Yoldan geçen bir kadın kardeşimin balkondan düştüğünü görüyor. Yukarı sesleniyor. Evdekiler endişe dolu adımlarla aşağı koşuyorlar; kardeşimin başında toplanıyorlar. Ablam nabzının attığını söylüyor. Cılız bir sevinç oluşuyor. Kardeşim umut ve endişe içinde Mardin Devlet Hastanesi’ne kaldırılıyor.
Hastanenin soluk dış cephesi gibi imkânları da kısıtlı. Doktor, tedavi edecek olanaklardan yoksun olduğunu söylüyor. Kardeşimi Diyarbakır’a sevk ediyor. “Vakit kaybetmeyin,” diyor.
Babam, devlet hastanesinin kapısında bekleyen taksicilerden birine ricada bulunuyor; “ne kadar para istersen veririm,” diyor. Havı sönmüş Chevrolet’ye dirseğini yaslayan kır saçlı adam yola çıkmayı kabul ediyor. Şose ile yamalanan yollardan geçerek bir akşam vakti Diyarbakır Numune Hastanesi’ne varıyor.
Orada meleksi kollarına serum takılıyor kardeşimin; başak sarısı saçlarına sargı bezleri sarılıyor. Burnundan hortumlar geçiriliyor. Sonra “Kafa Odası”na götürülüyor.
Beklenen beyin cerrahı birkaç gün sonra Ankara’dan dönüyor. Sekreter babamın doktorla görüşmesine izin vermiyor. Bahçeye çıkıp beklemesini istiyor. Doktor, hasta yakınlarını kabul edeceği zaman gelip haber vereceğine söz veriyor.
Refakatçılar geniş gölgeli akasya ağaçlarının altında kaderin hastaları için çizeceği yolu bekliyor. Batman’dan, Silvan’dan, Bismil’den, Çınar’dan, Mazıdağı’ndan, Derik’ten, Mardin’den gelen insanlar ortak acılarda birleşiyor. Yanlarında getirdikleri peynir, yoğurt, pilav, karpuz gibi yiyecekleri dayanışmanın sofrasında paylaşıyorlar.
Babam kısa sürede komünün parçasına dönüşüyor. Gölgede oturan kır bıyıklı Mazıdağlının kenarına çömeliyor. Samsun paketinden bir dal çıkarıp yakıyor. Sigaranın közü yarılanmışken yıkım haberi geliyor. Annem feryat figan babamın yanında bitiyor. “Öldü,” diyor. Yavrusunu kaybeden bir annenin acısı hastane avlusuna sığmıyor. Avluda bekleyen hasta yakınları başlarında toplanıyor. Alt dudaklarına dak akıtan Derikli kadınlar annemin giderek büyüyen üzüntüsünü durdurmaya çalışıyor; içlerinden biri annemin siyah gür saçlarından kayan boncuklu leçeğini düzeltiyor. Annem bir süre sonra zihinsel sakinliğini zapt etse de gözlerindeki uzaklık ve acı yerinde duruyor.
Babamın aklına oğluna otopsi yapılacağı geliyor. Yüz hatları bir anda yaşlanıyor. Diyarbakır Adliyesi’ne gidiyor. Başsavcının makamına çıkıyor. İnce, kavruk kollarıyla esas duruşa geçiyor. Mardin Cezaevi’nde başgardiyan olduğunu söylüyor. Oğlunun parçalanmasını istemiyor. Savcı babamın acısını anlıyor. Ahizeyi kaldırıyor. Gereken talimatı veriyor.
Babam zaman kaybetmeden hastaneye dönüyor. Kardeşimin morga indirildiğini öğrendiğinde araç bulmaya çıkıyor. Hastane bahçesinden çıkacağı esnada Mardin’den komşusu Mahsum ile karşılaşıyor.
Mahsum, Diyarbakır’a yük getirmiş. Gelmişken kardeşimin durumunu merak ettiğini söylüyor. Kardeşimin öldüğünü öğrendiğinde hastanenin yakınına park ettiği kiremit rengi Tamız kamyonuyla dönmeyi teklif ediyor. Babam öneriyi kabul ediyor. Bir yas yolculuğu için hazırlıklar bittiğinde araç hareket ediyor. Akşamın karanlığını yaran farlarıyla Mardin’e doğru yol alıyor. Battaniyeye sarılı kardeşimin bedeni derin bir boşluk içinde sürüklenen annem ve babamın dizlerinde uzanıyor.
Araç gece vakti evleri sessiz, perdeleri karanlık sokağa ulaşıyor. İçinde buğday dövülen beton kurnanın çevresinde biriken insanlar gelenleri karşılıyor.
Kardeşimin bedeni elden ele aktarılıyor. Teyzelerimin, halalarımın, anneannemin, babaannemin gözyaşları sular seller gibi akıyor.
Mahallenin sözü dinlenen büyükleri bu durumun sürdürülebilirliğine son vermek istiyorlar. Annemin sımsıkı sardığı kardeşimin bedeni bir buket gibi kolları arasından koparılıyor. Camiye götürülüyor. Orada yıkanıp kefene sarılıyor. Cenazenin arkasında toplanan kalabalık mezarlığa at koşumu mesafeyi yürüyor. Süryani yerleşiminden dönüşen Eskikale Köyü’ne varılıyor. Babam acele etmeden ve büyük bir saygı içinde oğlunun bedenini mezara indiriyor. Dışarı çıkarken bir bedenden daha fazla şey gömmenin acısı yüzünde okunuyor. Sonra birkaç kürek humuslu toprak ceylan yavrusu kadar yer kaplayan mezarı örtmeye yetiyor.
Yas üç gün sürüyor. Konuklar dağıldığında hayat eskiye dönüyor. Mahsum, toprak damlı evini geride bırakarak uzaklara yük taşıyor. Beton kurnada buğday döven Mahmut amca ve arkadaşı ritmi yakalamak için ölçülü bir ses ile tekerleme söylüyor. Fistanının eteğini beline bağlayan Hanım Teyze ağılı süpürüyor.
İçimdeki boşluk ise normale dönmüyor. Kardeşimi özlüyorum. Annemin erik kurusu eteğini çekiştirip sokak kapısından içeri girmesini bekliyorum. Zil çalan saplı tekerleğimiz, plastik topumuz, dama kurulu karyolamız, yıldızların üzerinden geçirip salıncak yapacağımız ip bizi bekliyor.
Annem tamamen içine dönüyor. Gündüz vakti kilerin kapısını aralıyor. Işığı kıt odada duran siyah sandığın pirinç kilidini açıyor. Sandığın içinden kardeşimin elbiselerini, ayakkabısını çıkarıyor. Sıra, güldüğünde gamzeleri belirginleşen kardeşimi çıkarmasına geliyor. Bir şey onu engelliyor gibi bunu bir türlü başaramıyor. Yere oturup sırtını duvara yaslıyor. Kardeşimin yarım el büyüklüğündeki ayakkabısının altını öpüyor, pantolonunu kokluyor. Annem tanığı olmayan bu yerde acısını yaşamakta sakıngan davranmıyor. Gözyaşı döktükçe çocuksu çizgileri silinmemiş gençliği soluyor.
Annem sürekli ağlıyor. Koyu ve derinlikli acısı havada süzülerek umutlarımı ele geçiriyor. İçimdeki korku gizli gizli hareket edip beni soluksuz bırakacak gibi oluyor.
Gerçeklerin durdurulamaz gücü kardeşimle arama evimizin sırtını yasladığı aşılmaz kayalıkların girmesine neden oluyor. Onu bir daha göremeyeceğim duygusu gelip henüz tarif edemediğim yerlerimi kanatıyor. Kabuk bağlayan o yara yaz döngülerinde uzanıp yıldızları izlediğimde küçük alevler gibi ruhumda yanıklar açıyor. Kardeşimle ayrılığım hâlâ sürüyor.










