Sabahattin Ali, öyle parlak imgelere, beylik söz sanatlarına, eğretilemelere, düzdeğişmecelere başvurmuyordu, dümdüz ve dosdoğru söylüyordu her şeyi...
Tahsin Yücel
Sabahattin Ali’nin öykülerini epey bir süredir açmamıştım. Geçenlerde
Yeni Dünya’dan,
Sırça Köşk’ten,
Kağnı’dan, Ses’ten,
Değirmen’den art arda dörder beşer öykü okurken, bir yandan bu öykülerden daha ortaokul yıllarında aldığım benzersiz tadı anımsadım, bir yandan da bu öykülerin o zamanlar ayrımına varmadığım bir özelliği: yalınlığı karşısında şaşırıp kaldım. Başka türlü bir yalınlıktı bu, nerdeyse bütüncül bir yalınlıktı. Evet, süslü, dolambaçlı, uzun tümceler kullanmıyordu Sabahattin Ali, öyle parlak imgelere, beylik söz sanatlarına, eğretilemelere, düzdeğişmecelere başvurmuyordu, dümdüz ve dosdoğru söylüyordu her şeyi, kısacası, “edebiyat yapmıyordu”. Ancak yalınlık bununla kalmıyordu: roman ve öykünün en vazgeçilmez öğelerinden biri diye bildiğimiz betimlemeyi de en aza indirerek ya da öğelerini bütüne yayarak öykünün doğal akışını durdurmasını ya da yavaşlatmasını önlüyordu. Bunu sağlamak için de devini, oluntu ve görüntüleri en belirgin ve en vazgeçilmez yanlarıyla vermesi yetiyordu:
“Hancı Yakup Ağa, kocaman eliyle ortada oynayan karıyı gösteriyor ve dik sesiyle söyleniyordu. Kadın oyunu bırakıp bu tarafa kulak vermeye başlamıştı. Etrafta oturanlar da Yakup Ağanın fikrine katılıyorlar, düğünde oynatmak için getirilen kadının sıskalığını, suratsızlığını ileri sürüyor, elleriyle göstererek: ‘Baksana ülen Hüseyin, marazın biri’, diyorlardı.” (
Yeni Dünya, s. 131, 132)
Görüldüğü gibi, ortam, kişiler, davranışlar bir iki çizgeleriyle, olayların akışı içinde anlatılmakta, öykünün akışını durdurmak ya da yavaşlatmak şöyle dursun, varlıkların canlılığını, oluntuların gerçekliğini vurgulamakta. Böylece yalınlık doğallık ve gerçekliğin anlatımı olmakta.
Sabahattin Ali’nin öykülerinde, yalınlık, dolayısıyla gerçeklik ve doğallık izlenimini güçlendiren iki öğe daha çıkar karşımıza: anlatıcı ve kurgu. Bilindiği gibi, yazarımızın öykülerinin çoğu birinci kişi ağzından, aktardığı olayda belirli bir işlevi bulunan, en azından olayın yakın tanığı olan bir birince anlatılır. Kimi zaman da anlatıcı öykünün birincil kişisidir. Ama öykü olayların dışında kalan bir “üçüncü kişi”nin ağzından anlatıldığı zaman da bu kişinin her şeyi yakından izlemiş biri, bir gizli “ben” olduğunu hep sezinleriz.
Yeni Dünya’nın,
Sırça Köşk’ün,
Kağnı’nın,
Değirmen’in ve
Ses’in örnek yalınlığını oluşturan bir başka öğe de, az önce söylediğim gibi, içerdikleri tüm öykülerin alabildiğine yalın kurgusudur. Öyle şaşırtılara, çarpıcı değişimlere, çapraşık, dolambaçlı kurgulara rastlamayız Sabahattin Ali’nin öykülerinde: her şey kesinlikle doğal, dost, dingin bir sesle, özentisiz bir dille anlatılır. Sanki öykü “anlatılmış”ın resmidir. Öylesine doğal, öylesine yalın, öylesine gerçektir.
Peki, tüm bu öykülerde neyi anlatır Sabahattin Ali?
Neyi anlatacak, bizi, yanlışlarımızı, doğrularımızı, acılarımızı, sevinçlerimizi, köyü, kasabayı, büyük kenti, hastaneyi, hükümet kapısını, hapisaneyi. Özellikle de hapisaneyi. Nerdeyse her öykü kitabında bir hapisane öyküsü çıkar karşımıza. Onun en iyi tanıdığı ortamlardan biridir hapisane. Döneminin yönetimi Sabahattin Ali’yi ikide bir, hem de olmayacak nedenlerle oraya yollamıştır. Yapıtlarını okurken şaşarız buna. fiaşmakta da haksız sayılmayız: Sabahattin Ali değişik çevreleri, değişik kişileri anlatır, ama hemen hiçbirinde belli bir siyasal görüşün savunmasını yapmaz.
Abartmadan, süslemeden, karartmadan, nesnel bir yaklaşımla anlatır anlatacağını. Ama nesnellik, yoksulun yoksulluğunu, zenginin zenginliğini göstermek de belirli yönetimlerin hiç mi hiç onaylamadığı bir tutumdur. Sabahattin Ali’nin dünyaya ve insanlara yönelttiği nesnel bakışı onlar bir yorum olarak görür ve cezalandırmak isterler. Varlık Yayınları’nın 1966’da yayımladığı
Son Hikâyeler’in başındaki “Açıklama” durumu çok güzel açıklar:
“Bu ciltteki hikâyeler Sabahattin Ali’nin 1947’de Remzi Kitabevi’nce yayımlanan
Sırça Köşk adlı son kitabında çıkmıştır. Zamanın hükümetini kasdettiği şeklinde yorumlanan
Sırça Köşk hikâyesi yüzünden bu kitap o zamanın kanunlarının verdiği hakla ‘Heyeti Vekile’ kararı ile toplatılmıştı. Bugün başka bir imza ile yayımlansa en küçük bir sakınca dahi görülmeyecek kadar masum bir nitelikte de olsa, yazarın adının uyandırdığı alerjileri göz önünde tutarak, ‘Sırça Köşk’ hikâyesini bu cilde koyamadık. Edebiyat tarihimiz bakımından bir eksiklik sayılabilecek bu davranışımız için okurlarımızdan özür dileriz.”
Ne diyelim? O “Heyeti Vekile kararı”na imza atanlar çoktan silinip gittiler, ama bizler 1948 yılında en verimli çağında canavarca öldürülen büyük yazarımızın yaşamda yüzüncü yılını kutluyoruz.
Kalanlara selam olsun.