Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

5 Ağustos 2026

Söyleşi

Güç insanı delirtir ve güçlü deli ölümcüldür

Dilek Yılmaz

Paylaş

0

0


Onlarca konu/tema içerisinden 12 Eylül 1980 darbesi en sivri uçlu olanıydı, sürekli batıyordu, hâlâ batıyor.

Berkay Akbudak’ın Toros Kitap tarafından yayımlanan ilk romanı Bir Paşa, Bir Kayıp Kız, Bir Genelev geçtiğimiz aylarda okurla buluştu. 

12 Eylül’ün yarattığı korku atmosferini bir genelev ekseninde anlatan roman iktidar, güç ve şiddet sarmalında canavarlaşan bir paşanın el altından açıp kapadığı bir genelevde hayatta kalma mücadelesi veren kadınların dünyasına odaklanıyor. 

Berkay Akbudak Limonata, Celal Tan ve Ailesinin Aşırı Acıklı Hikâyesi, İtirazım Var, Ölümlü Dünya gibi filmlerin ve Avrupa Yakası başta olmak üzere çok sayıda dizinin yapımında görev almış sinema kökenli bir yazar. Rotka.org ve Yön Dergisi’nde yayımlanan film incelemelerinden tanıdığımız Akbudak ile romanı ve dahasını konuştuk. 

Dilek Yılmaz: Âdet olduğu üzere hikâyenin gelişini, ilk ayak seslerini nasıl duyduğunuzu soracağım. 

Berkay Akbudak: Ülkenin yakın tarihiyle çok ilgiliyim. Çekmek istediğim filmler, yazmak istediğim senaryolarda bu ilgim içeriğe dönüşsün istiyorum uzun zamandır. Onlarca konu/tema içerisinden 12 Eylül 1980 darbesi en sivri uçlu olanıydı, sürekli batıyordu, hâlâ batıyor. Bunun yanında bir de yaşamın karanlık, derin, kirli, tehlikeli, adi, çirkin yerlerinde dolaşmayı da seviyorum, bana en çok bunlar gerçek geliyor çünkü.

Önce tek mekânda geçen bir roman yazmak istedim, mekân çıkınca karakterler doğmaya başladı, karakterler çoğalıp genişleyip derinleştikçe mekândan taştı. Romanın bu kaba taslak anlatmaya çalıştığım hali uzun süre bir mana bulamadan, hikâyeye dönüşemeden beynimde bedava yaşadı, her yere her zamana taşıyıp durdum. Ne zamanki bir gün aldım bu kaba taslak fikri 12 Eylül dönemi ile birleştirip karıştırdım, o zaman bir hikâyem oldu. 

DY: Bölümler nasıl oluştu, sonu başından belli miydi?

BA: Roman üç büyük ana bölümden oluşuyor. Üçünü de ayrı ayrı tasarlayıp, çalışma dosyam geliştikçe birbirine geçirerek ilerledim. Her biri için ortalama on beşer sayfalık özetler yazdım. Senaristlikten öğrendiğim bir mecburiyet bu benim için, tretman yazmak. O tretmanları aça aça, genişlete genişlete yazarak bitirdim. İlk bölümü 2018 yılında hiç ara vermeden, uyumak ve temel ihtiyaçlar gidermek dışında masadan kalkmadan on günde yazdım. Sonra çeşitli sebepten uzun bir ara vermişken buldum kendimi. Ama bu uzun ara romanı hiç düşünmediğim anlamına da gelmiyor. Yüzlerce not aldım, yüzlerce soru yazdım defterlere. Geçen senenin ocak ayında dosyayı açıp bir kez daha başına oturdum ve bitirdim. O ilk kurduğum taslak halinden bir milim bile sapmadım, ne tasarladıysam, kimi tasarladıysam hepsini hiç değiştirmeden yazdım ana metni. Yazım sürecinin ta en başında romanın açılışından finaline kadar kuş bakışı bir haritam vardı.

DY: Ani’den başlayarak hikâyesi ama az ama çok teker teker derinleşen kadın karakterlerin kendi aralarındaki ilişki romanın en ilgi çeken ve böylesi sert bir okuma deneyiminde okura iyi gelen yanı. Erkekler ya patronun ya paşanın yaveri ya da her kesimden kadınların emeğine, malına mülküne, bedenine el koyan işgalciler. Kadın dünyasına erkek olarak bakma deneyiminizi ve muhtemelen yaşanmıştır dediğiniz hikâyede kadınların tarafında durma meselesini soracağım. 

BA: Bir kadının anlatıcı olduğu bu romanda anlatımın gerçekçi, samimi ve dürüst olabilmesi için bu hikâyeyi kadının, hele de buradaki gibi ağır bir mağduriyet yaşayan kadının gözlem ve algısı ile anlatmaktan başka bir çare olmadığı tartışılmaz. Etrafta olan bitenden haberdar ve rahatsız olan biriyim, hetero bir erkek olmam haklının haklı olduğunu, haksızlığa uğrayanın çok olduğunu, dünyayı vahşi bir gücün döndürdüğünü görmeme engel değil. Hak ve zulüm gibi kavramlar insanlığa dair önemli meseleler, cinsiyetlerden bağımsız, cinsiyetler üstü dertler. 

Hikâyeyi tamamen gerçek, benim de romandaki kişileri birebir tanıdığımı düşünen, zanneden okurlar oldu. Roman tamamen kurmaca. Kitapta yaşananların aynısı değilse de çok benzerleri hem de defalarca yaşanmıştır, durdurulana kadar da yaşanmaya devam edecek. 

DY: İnsan kendini “Nato Zirvesi”nden yeni çıktığımız günlerde boyalı genelevlerden bugün tepside sunulanlara bunca yılda neyin değiştiğini sorgularken buluyor. Roman bir yanıyla zamansız bir yanıyla da altı çizili bir 12 Eylül romanı. O kadar ki dönem sadece atmosferi kurmuyor, adeta karakter olarak dahil oluyor hatta hikâyeye herkesten önce girmiş olabilir. Böyle mi, hikâye dönemiyle mi geldi? 

BA: Bunu böyle görmenize sevindim. Evet, hikâyeyi o zamanda anlatmaya karar verince dönemin baskın hissi her şeyden, herkesten önce dahil oldu kitaba. Önce dönemin altını çizdim, bu da doğru. Koca bir zemin oluştu böylece, üzerine geri kalan her şeyiyle hikâyeyi kurdum.

DY: En çok dili konuşulabilir. Çok zengin, diyaloglar hikâyeye de karakterlere de okuru inandırıyor. Argosu sözlük açtırıyor. İcat edilmiş bir dil mi, bu ağzı nasıl kurdunuz? 

BA: Diyalogları jazz müzik yapar gibi bir formül uygulayarak oluşturdum. Karakterlerin hepsini başka sesler çıkaran ve o seslerle aynı şeyi de söyleseler farklı etkiler yaratan birer müzik aleti gibi görüyorum. Her eser için bir tema buluyorum ön çalışma aşamasında. Temayı oturtursan onun etrafında neredeyse sonsuza kadar gezinebilirsin. Argo cümlelerin hepsi icat, o cümleleri yazdığım ayrı bir defterim var.

Karakterleri çok iyi görebilirsen çok iyi de duyabilirsin. İyi görebileyim diye hepsine sıkı çalıştım. Kullanılsın kullanılmasın çok sayıda detayla doldurdum karakterleri, böyle olunca nasıl konuştukları ortaya çıktı. Geriye hepsini çok dikkatli dinlemek kaldı. Hepsini derin derin yaratınca hepsinin kendine özgü sesi ve konuşması, öfkesi, iniş çıkışı, neşesi ve tabii ki küfürü farklı, özgün oluyor, gerçek hayatta hepimizin olduğu gibi. Mesele tanımak için bakmak ve iyi dinlemek, bu iki emek parçasıyla herkesi çok iyi tanırız, buna inanıyorum.

Dünyada olup bitene seyircilik edenler sıranın bir gün kendilerine, çocuklarına, sevdiklerine gelmeyeceğini zannediyor.

DY: Genelev geleni gideni, çevre çeperi, paşası, işbirlikçi esnafı ve bunların karşısında horlanan, zulüm gören Kürt’ü, Roman’ı, Rum’u, Lgbti+sı ile memleketin halinden bir küçük kesit gibi. Genelevi mekânlaştırmanın kolay ve zor yanları nelerdi?

BA: Bir ülkenin toplumunda inatla mağdur edilen-azınlık ya da çoğunluk-bir grup varsa çoluk çocuktan dede neneye tek bir kişinin bile huzuru ve güvenliği sağlanamaz. Mekân olarak bir genelev kullanmanın zorluğu sanıyorum herhangi bir başka mekânı kurmaktan çok da farklı değildir. Yapılması gereken bir iş olarak bakınca klavye başına oturup sağını solunu inşa etmeye başlıyorsunuz, hikâyeniz yaşarsa mekânlar da yaşamaya başlıyor. Gerçek hayatta öyle olmasa bile bunu bilen okuyucu itiraz etmiyor gerçekmiş gibi ikna oluyor, inanıyor. Gerçek sanan okurlar da yazara büyük iltifat ediyorlar. Bazı mekânlar da gerçekte ne ise, nasıl ise aynen öyle yazılıyor, Gezi Parkı gibi.

DY: Zebur’dan “Ya Rab, harekete geçmenin zamanıdır, yasanı çiğniyorlar” epigrafını sormak isterim. 

BA: İnsan insanı tanrıya ihbar ediyor, bunu güçlü buluyorum. O kadar başa çıkamamış ki artık en yukarıya “jurnalliyor.” Buradan bakınca 3000 yıl önce indiğine inanılan bir kitapta yazan bu cümle bugüne dair mutlak bir gerçeklik taşıyor. Hem şaşırtıcı hem değil. 

DY: Darbe sonrası paşalar devlet olunca genelevleri kapatıp ihtiyaçtan birkaçını el altından geri açıyorlar. Kendine müslümanlığın, ikiyüzlülüğünün, yasa koyanın yasasızlaşmasının çıplaklığını buz gibi duyuyoruz.

BA: Güç insanı delirtir ve güçlü deli ölümcüldür. Dünyaya bakın, binlerce yıl aynı anda yaşayan üç beş deli milyonlarca insanı ölüme, açlığa, sefalete, karanlığa sürdü. Bugün de farklı bir durum yok. 

DY: Her evin başlangıç olması… “Daha önce başlaması mühim değil, yeni düştüğü evde en baştan başlar kim olursa” diyor karakter. Her ev bir dünya diyebiliriz sanırım. Bu genelevin patronunun kendisi de o kadınların yolundan geçmiş, vicdanlı biri. Belirli kurallarla sınır çizmeye çalışsa da gücü yetmiyor, büyük balığın küçük balığı yediği gibi, sistem küçüğe de daha küçüğünü yediriyor. Farklı bağlamda kurulan şöyle de bir söz geçiyor bir yerde, “Vicdan bizim gibilerin yeterince aç bıraktıktan sonra zehirlemesi gereken bir köpektir.” Yaşlanan gönderiliyor. Sistemin ezici gücü karşısında çıkışsızlık… Çaresi var mıdır bunun?

BA: Çaresi iyinin de kötü gibi temelden doğru tasarlanması, iyilerin de kötüler kadar yüksek sesle konuşması, güçlü ve hırslı olması bence.

DY: “Beyoğlu Beyoğlu dedikleri bir zavallı caddeydi”, diyor anlatıcı bir yerde. En çok da Beyoğlu ve çevresi var romanda. İstanbul-Londra arası mekik dokuyan biri olarak Beyoğlu size buradan ve oradan nasıl görünüyor bugün? 

BA: Beyoğlu ergenliğimin bir kısmının geçtiği, 90’ların bütün alternatif ve ana akım kültürlerini görüp gözlemleyerek, bazılarına ait olarak tecrübe ettiğim bir yer. 2000’lerle beraber ise uzun süre evimin ve işimin olduğu bir yer. Yani sokak sokak, delik delik, kuyu kuyu, duvar duvar ezbere bildiğim bir yer. Bugün buradan da Londra’dan da bakınca uzak görünüyor. Bu yüzden artık oraya ihtiyaç duymuyorum.

“Mizahı önemsiyorum. Mutsuz insan, eğer bu müdahale edilmesi gereken tıbbi bir mesele değilse zaman zaman mutsuz olduğunu unutabiliyor, unutmalı.”

DY: Kadınların geneleve düşüş hikâyelerinde bilip de susanlar var ki aile başa yazılır. Bu deneyimle evde işkenceye katlanan kadınlar dayanma gücünü biraz da başkasının sorumluluğunu taşımaktan alıyor. İyiliği korumaya çalışıyorlar. Tanıklıktan çıkıp yer değiştirmek isteyecek haldeler. Bu muameleye tanıklık etmek maruz kalmak kadar yaralıyor. Dayanışmayı saf haliyle duyuyoruz. Bugünün dünyasında seyircilik müessesine dair ne söylemek istersiniz?

BA: Tespitlerinize tamamen katılıyorum. Dünyada olup bitene seyircilik edenler sıranın bir gün kendilerine, çocuklarına, sevdiklerine gelmeyeceğini zannediyor.

DY: Roman mutlu bir hikâye vaat etmediğini saklamıyor. Bütün bölümler birinin sonunu anlattığını başında söyleyerek okuru metinde tutuyor. Zor bir şey bu. Zaman zaman gülümsetmesi de çok dozunda. Bu dilin romanla doğmadığını sinema yazılarınızdan biliyoruz, tahmin ediyorum zorlanmamışsınızdır, denge arayışı mı buradaki kullanım tercihi? 

BA: Evet zorlanmadım. Kurmaca ya da kurmaca dışı her ne yazıyorsam bütün içinde biraz da olsa kendi kendime eğlenmiyorsam o yazıyı yazmıyor hatta yazamıyorum. Mizahı önemsiyorum. Mutsuz insan, eğer bu müdahale edilmesi gereken tıbbi bir mesele değilse zaman zaman mutsuz olduğunu unutabiliyor, unutmalı. İnsan akıl ve beden sağlığı için teneffüs gibi o karanlıktan kısa bir süre de olsa çıkmalı. Stand – Up’lar bunun için var mesela, halkı kin ve düşmanlığa tahrik ya da dini değerleri aşağılamak amacı ile değil.

DY: Kitabın adını ve kapağını anmadan geçemeyeceğim, epeyce uyarıcı, nasıl doğdu?

BA: Romana başladığımda, yazarken ve bitirdiğimde koyduğum farklı isimler vardı. Kapak tasarımını ise hiç düşünmemiştim, benim işim değil zaten. Sonuç olarak kitabın adını da kapak tasarımını da yayıncım Mehmet Bozkurt’a borçluyum. Bütün mesaiyi başta o ve ekibi yaptı.

DY: Sinema diliyle hemhal olmanın, bu gözle görme ve okumanın yazma sürecinize nasıl bir etkisi olmuştur? Sinema filmi izleyicinin önüne gelene kadar çokça görüntüden vazgeçiliyor, tabir doğru ise eksiltiliyor, öyküye benzer bir mantığı olduğunu düşünürüm bu yanıyla. Ayrıca yazarlığa kıyasla daha kolektif bir yanı var. Roman yazarlığı bir başına bir iş ve doya doya anlatmaya, kazımaya daha müsait görünür. Edebiyat okurlarının karşısına ilk kez romanla çıkan biri olarak çok değişiklik yaptınız mı, artık tamam dedirten o sınırın size nasıl göründüğünü merak ediyorum. 

BA: Senaryo çok kısıtlayıcı kuralları olan, gerekleri, mecburiyetleri, ölçekleri olan bir ürün. Roman buna kıyasla çok daha özgür, çok daha esnek. Ama her ikisinde de yazdıkça malzemelerin azalıyor, sona doğru, bitirmeye, tamam bu kadar demeye doğru gittiğini hep biliyorsun. Son yaklaştıkça zaten yeni bulduğun malzemeler öncekilere yani kullandıklarına benzemeye başlıyor, yazarı tekrara düşürüyor. Yazar bunları görebilmeli ve bundan kaçınmalı. Ayrıca sanatçının sezgisi ona eserin bittiğini söyler, ona rağmen zorlamamak lazım. Yazar romanı nasıl bitireceğini bilmek zorunda olduğu gibi ne zaman bitireceğini de bilmeli, bu onun işi.

DY: Son olarak, filmi olur mu romanın ya da yazarken bunu gözettiniz mi? Sinematografik bir anlatım, ki yayıneviniz de böyle bir iddia taşıyor, metin genelinde epeyce baskın görünüyor.

BA: Film olur mu ya da bir platform dizisine dönüşür mü diye şu an düşünüyorum, yani yayınlandıktan itibaren, çünkü artık gerçekçi bir ihtimal. İlk fikir geldiğinde de ham taslağı yazdığımda da ve romanı yazıyorken de bu iş film olur diye düşünerek yazmadım. Dediğim gibi bunu düşünebilmem için önce ortada bitmiş bir iş olmalıydı. 

Çevremi hatta bazı duyguları da görsel olarak karşılıyorum kendimi bildim bileli. Yani soyut somut fark etmez görüntüsü varsa veya aklımda canlanıyorsa anlıyor veya hissediyorum. Bir şeyi, herhangi bir şeyi en iyi anladığım yer filmler. Bu halim beni meslek sahibi yaptı zaten. Yalnız izleyici olarak değil dinleyici ve okuyucu olarak da böyleyim. Hepsi birleşince, eğitimim ve tecrübelerim de o yönde olduğundan roman da sinematografik yazılmış bulundu. Yayınevim tam da bu gibi eserler basmak niyetiyle açılmış bir yer olunca yollar kesişti. Bu arada edebiyat ve sinemanın yakınlaşmış gibi gözüküyor olsalar da bambaşka sanatlar ve disiplinler olduğunu söylemeliyim. Basılmış halini görünce bu roman sinematografik yazılmalıydı, görülmeli, izlenmeliydi diyorum.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Sait Faik'in Menekşeli Vadisi, Ömer Lü..Seyfi Gençer
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Oggito

1 Mart 2026

Başkentten Akdeniz’in Mavisine: Ankara..

Ankara, gri bir palto gibi insanı sarmalayıp korusa da her zaman biraz mesafeli bir şehir olmuştur. Memuriyetin ciddiyeti, Kızılay’ın kalabalığı ve bozkırın o bitmek bilmeyen vakur duruşu şehrin çehresini büyük oranda açıklıyor. A..

Devamı..

Bodrum'da Tatil Yaparken Bilmen Gereke..

Oggito

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024