anlamına gelir. Ne sihirli saati bulmak için takvime bakmaya ihtiyaç vardır, ne de onu yakalamak için acele etmeye. Zira sihirli saat, beklemeyi göze alanları eliyle koymuş gibi bulacaktır.










