Şeytanın Evi, Baron Palace
13 Mart 2017 Hayat Gezi

Şeytanın Evi, Baron Palace


Twitter'da Paylaş
0

Karşıma ilk önce yedi yılan figürü çıkıyor. Fil kafalı sütunların arasından geçiyorum. Merdivenlere geldiğimde genç bir kadınla karşılaştım. Ürktü beni görünce. İçeri koştu. Merdivenlerden yukarı çıkıyorum.
Ümit Yılmaz
Geceyarısı İstanbul’dan bindiğim uçak sabaha karşı Kahire havaalanına indi. Pasaport kontrolü, uzun bagaj beklemeleri derken dışarı çıktım. Gün aydınlanıyor. Yüzüme vuran sıcak havayı hissettim önce. Beni bekleyen birileri olmalı dışarda ama kimse yok. Siyah, beyaz boyalı taksilerden birine bindim. Bizim serçe dediğimiz arabalardan. İçi boncuklu işlemelerle dolu. Dikiz aynası yerinde çerçeveli bir ayna var. Sağ sol aynalar yok. İhtiyar çantaları arkaya yerleştirdi. Öne oturmamı istedi. İki elimle kapıyı tutuyorum, ha düştü ha düşecek, menteşelerden biri kopmuş. Havaalanından çıkınca şoför, “Burası Salah Selim caddesi,” dedi. Geniş bir yol. Trafik yok, yol açık. Bizimki bastı gaza, gidiyoruz. Teypte Fairouz, Şarkıda, “Üsküdar’a giderken aldı da bir yağmur” şarkısına benzeyen bir ezgi var. Bir ara, ilerdeki trafik ışıklarını fark ediyorum. Yeşilden kırmızıya döndü ama ihtiyarın gaz kestiği yok. “Ya habibi,” diyorum ışıkları göstererek. Güldü, “Do not worry man. I’m a good driver,” dedi. Gaz pedalına biraz daha yüklendi. Dört yol ayrımına süratle giriyoruz, ışıklar durmamızı söylerken hem de. Biz geçtikten sonra kavşaktan çıkan iki aracı çerçeveli aynadan gördüm. Üç ya da beş saniye sonra geçmiş olsaydık! Neyse sürekli bir şeyler anlatıyor, yorgunum, bir an önce otele gidip uyumak istiyorum. İkinci ışıklar. Bu defa tam tersi, kırmızıdan yeşile dönünce ışıklar, bizimki frenlere asıldı. Bir iki teklemeyle durduk. Elimdeki kapı düşer gibi oldu ama sıkı sıkıya tutuyorum. Durduğumuz an önümüzden hızla bir minibüs geçti. Arkasından bakıyorum. Sakalını sıvazlarken, “Microbus, microbus,” diyor ihtiyar şoför. Işık kırmızıya döndü, biz de yavaş yavaş hareket ediyoruz. Yolun sol tarafında ihtişamlı bir yapı gördüm. Giriş kapısındaki sütunların üstünde fil kafaları var. O tarafa baktığımı görünce, “Baron,” dedi. “Baron Palace.” Başım zonkluyor. Odaya girdiğimizde görevliye teşekkür edip kendisini gönderdikten sonra perdeleri açtım. Nil nehri günün ışıklarıyla gözlerimi kamaştırıyor, ufukta Giza piramitleri. Kendimi yatağa bırakıyorum. Gözlerimi açtığımda telefonda üç ayrı çağrı var, ikisi İstanbul, biri Mısır numarası. Mısır numarasını aradım. Merhaba demeden, dün gece için özür dilemeye başlamıştı telefondaki ses. Kaldığım otelin ismini söyledim. Bir saate geleceğini söyledi. Gerek olmadığını, saatin geç olduğunu ve bir sonraki sabah erkenden gelmesini söyledim. Otelin lobisinde bir şeyler atıştırdım. Dışarı çıkmak üzereyken arkamdan, “Mr. Yılmaz,” diye seslendi biri. Döndüm. Yanıma geldi. Kendisini tanıttı. Oturduk. Yarım saat boyunca arada özür dileyerek sohbet ettik. Adı Abdelrahman. Yeni evlenmiş, uyanamamış, havaalanına geldiğinde de çok geç olmuş, beni yakalayamamış. Anahtarı aldı, bagajımı alıp geldi. Birlikte çıktık. Benim için tuttukları ev Heliapolis bölgesindeymiş. Yol boyu dinlemediğim bir iki hikâye anlattı. Işıkları görünce baktım merakla, duracak mıydı? Evet, durdu. İlginç. Trafik yoğun, ağır aksak gidiyoruz. Bu sefer yolun sağında, uzaktan gördüm önce. Çok etkileyici. Abdelrahman, Mısır’a gelmemin gerekçesi olan fabrikayı anlatıyor. Gözlerim Baron’un sarayındaki figürlerde. Müthiş.     Çok katlı bir binanın önünde durduk. Eve çıktık. Eşyaları bıraktıktan sonra ertesi sabah erkenden geleceğini söyledi. Tekrar özürlerle ayrıldı. Bir süre sonra ben de çıktım. Gidiş gelişli yolun ortasından banliyö hattına benzer bir tren hattı var. Yolun karşısına geçerken gördüm, istasyona girmeden durdu tren. Arkadaki vagonlardan biri yanmaya başladı. Yolcular bir anda boşaldı. Etraftan koşturanların, o esnada oradan geçmekte olan araçlardan inenlerin yardımlarıyla söndürdüler. İttire ittire istasyona çektiler önce, sonra makas değiştirip başka bir hatta aldılar. Karşıya geçmiş seyrediyorum. O hengâmenin arasında ana yoldan hızla gelen bir minibüs dönemeci alamadı, yan yattı. Sürüklendi, durdu. Treni öbür hatta çekenler bu defa minibüse koştu. İçindekileri çıkardılar. Yan yatmış minibüsü onlarca insan kaldırdı, düzelttiler. Onu da yolun kenarına çektiler. Hiçbir şey olmamış gibi kimi arabasına binip gitti, kimi dükkânına. Öbürleri de yoluna devam etti. Garip bir şehir. Yol kenarında bekleyen taksiye bindim. Şoföre, “Baron Palace,” dedim. Eliyle bir şeyler işaret ediyor. Anlamıyorum. İnmemi istediğini düşündüm. Kendisi de indi, yanıma geldi. Kolumu tuttu, öbür eliyle işaret edip Arapça anlatmaya başladı. Kendisini anlamadığı söyledim. Tekrar kolumdan tuttu, aracın kapısını açıp binmemi işaret etti. Bir sokak kadar gitmiştik ki Baron’un sarayıyla karşı karşıya geldik. Güldüm, o da kahkahayla güldü. Teşekkür ettim, para da almadı. Kapıda güvenlik var. Yanlarına gittim. Sarayı gezmek istediğimi söyledim. Yasakmış. Sarayın etrafında yürüyorum. Aslında etrafını çevreleyen duvardan atlayabilir, içeri kolayca girilebilirim. Hava kararmak üzere, binanın arkasındaki sokaktayım. Birkaç gencin duvardan atladığını gördüm. Etrafta kimse yok. Onların atladığı yere yaklaşıp duvarın üstüne atladım. Saraya doğru eğilerek gidiyorlar. Anlık bir düşünceyle peşlerinden gittim.   Ağaçların arasından geçiyorum. Karşıma ilk önce yedi yılan figürü çıkıyor. Fil kafalı sütunların arasından geçiyorum. Merdivenlere geldiğimde genç bir kadınla karşılaştım. Ürktü beni görünce. İçeri koştu. Merdivenlerden yukarı çıkıyorum. Kapıda az önce gördüğüm genç kadınla beraber yedi genç belirdi. Birinin elinde hançere benzer bir bıçak var. Arapça bir şeyler söylüyor, anlamıyorum. İngilizce, “Yalnızca gezmek istiyorum,” dedim. En önde hançeri elinde tutan gitmemi söyledi. Son iki basamağı da çıkıp yanlarına gittim. Hançerli olana yaklaştım. “Eğer müsaade etmezseniz, güvenliğe burada olduğunuzu söylerim,” dedim. Geri döndü, arkadaşlarıyla konuşuyor. Üç kız, dört erkek. Onlar konuşurken etrafa bakıyorum. Bahçedeki erotik kadın heykeli gözüme takılıyor. Muhteşem bir işçilik. Burada, Mısır’da, tamamen heykellerden oluşan bu mistik yapı heyecanlandırıyor beni. Omzuma bir el dokunuyor. “Merhaba, ben Mona.” Kapıda gördüğüm esmer güzel bu. “Merhaba.” Heykelin yanına yürüyorum, ardım sıra geliyor. “Gitmen gerekiyor, burada olman iyi değil. Hele hele yabancılar için hiç iyi değil. Biz yakalanırsak bir iki saat sonra serbest bırakırlar. Seni yakalarlarsa iyi olmaz.” Sorun olmadığını yalnızca içini gezip gideceğimi söylüyorum. “Bak, birazdan hava kararacak ve bizim burada olmamızın bir nedeni var. Nasıl olsa içeri girmenin yolunu öğrendin. Başka zaman tekrar gelir gezersin,” diyor. Önümdeki sütunun üstündeki figürlere dokunuyorum. Mona’ya dönüp, “Bu taraf güney mi,” diye işaret ediyorum. “Evet,” diyor. Figüre bakıyorum,”Azazel,” diye mırıldanıyorum. Donup kalıyor. “Sizi rahatsız etmem, gezintim de kısa sürecektir,” diyorum. Yanımdan ayrılıyor. Arkadaşlarıyla konuşuyor. Uzaktan el ediyor. Merdivenlerden tekrar çıkıyor, binanın girişinde bir sigara yakıyorum. Kapının üstünde Hindu figürleri var. Buda’ya bakıyorum. Mona geliyor. “Tamam, arkadaşlarla konuştum. Sana gezdireceğim ama hızlı bir tur olacak. Sonra gideceksin,” diyor. Gülümsüyorum. “Kim yapmış burayı?” İçeri giriyoruz. “Belçikalı bir zengin yapmış. Yüz yıl kadar önce. Yalnızca burayı değil, Heliapolis, Roxy, Korba onun mimari yapılarıyla dolu. Çölmüş burası. Bu çöle inşa etmiş şehri. Kendisine de bu sarayı yapmış. Edouard Louis Joseph adında birisi.” İçerisi köpek pislikleriyle dolu, duvarlarda Arapça yazılar var. Heykellerin çoğu tahrip edilmiş. Üstleri boyanmış, çizilmiş, isimler yazılmış. Dışarıdan görünen muhteşemliği içerde yok. Harap edilmiş. Mona anlatmaya devam ediyor, ben etrafı inceliyorum. Arkadaşları bir köşede oturuyor. Sigara içiyorlar. Yanlarına yaklaşıyorum. Hançeri kemerine takmış olan sigarayı uzatıyor. Oturup bir nefes alıyorum. Mona’ya uzatıyorum, o da bir nefes çekip öbürüne veriyor. İkinci turda sigara bitiyor. Ayağa kalkıyorum. Mona peşimden geliyor. Merdivenlerin basamaklarından yukarı çıkıyoruz. Pencerelerden dışarı bakıyorum. Hava karardı. Binaya doğru gelen iki karaltıyı fark ediyorum. Mona’ya sesleniyorum. Mona heyecanla merdivenlere koşuyor, aşağı bağırıyor, Arapça bir şeyler söylüyor. Kolumdan tutup çekiyor. Bir üst kata çıkıyoruz. Teras. Terasta, dışı Hindu figür oymalarla dolu, kubbeli küçük yapının içine giriyoruz. Oldukça dar, hava da sıcak. Sessiz olmamı söylüyor. Bir süre sonra güvenlik görevlisi terasta beliriyor. Etrafa bakınıyor. Yanımızdan geçiyor. Ayak seslerini duyuyoruz. Henüz gitmedi. Mona’nın kömür karası saçları burnumda. Egzotik bir parfüm kokusu var. Hareketsiz öylece duruyoruz. Ayak sesleri yaklaşıyor. Mona oldukça sakin. Ses tekrar uzaklaşmaya başladığında eğilip bakıyoruz. Terastan çıkarken görüyoruz. Bir süre daha bekliyoruz. Dışarı çıkıyor, duvarın dibinde eğilip bahçeye bakıyoruz. Güvenlik görevlileri gidiyor. Yanlarında aşağıdaki gençlerden biri var. Mona, “Ahmed bizim için kendisini yakalatmış, sorun değil, birazdan gelir nasıl olsa,” diyor. Gülüyor.   Terasta oturuyoruz. “Bu yapıyı burada inşa etmiş olamaz,” diyorum. “Niçin,” diye soruyor. “Benzer bir yapı daha var. Kamboçya’da.” Onu bilmediğini söylüyor. Ne iş yaptığımı soruyor. “Tarih,” diyorum. “İşim bu benim. Mitolojilerle ilgileniyorum.” “Yani, Azazel’i oradan biliyorsun. Tarihçi olduğun için, doğru mu?” Ayağa kalkıyoruz. Terasta yükselen yapıya doğru yürüyoruz. “Aşağıdaki figürü diyorsun! Benzettim ama o değil. Bir Hint tanrısı olsa gerek. Buda, Krishna burada hepsi var,” diyorum. Merdivenlerden yukarı çıkıyoruz. Küçük dar alandaki pencereden Kahire’ye bakıyorum. Heliapolis ışıklı gecede muhteşem görünüyor. “Peki, ya sen! Sen okuyor musun?” Pencerenin kenarına geliyor. Önüme geçiyor, saçları yüzümü okşuyor. “Evet, Amerikan Üniversitesi, Felsefe.”  Kenara çekiliyor, merdivenlere doğru yürüyor. “Tur sonra erdi. Artık inelim,” diyor. İnmeden önce bir fotoğrafımı çekmesini rica ediyorum. Fotoğraf makinemi veriyorum. Ben penceredeyken terastan fotoğrafımı çekiyor. Aşağı iniyoruz. Krishna’nın önünde duruyor. “Bunların hepsini Hindistan’dan getirmiş. Binanın tamamını. Blok blok getirip burada lego gibi birleştirmiş,” diyor. Arkadaşları odanın ortasına dizilmiş oturuyor. Üstlerinde siyah pelerinler var. Önlerinden gümüş şamdanlar ve kadehler. Ortada hançer duruyor. Mona yanıma geliyor. “Artık gidebilirsin,” diyor. Teşekkür ediyorum. Duvarlardaki kırmızı harfler gözüme çarpıyor, parmaklarla yazılmış. Azazel dediğimde Mona bu tarafı göstermişti. Öyleyse batı duvarı şu olmalı, Astaroth yazıyor, kuzeye denk gelen de Beelzebub ve doğudankinde Lucifer. Kapıdayken dönüyor, Mona’ya bakıyorum, üstüne siyah pelerin alıyor, arkadaşlarının yanına oturuyor. Gecenin siyahında fil kafalı sütunların arasından geçiyorum, ağaçların arasında Ahmed’le karşılaşıyoruz. Başıyla selam veriyor, koşarak arkadaşlarının yanına gidiyor. Duvardan atlıyor, eve doğru yürüyorum.

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR