Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

1 Ağustos 2026

Kültür Sanat

Mezarlık: Ölümün Çitlenmesi

Ömer Faruk

Paylaş

0

0


Mezar, yalnızca ölümün sembolik işareti değildir; yaşamın nasıl kurulduğunun, nasıl yaşadığımızın da bir göstergesidir. Günahın çite, çitin mülkiyete, mülkiyetin düşmana, düşmanın yok oluşa dönüştüğü zincir içinde mezar, bu sürecin ölümle mühürlenmiş son biçimidir.

– Ömer Faruk

Günah ile başlayan dizilim (günah çit  mülkiyet  düşman  kötülük  yok oluş  kader) aslında insanın dünyayla kurduğu ilişkinin giderek katılaşan gramerini de ifşa eder. Bu gramerin her adımı, akışkan olanı katılaştırır; ortak olanı ayırır; belirsizi sınırlara, sınırları sahipliğe; sahipliği dost ve düşman ayrımına; dost ve düşman ayrımını ise yok oluşa taşır. Bu zincirin katı, mutlak, kutsal ve ara halkalarından biri gibi görünen “mezar” ise, ilk bakışta yalnızca ölümün sabit ve sakin bir işaretiymiş gibi durur; oysa biraz yakından bakıldığında, mezarın da bu dizilimin içinde, hatta merkezinde yer aldığı fark edilecektir.

Çitin Son Biçimi: Mezar

Çünkü mezar, ölümün doğallığını ve insanın doğa ile eşdeğerliğini değil, ölümün bile çitlenmesini temsil eder.

Toprak, hareketli ve hareketsiz tüm canlı türleri için olduğu kadar ölüler için de eşit biçimde paylaşılan, akışkan ve sınır tanımaz bir özelliğe sahipken; mezar, toprağa çizilmiş sınırdır. Bedenin toprağa karışmasını değil; toprağa karışmanın belirli bir koordinata hapsedilmesini temsil eder. Bu yönüyle mezar, çitin ölümle birlikte aldığı katı, mutlak, kutsal ve son biçimdir. Yaşarken kurulan mülkiyet ilişkisi, ölümle birlikte de ortadan kalkmaz; tersine, başka bir biçime bürünerek sürdürülür.

… 

Bir mezar taşı, yalnızca bir adı değil, o adın toprağa yazılmış sahiplenme iddiasını da taşır. “Burada yatan” ifadesi, “Burası bir mülk olarak ona aittir” demenin en sessiz, en ısrarlı, en kitlesel, en çok kabul görmüş ve en kutsallaştırılmış biçimlerinden biridir. Ama aynı zamanda ölümle çözülme tehlikesi yaşayan topluluğun, dağılmayı denetim altına alma çabasının da bir ifadesidir. Çünkü ölüm yalnızca bedeni değil, toplumsal sürekliliği de tehdit eder; mezar bu tehdidi yönetmenin en etkili araçlarından biridir. Bu nedenle mezar, yalnızca ölünün değil, yaşayanların da denetim altına alınmasıdır; ölümün yarattığı belirsizlik, korku ve çözülme ihtimali mezarlık aracılığıyla sabitlenir, düzenlenir ve yönetilebilir hale getirilir.

Mezarlıklar, bir anlamda ölüler için tasarlanmış, sınırlandırılmış, mutlaklaştırılmış ve kutsallaştırılmış mekânlardır. Tıpkı şehirler gibi tasarlanır, parsellenir, numaralandırılır. Aile mezarlıkları ise soy bağının toprağa kazınmış biçimidir: Yan yana gömülmek, yalnızca kan bağının değil, mülkiyetin ve mirasın sürekliliğini de gösterir.

“Sahipsiz toprak”, canlı ve cansız tüm hareketli ve hareketsiz canlı türlerine eşit uzaklık ve yakınlıkta iken; “parsellere ayrılarak mülke dönüştürülmüş, tapu ile kayıt altına alınmış, din ile kutsallaştırılmış, yabani canlı türlerini yok ederek tarıma açılmış toprak” din, devlet, kapitalizm ve tahakkümün hem bedeni hem de nedenidir. 

Dost-düşman” ayrımı mezarlıklarda da hüküm sürer: Farklı dinlerin, farklı etnik kökenlerin, farklı cinsel yönelimlerin, hatta farklı inançsızlık biçimlerinin bile kendilerine ayrılmış mezarlıkları vardır; ölüm, bu dışlama mekanizmalarını ortadan kaldırmak yerine çoğu zaman mühürler: Kutsal mülkiyet devam eder. 

Ölümün eşitleyici olduğu söylenir, ama mezarlıklar bu eşitlik iddiasının ne kadar içi boş, hatta palavra olduğunu da gösterir. Çünkü toplum, ölümü de eşitsizliğin meşrulaştırılmasından, hiyerarşiden ve aidiyet ilişkilerinden bağımsız düşün(e)mez. Ölü beden çözülmeye başlasa bile, toplumsal kişilik çözülmez, tersine kimi zaman daha da katılaşır. Böylece ölüm, yaşamın doğal sınırı olmaktan çıkar; toplumun kendisini yeniden üretmesinin, düzenini tahkim etmesinin ve iktidar olma/etme biçimlerini sürekli kılmasının araçlarından birine dönüşür. Hatta kimi kimlik odaklı topluluklardan dışlananlar, –LGBT’liler, komünistler, istenmeyen bebekler – mezarlıkta bile yer bulmakta zorlanmış, bedenin toprakla buluşması siyasal bir meseleye dönüşmüştür.[1]

Bunun temel nedeni, tapma ve tapınılma ilişkisini kitleselleştiren, kurumsallaştıran, kutsallaştıran, katı bir hiyerarşi ile mutlaklaştıran din tarafından ölümün kontrol altına alınması ve son mührün din adamı tarafından vurulmasıdır.[2]

Çünkü ölüm üzerinden söz söyleme yetkisini elinde bulunduran, yaşam üzerinde hüküm verme ayrıcalığını da ele geçirir. Ölümü anlamlandıran, çoğu zaman hayatın nasıl yaşanacağını da belirler.

Din, burada yalnızca ölüme anlamını vermez; aynı zamanda ölümün yarattığı boşluğu, korkuyu ve toplumsal çözülme ihtimalini de yönetilebilir hale getirir. Bu nedenle mezarlık, yalnızca kutsalın değil, toplumsal sürekliliğin de örgütlenme mekânıdır.

Anıt mezarların –piramitlerin, türbelerin, anıt kabirlerin– sahip olduğu yüksek sembolik değere de bu bağlamda bakmak gerekir. Çünkü anıt mezar, mezarın en görkemli, en tahakkümperver, en hükmedici biçimidir: Çitin anıtsallaşmasıdır. Sıradan bir mezar, bir bedeni toprağa sabitlerken; anıt mezar, Tanrı Devleti’ni tarihe ve zamana sabitler. Ölümün kaçınılmazlığını kabul etmek yerine, onun tahakkümcü karakterini dışa vurur. Anıt mezar, ölü bedenin korunmasından çok, merkezi hakikat iddiasının taşlaştırılmasıdır. Bu nedenle tek tanrı, tek kitap, tek peygamber, tek lider, tek merkez ve tek hakikat etrafında örgütlenen toplumlar; çoğu zaman ölülerini anıtsallaştırarak iktidarlarını geleceğe de taşımak isterler. 

Piramit, yalnızca bir firavunun mezarı değildir; onun tanrısal statüsünün taşlaşmış halidir de. Anıtkabir, yalnızca bir liderin unutulmak istenmeyen hatırası değil; o hatıranın etrafında kurulan kolektif kimliğin mekânsal merkezidir. Kâbe, aşkınlığın kitlesel, kurumsal ve uluslararası örgütlenmesi; aşkınlığın mekânlaşmasıdır. Bu yapılar, ölümü bir son olmaktan çıkarıp, bir süreklilik mekanizmasına dönüştürür. Ölüm burada yok oluş değil, yeniden kuruluşun başlangıcıdır; ama bu kuruluş doğanın değil, iktidarın yeniden ve tahkim edilerek kuruluşudur. 

Yaşam burada kendi akışı içinde değer kazanan bir deneyim olmaktan uzaklaşır; ölüm aracılığıyla anlamlandırılan, ölüm sayesinde yüceltilen ve ölüm üzerinden örgütlenen bir siyasal sadakate dönüşür.

Bu yüzden Gize Piramitleri (Keops, Kefren, Mikerinos)Tac MahalAnıtkabir ya da Lenin Mozolesi gibi yapılar yalnızca gömü mekânları değil; kolektif hafızanın, kutsallığın ve siyasal sürekliliğin yoğunlaştığı merkezler olarak sürekli ziyaret edilir; yeniden üretilir, kutsanır ve anlamlandırılır. Kâbe ise mezar değildir; fakat aşkınlığın mekânsal merkezinin en güçlü örneklerinden biri olarak aynı egemenlik gramerinin farklı bir biçimini temsil eder.

Ama her anıt mezarın gölgesinde, çoğu zaman görünmeyen bir de “toplu mezar” vardır. Çünkü “merkezi hakikat” iddiası taşıyan hemen her iktidar olma/etme biçimi, kendi sürekliliğini yalnızca anıtsallaştırılmış ölüler üzerinden değil; sessiz, isimsiz, hafızanın dışına itilmiş ölüler üzerinden de kurar. Gize Piramitleri’nin görkeminin temellerinde binlerce insanın kemikleri vardır. Modern ulus-devletlerin anıtları ise çoğu zaman sürgünlerin, kayıpların, savaşların ve faili meçhullerde kaybedilmiş ölümlerin üzerinden yükselir. Arjantin, Bosna, Nazi Almanya’sı ya da Ortadoğu’daki toplu mezarlar, hangi ölümlerin görünür, hangilerinin görünmez kılınacağının da siyasal olarak düzenlendiği yerlerdir. Bu yüzden anıt mezar ile toplu mezar çoğu zaman birbirlerini hem teşvik eden hem de besleyen ölüm rejimlerinin iki farklı yüzüdür: Biri hatırlanması zorunlu kılınan ölümü, diğeri ise unutturulması gereken ölümü temsil eder.

Çitin son biçimi olarak mezar ve mezarlık.

Devletin Mikrokozmosu

Mezarlıkların, devlet kurmuş toplumların neredeyse vazgeçilmez bir unsuru olması da tesadüf değildir.Devlet, sınır çizer; mezarlık da çizer. Devlet, nüfusu kaydeder; mezarlık da. Devlet, geçmişi düzenler; mezarlık da geçmişi düzenli bir biçimde saklar. Devlet, öldürme tekelini elinde tutmak ister; mezarlık da bu tekeli kutsallaştırarak onaylar ve görünür kılar. Bu anlamda mezarlık, devletin mikrokozmosudur. Belki de bu yüzden mezarlığı olmayan devletli toplum neredeyse yoktur. Çünkü devlet, yalnızca yaşayan nüfusu değil; ölümü, hafızayı ve çözülmeyi de yönetilebilir hale getirmek ister. Mezarlığın yaygınlığı, biraz da devletli toplum biçiminin ne kadar içselleştirildiğinin ve bu ölçüde de direnç kazandığının göstergesidir. 

Çünkü öldürme yetkisi ile ölüyü sahiplenme yetkisi çoğu zaman aynı iktidar olma/etme mantığının parçalarıdır. Devlet yalnızca yaşamı yönetmez; ölümü düzenleyerek yaşamın sınırlarını ve içeriğini de belirler. Bu yüzden cenaze törenleri, anmalar, şehitlikler ve mezarlık ritüelleri çoğu zaman yalnızca yas üretmez; aynı zamanda itaat, aidiyet ve süreklilik de üretir. Ölüm burada bireysel bir çözünme olmaktan çıkar; topluluğun kendisini yeniden disipline ettiği siyasal bir sahneye dönüşür.

Anadolu gibi birbirlerini yıkarak devlet kurmuş coğrafyalarda mezarlıkların sürekli yok olması da tesadüf değildir. Hattiler, Hititler, Frigler, Lidyalılar, Urartular, Helenistik krallıklar, Roma, Bizans, Selçuklular, Osmanlı ve modern ulus-devlet biçimleri aynı toprağa egemenlik gramerlerini kazırken; önceki toplulukların mezarlarını da çoğu zaman siler, dağıtır, dönüştürür ya da kendi hafıza düzenine eklemleyerek yeniden kullanır. Çünkü mezar yalnızca bir ölünün yattığı yer değil; toprağa da kazınmış bir egemenlik biçimidir. Bu yüzden her yeni iktidar olma/etme biçimi, yalnızca yaşayanları değil, ölüleri de yeniden düzenlemek ister. Lahitlerin parçalanması, mezar taşlarının başka yapılarda devşirme malzemeye dönüşmesi, eski mezarlıkların tarım alanına, ibadet mekânına, kaleye ya da yeni mezarlıklara çevrilmesi biraz da bu nedenledir. Anadolu, bu anlamda yalnızca birbirlerini yıkan devletlerin değil; birbirlerinin izlerini silmeye çalışan ölüm rejimlerinin de palimpsestidir.[3]

Şu da var: 

Dost ve düşman da mezarlıkta buluşur, anlaşır ve ortaklaşır; ama birbirlerinin mezarlıklarını yok etmekte de aynı kolaylıkla anlaşır ve ortaklaşırlar.

Mezarlık, hem dosta hem düşmana hükmeder ya da “ölüm bireyi ele geçirerek ona yeni bir karakter kazandırır.”[4] 

Bu anlamda ölüm, yalnızca biyolojik bir son değil; yaşayanların davranışlarını, sadakatlerini, korkularını ve aidiyetlerini biçimlendiren ve sürekli kendisini yeniden üreten bir var olma tercihidir.

Her mezar bir kayıttır, her taş bir arşivdir, her mezarlık kurumsallaşmış bir aidiyet, itaat ve kutsallık örgütlenmesidir.

… 

Kimlik, ölümden sonra bile çözülmez; tersine, daha da katılaşarak geri dönülmez bir biçimde sabitlenir. Ölü beden doğaya karışmaya başlarken, toplumsal aidiyet tam tersine katılaşır; beden toprakta çözündükçe isim, soy, aidiyet ve hafıza daha çok tahkim edilir. Mezarlık, bu yüzden yalnızca bedenlerin değil, kimliklerin de çözülmesini geciktiren kolektif bir tasarımdır.

Aynı zamanda:

Mezarlık, tasarlayan ile tasarlananın birbirlerini alkışlamasının ve kutsamasının cisimleşmiş ifadesidir.

Mezarlık, öbür dünyanın bu dünyayı sömürgeleştirme mekânlarından biridir.

Mezarlık, düşüncenin düşünüre hükmetmesi ile düşünürün düşünceye hükmetmesinin birbirleriyle karşılaştığı ve çatıştığı bir arenadır.[5] 

Kabul etmek gerekir ki, şu ana kadar düşüncenin düşünüre hükmettiği bir süreç yaşanmıştır.

Devletin mikrokozmosu olarak mezar ve mezarlık.

Ölüm Adına Yaşamak

Mezarlıklar yalnızca yasın mekânı değil, aynı zamanda düzenin, hiyerarşinin ve kutsallığın da mekânlarıdır. Çünkü her mezarlık yalnızca ölünün gömüldüğü yer değil, aynı zaman diliminde yaşayanların hangi anlam rejimine bağlı kaldığının ve kalacağının da ilanıdır. Ölünün din adamına teslim edilmesi, yaşayanların da aynı otoriteye sembolik olarak teslim olması anlamına gelir. Böylece ölüm, yalnızca bir son değil, iktidar olma/etme biçiminin kendisini yeniden üretme mekanizmasına da dönüşür. Bu nedenle mezarlıkları, yalnızca ölülerin gömüldüğü bir toprak parçası değil; ölüm aracılığıyla yaşamın disipline edildiği, yönlendirildiği ve denetim altına alındığı bir örgütlenme biçimi olarak ele almak gerekir.

Sol/sosyalist düşüncenin merkezi bir sorun olarak mezarlıkları ciddiye almaması; toplumun en aşağıdan yukarıya uzanan, en çıplak, en indirgenmiş boyutu üzerinde yeterince düşünmemesi büyük bir zaaftır. Bu sorun yüzünden mezarlık, sol/sosyalist düşünceyi teslim almış, kendisine hapsetmiş, ufkunu çitlemiştir. Çünkü sol/sosyalist düşünce, üretim araçları üzerindeki mülkiyeti tartışmış, ama ölüm üzerindeki mülkiyet ilişkisini neredeyse hiç tartışmamıştır. Yaşamın özgürleşmesini savunurken, ölümün örgütlenmesini büyük ölçüde dinin, devletin ve kutsalın kontrolüne bırakmıştır. Böylece ölüm, eleştirinin değil, teslimiyetin alanı olarak kalmıştır.[6]

Bu zaafın kaçınılmaz bir uzantısı olarak “Devrim şehitleri ölümsüzdür!” sloganı dolaşıma girmiş, yürüyüş ve mitinglerin vazgeçilmezi olmuştur. Böylece ölüm yaşamı ele geçirmiş ve ona yeni bir karakter kazandırmıştır. Denys Arcand’ın The Barbarian Invasions adlı filmindeki yaşlı tarih profesörünün, “Gençler en iyi şehitlerdir,” cümlesi bu zihinsel iklimin en çarpıcı özetlerinden biridir. Çünkü burada genç beden, yaşamın niteliksel çoğalmasının değil; ölüm uğruna feda edilmenin taşıyıcısına, topluluğun kendisini yeniden üretme biçimine dönüşmüştür. Bu nedenle birçok sol/sosyalist hareket, yaşamı özgürleştirmeye çalışırken (bile) ölümü kutsallaştıran dilin dışına tam olarak çıkamamıştır. Ölüm, yaşamı aşındıran bir sınır olmaktan çıkarılmış; tersine, hareketin ahlaki meşruiyetini, kolektif hafızasını ve duygusal sürekliliğini tahkim eden bir kaynağa dönüştürülmüş; entelektüel enerji, yaşamın daha çok özgürleşmesine değil, ölümün daha çok yüceltilmesine aktarılmıştır.

Böylece ölüm, yaşamı derinleştiren bir son olmaktan çıkmış; yaşamın yerine geçen, ona yön veren ve onu kendi sürekliliği için kullanan aşkın bir buyruğa dönüşmüştür. The Barbarian Invasions’teki tarih profesörünün, “Ben tam bir başarısızlık anıtıyım,” cümlesinin de altını çizmek gerekir. Çünkü burada yalnızca yaşlanan bir sol/sosyalistin kişisel pişmanlığı değil, ölüm üzerinden anlam üretmiş bir kuşağın tarihsel yorgunluğu ve yenilgisi de açığa çıkar. Film boyunca bedenin çözülmesi ile ideolojik katılıkların çözülmesi paralel ilerler. Hastane odası, bir anlamda, sol/sosyalist düşüncenin kendi mezarlığına dönüşür. Hayat, giderek yaşamın kendisi için değil; ölüm adına, ölüm uğruna ve ölümün hatırası için yaşamaya dönüşmüştür. 

Oysa mezarlık sınırdır, katılıktır, kutsallıktır, sürekliliktir: Tapma ve tapınılma, boyun eğme ve boyun eğdirme örgütlenmesinin, ölümden sonrasını bile tasarlamasının cisimleşmiş ifadesidir. Bu nedenle ölülerini mezarlığa, mezar taşına, din adamına ve kutsal ritüellere teslim eden bir siyasal hareket; farkında olmadan kendi ölüm gramerini de din ve kutsallıktan devralmış olur. “Yaşamı özgürleştirmek” iddiasıyla varlığını sürdüren sol/sosyalist düşünce, ölüm karşısında hâlâ aşkınlığa boyun eğiyorsa; kurduğu özgürlük söylemi kaçınılmaz olarak yetersiz ve anlamsız kalacaktır.

The Barbarian Invasions’ın dünya çapında büyük ilgi görmesinin nedenlerinden biri de budur.[7] Film, yalnızca bireysel bir trajedi olarak ölümü değil, sol/sosyalist düşüncenin bu konudaki suskunluğunu da ele almış, özellikle “beden üzerindeki son karar hakkının kime ait olduğu” tartışmasının alevlenmesine neden olmuş; böylece, ölümün din, devlet ve kutsallık tarafından kuşatılmasını yeniden düşünmeye zorlayan entelektüel hamlelerden birine dönüşmüştür. Bu noktada Todd May’e kulak verelim: “…ölüm, uğruna yaşanacak bir şey değildir ve o yaşamlarımıza herhangi bir bütünlük getirmez. Bu yüzden öyle görünüyor ki, an için yaşamaktansa anın içinde yaşamak daha iyidir.”[8]

Çünkü ölümü kutsallaştıran her siyasal dil, farkında olmadan yaşamı ikincilleştirir; uğruna ölmenin sürekli yüceltildiği yerde, uğruna yaşamanın değeri giderek zayıflar ve silikleşir. Böylece ölüm, yalnızca biyolojik bir son değil; yaşayanları yöneten görünmez bir disiplin mekanizması olarak hüküm sürer.

Tam da bu yüzden, ölüm üzerinden kurulan her iktidar olma/etme biçimi yaşamı eksiltir; çünkü yaşamı kendi akışı, açıklığı ve içkinliği içinde değil, ölümün gölgesi altında anlamlandırmaya çalışır. Ölüm adına yaşamak ile daha çok özgürlük için yaşamak arasındaki fark, belki de tahakküme razı olmak ile özgürlüğün sorumluluğunu ve zorluğunu göze almak arasındaki farktır.

Mezarlık, aynı zamanda insan merkezciliğin ölümü estetize ederek toprağa inşa ettiği bir anıttır. Çünkü insan yalnızca ölmek istemez; ölümünün bilinmesini, kaydedilmesini, anlamlandırılmasını, anılmasını ve anmanın sürekli kılınmasını da ister. Bu istek ise çoğu zaman ölümün doğallığını değil, ölüm üzerindeki egemenlik arzusunu büyütür, ölümü kabullenmekten çok onu yönetilebilir, düzenlenebilir ve kalıcı kılınabilir bir şeye dönüştürür; bir başka deyişle bu durum, insanın doğaya içkin olmayı reddetmesinin cisimleşmiş ifadesidir.

İnsan, yalnızca yaşarken değil, öldükten sonra da “özel”, “ayrıcalıklı” ve “hatırlanmaya değer” olmak ister.

Mezar, tapma ve tapınılma arzusunun toprağa kazınmış biçimlerinden biridir. –İnsanın, kendi varlığına yüklediği anlamın yalnızca yaşamda değil, ölümde de sürmesinin inkâr edilemez bir ifadesi olarak…

Din ve devlet gibi mezarlık da aşkın bir düzen kurar; içkin olanı dışarıda bırakır. 

Kişinin en mahrem, en biricik, en kendisinin kendisiyle baş başalığı olan ölümün din tarafından “ele geçirilmesi” tüm çıplaklığıyla mezarlıkta ortaya çıkar. Mezarlıklar, ele geçirmenin, bu ele geçirilişe rıza göstermenin, bu rıza göstermenin kutsallaştırılmasının, bu kutsallaştırmanın ulaştığı dehşet verici boyutun cisimleşmiş ifadesidir. Burada ölüm yalnızca yaşanan bir “son” olarak değil; topluma itaati yeniden üreten, secdeyi ve sadakati tahkim eden, yaşamın yönünü belirleyen bir iktidar olma/etme biçimi olarak sahne alır. Ölüm, doğanın ayrılmaz ve olağan bir parçasıyken; mezarlık, onun kültürel ve teolojik bir olaya dönüştürülmesidir. Böylece ölüm yalnızca yaşanan bir son olmaktan çıkar; toplum tarafından düzenlenen, denetlenen ve anlamlandırılan bir “geçiş süreci” biçimini edinir: Ritüel, defin, yas ve anma pratikleri bu geçişin aşamalarıdır.

Ritüeller, dualar, yönelimler (kıbleye dönük defin gibi), mezarın yalnızca bir çukur olmadığını; bir anlam sisteminin düğüm noktası olduğunu da gösterir. Hem çoktanrılı dinlerde hem de tektanrılı dinlerde ölüm, doğanın bir uzantısı olmaktan çıkarılarak anlamlandırılmıştır. Mezarlık, bu anlamın mekânsal örgütlenmesidir. Çoktanrılı dinler mezarı bu dünyaya ait imgelerle –bedenin yolculuğu, doğaya aidiyet ve doğanın sürekliliği, döngü– kurarken; tektanrılı dinler mezarı daha çok öte dünyaya ait sembollerle –hesap, yargı, kıyamet, diriliş, ceza, ödül– anlamlandırır. Çoktanrılı dinler kutsalı bu dünyaya dağıtırken; tektanrılı dinler onu aşkın bir merkeze toplar. Böylece mezar, birinde sürekliliğin, diğerinde ise ertelenmiş bir sonun işareti haline gelir. Her iki durumda da mezar, doğanın değil, anlamın egemenliğine girer: İçkinlik geri çekilir, aşkınlık hâkim olur. Ancak her iki durumda da ortak olan, ölümün bir çözülme olarak kendi haline bırakılmamasıdır; toplum, ölümü mutlaka dili, ritüeli ve hafızası içinden ele alır, toplumun kendisini yeniden üretmesi için onu kullanır. Çünkü ölüm kendi haline bırakıldığında çözülme, geçicilik ve sınırsızlık ihtimalini açığa çıkarır; iktidar ise tam da bu ihtimali yok ederek varlığını sürdürür.

Çünkü “Anlam, bir ‘şey’ ile o ‘şey’i egemenliği altına alan kuvvet arasındaki ilişkidir.” [9] 

Sessizlik kuleleri.

Çitlenmeyen Ölüm

Bütün bunlara rağmen, ölülerini mezarlıklara gömmeyen topluluklar da vardır; bunlar,  mezarın “zorunlu, mutlak ve kutsal” olmadığını bize hatırlatırlar.[10] Göçebe topluluklarda, ölülerin belirli bir yerde toplanmaması, mülkiyetin ve yerleşikliğin reddine dairdir. Bazı kültürlerde ölüler yakılır, külleri suya ya da rüzgâra bırakılır; böylece beden yeniden dolaşıma girer, çitlenmez; küllerin savrulması, doğaya hükmetmekten vazgeçip, doğanın sürekliliğine eklemlenmeyi kabul eden radikal bir eyleme dönüşür; beden burada “sahiplik nesnesi” olmaktan çıkar, dolaşımın bir parçasına dönüşür. Ölüm burada iktidarın hizmetine sokulmaz; yaşamın sonu olarak kabul edilir ve yeniden yaşam üzerinde tahakküm kuracak aşkın bir merkeze dönüştürülmez. Ölüm sabitlenmez; hatta tamamlanmış ve kapanmış bir olay olmaktan çok, çözülerek dağılan ve yeniden dolaşıma katılan bir geçiş olarak yaşanır.

Bazı topluluklar ise ölülerini doğaya terk eder; kuşlara, börtü böceğe, toprağa, zamana… [11] Bu topluluklarda ölüm, son değil, çözülmedir; sınırların erimesi, varoluşun içkin akışına geri dönüşmesidir. Bu nedenle ölüm ile yaşam arasındaki çizgi de daha geçirgen hale gelir; ölü bütünüyle dışarı atılmaz, ama belirli bir koordinata sabitlenerek mutlaklaştırılmaz da.

Bu nedenle kimi kaynaklarda Çingenelerin kalıcı mezarlıklar kurmaktan kaçındığına dair anlatılar, yalnızca bir kültürel farklılık değil; aynı zamanda yerleşik düzenin gramerine karşı bir direnç olarak da anlaşılmalıdır.[12] Bu yüzden, ölüm karşısında gerçekten radikal bir tavır geliştirmek isteyen her sol/sosyalist hareketin önce kendi mezarlık anlayışını sorgulaması gerekir. Çünkü mezarlık yalnızca ölüleri değil; yaşayanların ufkunu da düzenler; ölümü nasıl örgütlediğimiz, yaşamı nasıl örgütlediğimizden daha bağımsız değildir.

Çünkü:

Aşkınlıkla kurulan her düzen çit üretir; çitin son biçimi olan mezar tanrı, peygamber ve kutsal kitabın kontrolü altındadır. 

Tek tanrı, tek peygamber ve tek kitap ise seçilmiş tek adam rejimlerinin zihinsel hazırlayıcısı; merkeziyetçi ve mutlak hakikat iddiasının düşünsel temel taşlarından biridir.

Çünkü:

Her toplumun özgürlüğe yüklediği anlam, ölülerini uğurlama biçimiyle de ortaya çıkar. Çünkü ölüm karşısında bile çit üreten, sınır çizen, kutsallık inşa eden ve hiyerarşi kuran bir kavrayış, yaşamı özgürleştirse bile onu bütünüyle içkin kılamaz.

Çünkü:

“…yaşayanların ölülerden olması gibi, ölüler de yaşayanlar sayesinde olur.”[13]

Sonuç olarak: 

Mezar, yalnızca ölümün sembolik işareti değildir; yaşamın nasıl kurulduğunun, nasıl yaşadığımızın da bir göstergesidir. Günahın çite, çitin mülkiyete, mülkiyetin düşmana, düşmanın yok oluşa dönüştüğü zincir içinde mezar, bu sürecin ölümle mühürlenmiş son biçimidir. Bu zinciri kuran ve istikrarlı bir biçimde tahkim eden de insandır; zinciri kırıp kırmamak da tümüyle ona kalmıştır. Kırdığı an, ölüm yeniden akışkanlaşır, mülkiyet çözülür, çitler anlamını yitirir. 

Belki de asıl soru şudur: Ölümü bile mezarlıkla çitleyen insan, özgürlük talebinde ne ölçüde samimidir? Çünkü ölüm karşısında bile şu dizilimi (günah  çit  mülkiyet  düşman  kötülük  yok oluş  kader) yeniden üretmeye devam eden bir düşünsel tercih; yaşamı gerçekten özgürleştirebilir mi, yoksa yalnızca çitin biçimini mi değiştirir?[14] 

Yaşamı ölüm üzerinden anlamlandıran her toplum, eninde sonunda yaşamı ikinci plana iter; yaşamın kendisini değil, onun uğruna ölünecek biçimlerini yüceltmeye başlar.[15] The Barbarian Invasions bu yüzden yalnızca bir ölüm hikâyesini anlatmaz, ölüm tarafından ele geçirilmiş bir yaşama biçimiyle de hesaplaşır. Dostlarla yoldaşların ölüm yaklaşırken birlikte içki içmesi, yemek yemesi, espri yapması, şakalaşması, kahkaha atması, eski aşklardan ve siyasal hayal kırıklıklarından söz etmesi, ölümün kutsal değil; son derece dünyevi ve bedensel bir olay olarak yeniden sahiplenilme çabasını gösterir. Bu yönüyle film, ölümü yeniden yaşamın içine çekmeye çalışan az rastlanan yaratıcı çabalardan biridir. 

Belki de özgürlük, ölüm adına yaşamaktan değil; ölümün kaçınılmazlığını kabul ederek ama herhangi bir şey uğruna ölmeyerek ve öldürmeyerek yaşamaktan geçmektedir.

Tekrarlamakta hiçbir sakınca yok:

Din ve devlet gibi mezarlık da aşkın bir düzen kurar; içkin olanı dışarıda bırakır.

Bölüm sonuna hazırlanırken Ortadoğu’nun az yazan münzevilerinden Abdûlgaffar el Hayatî’nin İskenderiye Mezarlığı duvarlarına yazılmış şu cümlesini de aktaralım:

“Ölüm yaşamı, yaşam da ölümü temsil eder: Birbirlerinin nedeni ve sonucudurlar.”[16]

Bitirme vuruşu da şu cümle olsun:

“Yaşam, yalnızca temsil edilemeyenden doğar ve gelişir.”[17][18][19][20]

 

Sessizlik kuleleri, İran.

[1] Din ve devletin tahakkümcü karakterinin en görünür hale geldiği mekânlardan biri de “kimsesizler mezarlığı”dır. Bu mezarlıklara kimliği belirlenemeyenler, faili meçhul cinayet kurbanları, işkencede öldürülenler, göçmenler, evsizler, cenaze masraflarını karşılayamayan yoksullar, ailelerinin ve arkadaşlarının reddettiği LGBT’liler, istenmeyen bebekler, … gömülürler. Bu mezarlıklar genellikle şehir merkezinin (ziyaret edilemeyecek kadar) uzağına yapılır, ölüler isimsiz oldukları için numaralandırılmış taşlarla işaretlenir, toprağa verilirler. Böylece hem yaşarken hem de öldükten sonra “hiç kimse” olarak hafızanın dışında tutulur, toplum dışına atılırlar. 

Bu uygulamanın en bilinen örnekleri arasında ABD'deki Hart Island ile Türkiye'deki Kilyos Kimsesizler Mezarlığı (İstanbul), Doğançay Mezarlığı (İzmir), Karşıyaka Mezarlığı çevresi (Ankara) ve Göçmen Mezarlığı (Van) sayılabilir.

[2] Bu nedenle din, “Kendisine hükmedilmesini önlemenin tek yolu kişinin kendisine kendisinin hükmetmesidir” tezimizin inkârı üzerine örgütlenmiştir. Çünkü dindar, kendisini Tanrı karşısında “güçsüz” kabul eder; hükmedilmeyi benimser ve Tanrı’nın egemenliğini artırmaya yönelik çabayı yaşamının temel amacına dönüştürür. Esin kaynağı için bkz.: Graeber, D.&Wengrow, D., Her Şeyin Şafağı: İnsanlığın Yeni Tarihi, s. 104.

[3] “Palimpsest”, eski bir yazının kazınıp aynı yüzeyin yeniden yazılmasıyla oluşan katmanlı metin anlamına gelir. Ancak hiçbir kazıma işlemi bütünüyle tamamlanamaz; önceki yazı silinse bile izleri varlığını sürdürmeye devam eder. Anadolu’daki mezarlıkların, anıtların, ibadet mekânlarının ve egemenlik biçimlerinin sürekli yıkılıp yeniden inşa edilmesi de bu nedenle bir tür tarihsel palimpsest üretir: Her yeni iktidar olma/etme biçimi, öncekinin ölüm rejimini silmeye çalışırken onun izlerini de istemeden taşır. “Ölüm rejimi”, önceki ve sonraki iktidar olma/etme biçimlerine ölümü öğretirken, onları aynı ölüm grameri etrafında da ortaklaştırır. 

[4] Hertz, R., Ölümün Toplumsal Yaşamı, s. 55.

[5] Bu tasnifi kapsamlı bir biçimde ele alan bir okuma önerisi için bkz.: Faruk, Ö., Başkası Adına Konuşmanın Haysiyetsizliği.

[6] Yaklaşık 40 yıl önce Serol Teber, Şehzadebaşı Camii İmamı Timurtaş Uyar’ın, İslam’ı çağdışı bulanların cenazelerini caminin musalla taşına koymasını eleştirmesine dikkat çekmiş ve  bu duruma hiç tereddüt etmeden rıza gösterenleri “bel kemiksiz kişilikler” olarak adlandırmıştır: “…bizim insanlarımız arasında da düşündüğü gibi konuşan, konuştuğu gibi yaşayan ve de zamanı geldiğinde, biyolojik varlığını da yaşamına uygun biçimde noktalayacak kişilikler görmenin zamanı… Yarım yamalak dünya görüşleri, biraz materyalizm, biraz idealizm karmaşığı çamur gibi; denizanası benzeri, bel kemiksiz kişilikler ürettik durduk. Buna bir son vermek gerek. (…) Gerçekten bu yüzkarası, ikiyüzlü koşullanmışlığı bir yerlerinden kırmak gerek. Musalla Taşı Saltanatı, Görüş, sayı 5, Nisan 1987, s. 38” – Makaleye dikkatimi çeken Erden Akbulut’a bir kez daha teşekkür ederim.

[7] Film, En İyi Yabancı Film Oscar’ını ve Cannes Film Festivali’nde En İyi Senaryo ödülünü alır.

[8] May, T., Ölüm: Felsefi Bir Deneme, s. 120.

[9] Gilles Deleuze’den esinlenerek aktaran Baştürk, E., İçkinlik Demokrasisi: Deleuze ve Politik Felsefe, s. 21.

[10] Engin Geçtan, Hayat adlı kitabında İslamiyet öncesinde bazı Türk topluluklarının ölülerini bozkırın ortasına gömdüklerini, mezar yerlerinin belli olmaması için üzerlerinde at koşturduklarını aktarır. Türk topluluklarının önemli bir bölümünün İslam'ı kabul etmesiyle birlikte camili, törenli ve mezarlıklı defin anlayışı yaygınlaşır. s. 66.

[11] Robert Hertz, bazı toplulukların ölülerini etobur köpekler ve etobur kuşlara sunduğunu, taş bir çitle çevrilmiş çorak ve yüksek bir yere bıraktığını aktarıyor. Ölümün Toplumsal Yaşamı, s. 69.

Benzer bir örneği Duru Görgülü de aktarıyor. Mumbai’nin (Hindistan) yakınlarındaki “sessizlik kuleleri”nden söz ediyor. Zerdüştlere göre ateş, su ve toprak kutsaldır; yaşamın temel ve saf bileşenleridir. Ölü insan bedenleriyle kirletilmemeleri gerekir. Yakma, ateşi ve havayı; toprağa gömme ise yer-altı sularını kirletir. Bu yüzden ölü bedenleri akbabalara bırakarak ateş, su ve toprağın kirlenmesinin önüne geçerler. 

2003 yılına kadar aksamadan işleyen bu sistem akbabaların kaybolmasıyla sürdürülemez olur. Nedeni, diklofenak adı verilen bir tür ağrı kesicidir; insanların ve kutsal ineklerin sık sık kullandığı bu ilaç yüzünden onları yiyen akbabalar böbrek yetmezliğinden ölmeye başlamıştır. Erişim tarihi: 17 05 2026. https://listelist.com/olum-gelenegi-sessizlik-kuleleri/ 

İrem Yalın ise, ABD’de giderek yaygınlaşan “yeşil cenazeler”den söz ediyor. Buna göre ölü bedenin külleri resif toplarına dönüştürülerek deniz yaşamı destekleniyor; Tibet’te bedenler akbabalara bırakılıyor, kemikler de öğütülüp hayvanlara yedirilerek yaşam döngüsü tamamlanıyor; Güney Kore’de küller renkli boncuklara dönüştürülerek sevdiklerinin sürekli yanında taşıması sağlanıyor. Erişim tarihi: 17 05 2026. https://listelist.com/dunyanin-en-ilginc-cenaze-gelenekleri/

Bu örneklerin ortak özelliği, ölümü belirli bir mekâna sabitlemek yerine onu yeniden doğanın dolaşımına sokmaları, mezarlık merkezli ölüm anlayışının dışında bir alternatif olduğunu göstermeleridir.

[12] Çingeneler hakkında daha kapsamlı bilgi edinmek isteyenler için bkz.: Faruk, Ö., Yarabıçak. Özellikle s. 261-470.

[13] Platon’dan aktaran Zeynep Sayın, bkz.: Hertz, R., Ölümün Toplumsal Yaşamı, s. 7.

[14] Bu varoluşsal soruya E. M. Cioran şu cevabı verir: “…insan, özgürlüğün yol açtığı aşırılıklar yerine terörün aşırılığını tercih eder. Tarih ve Ütopya, s. 17” –Ayrıca bu kitabın The Barbarian Invasions filminde kısa bir rolü olduğunu da belirtelim.

[15] Todd May, bu durumu “ölüm iktidarı” olarak adlandırır. Ölüm: Felsefi Bir Deneme, s. 99-100.

 

[16] Yukarıdaki cümleyi İskenderiye’de görüp not aldığı için Sevgili Yelda Baler’e bir kez daha teşekkür ederim. Cümlenin aslı şöyle: الموتُ مرآةُ الحياةِ، والحياةُ مرآةُ الموتِكلٌّ منهما سببُ الآخرِ ونتيجتُهُ.

[17] Irigaray, L., Doğmak: Yeni İnsanın Başlangıcı, s. 102.

[18] Murat Özgünay anısına düzenlenen toplantıda yapılan konuşmanın genişletilmiş biçimidir.

[19] Makaleyi okuyarak muhtelif eleştiri ve önerilerde bulunan Erden Akbulut, Atilla Aytemur, Yelda Baler, Defne Farsakoğlu, Samet Güçlü, Ayten Koçal, Erol Katırcıoğlu, Ahmet Cemal Kaya, Muharrem Zeki Tandoğan Tombak ve Nuray Tekin’e teşekkürlerimi bir kez daha iletiyorum. Söylemek fazla, ama olsun: Son halinden kesinlikle ben sorumluyum.

[20] Bu metin, yazarın hazırlamakta olduğu Gayrimenkul Tüccarı ya da Kiralık Silahşor Olarak Devlet Başkanı adlı kitaptan bir bölümdür.

Kapak fotoğrafı: Murat Özgünay’ın anma toplantısına katılanlar.

 

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Popüler Roman Kahramanları: Üstinsanın..Umberto Eco
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Oggito

10 Haziran 2026

Antalya'nın En Güzel Plajları

Antalya, yaz tatili denildiğinde Türkiye’de akla gelen ilk destinasyonlardan biri. Yüzlerce kilometrelik kıyı şeridi boyunca uzanan plajları, berrak denizi ve farklı tatil anlayışlarına hitap eden sahilleriyle her yıl milyonlarca ziyaretçiyi ağırlıyor. Şehir merkezine ya..

Devamı..

2026 FIFA Dünya Kupası'nın Sıcakla Sın..

Donal Mullan

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024