Sıcak Küvetinde Çıplak, Dipsiz Uçurumla Yüz Yüze
Lars Iyer’in Manifestosu’nun Düşündürdükleri
Lars Iyer’in edebiyat hakkında söyledikleri karşısında canım çok sıkıldı. Çünkü tam da ben ne yapmaya çalışıyorum, biz atölyedekiler ne yapıyoruz gibi soruların aklımda belirdiği, Yaratıcı Yazarlık Atölyesi’nde bu kadar vakit harcadığım halde neden anlamlı şeyler yaratamıyorum sorusuna, kendi tembelliğimin ötesinde, kendimi kandırmaya yarayacak bir sebep arayışı içinde olduğum bir zamanda okudum onu. Sözlü ve yazılı paylaşımın ne denli kolaylaştığını ama sıradan hale geldiğini, sosyal etkileşimin nasıl kirlendiğini herkesin kolayca fark edebildiği bir dönemde olduğumuzu bile bile, derdimi anlatmak için doğru yolda olup olmadığımı sorguladım. Ya gerçekten edebiyatın ölü bedeni üzerinde eşelenmekten başka bir şey yapmıyorsak.
Iyer’in deyimiyle, kapitalizme karşı durması beklenen edebiyatın kapitalizmle kol kola yol aldığı, siyaseti bile etkisi altına almış olan kapitalin edebiyat üzerindeki tahakkümünü açıkça görebildiğim bir zamanda bu yazıyı okumuş olmam benim açımdan gerçekten can sıkıcı oldu. Kendimden korktum. Zaten diye başlayan sözler söylemekten, çabalamayı bırakmaktan korktum. Öte yandan işin benim tembelliğimle sınırlı olmadığının, herkes için geçerli bir problemin var olduğunun da farkındayım. Sadece kendimi konumlandırmakta zorlanıyorum, ben nerede duruyorum?
Üçüncü bölümdeki bir cümle düşündüklerimin tuzu biberi oldu. “Kafka’nın din için çok geç doğmuş olması gibi biz de edebiyat için çok geç doğduk,” diyor Iyer. Din olgusunun misyonunu tamamladığını, dinin kaçınılmaz biçimde yok olup gideceğini, bireyselleşen inancın dine gereksinim duymayacağını, bu durumun oluşturacağı boşluğun hiç kimsenin ve hiçbir toplumun başına dert açmayacağını düşünüyorum. Bu düşüncemin dayandığı temel destekse ahlâk. Yalnız böyle söylerken Rölativistlerin tanımladığı değil, Sokrates’in tanımladığı, akla dayanan ve her zaman geçerli olacağını kabul ettiğim ahlâk kavramını kastediyorum. Bu var oldukça dinin eksikliği hissedilmeyecek. Hatta yokluğu, beraberinde sömürüyü de yok edeceğinden, daha bile kıymetli. Elbette bundan çıkar sağlayanların gücünü yitirmesi, din gibi bir aracın ellerinden alınması hem çaba hem de zaman gerektirir. Bunun kolay olmayacağını biliyorum ama rahatım, çünkü gidiş bu yönde. Lakin edebiyatın dinle benzeşmesi beni rahatlatmak bir yana korkutuyor. Eğer edebiyat benzer bir çöküş içindeyse kapitalin her türlü çabasına rağmen yok olması sadece zaman meselesi olarak düşünülebilir. Bir çöküş süreci yaşıyorsak, yapmaya çalıştığımız şeyin anlamını sorgulamadan yapmaya devam etmenin nesine sığınabiliriz ki. Yazınsal ürünlerin edebi değerini belirlemek için kullanılan süzgeçlerin neredeyse yok olma derecesine kadar genişletildiği günümüzde, edebi eser tanımının maruz kaldığı erozyonun farkında olmadan, buna direnç göstermeden, dedim ya, yapmaya çalıştığımız şeyin anlamını sorgulamadan yapmaya devam etmenin nesine sığınabiliriz.

Lars Iyer ve kapitalizme karşı durması beklenen edebiyat…
Iyer’in edebiyatı ilk konumlandırdığı ve yücelttiği yer dağlar. Din de böyle değil miydi, çölün ortasındaki piramitler, Himalayalar, Tur Dağı, Hira. Firavunlar zamanındaki Mısır’ı düşünün, o zamanki dinin gücünü. Iyer’in dağlarda konumlandırdığı ilk yazarlara atfettiği kutsallıkla aynı değil mi. Ya sonra? Din de, edebiyat gibi, şehirde ev tutmaya başlamadı mı. Iyer, yazısında, şehre ilk yerleşen yazarlarla günümüze doğru gelindikçe ortaya çıkan yazarları karşılaştırıyor ve değişimi dillendiriyor. Değişim dediği de edebiyatın can çekişmesi. Lütfen Iyer’in bana hissettirdiği benzeşmede hata var deyin. Edebiyat dinin kaderine mahkûm değil, o hep var olacak deyin. Ya değilse üzerinde durduğumuz kaygan zeminde kımıldamaya bile cesaret edemezken önümden hızla geçen bir sözcüğün peşine takılıp koşmamın imkânı var mı.
Kafka’nın “Ben edebiyattan ibaretim” sözüne dayanarak Kafka’yla edebiyatı bir tutuyor Iyer. Edebiyat hastalığının sebebi olarak görüyor onu. Son hasta olduğunu da vurguluyor ama bu hastalıktan edebiyat çıkarmayı başardığını da söylüyor. Max Brod, yakın arkadaşlıklarının hatırına, Kafka’nın vasiyetini dinlemiş olsaydı, yazılmışları basmak yerine yakmış olsaydı, ne olacaktı? Belki Dönüşüm’ü bilecektik ama Dava’dan ya da Babaya Mektup’tan haberimiz olmayacaktı.
Rimbaud kendisini Bir Başkası olarak görürken ya da Lautréamont, Maldoror’un Şarkılarını söylerken yaşadıkları zamanın ve toplumun çerçevelerine aldırış etmeden kendi yarattıkları özgürlüğün içinde söylediklerini hangi yayınevinin basacağını, kaç satacağını, gerçek sosyal çevreden kaç like alacağını akıllarına getirmişler miydi? Ya da edebiyat dünyasında oluşturacakları yankıyı hesaba katmışlar mıydı? Yoksa sadece varoluş derdinde miydiler?
Ne çok soru var sorulması gereken. Bunların cevabını mı bulmalıyım yoksa kulaklarımı tıkayıp içime mi dönmeliyim. İçime dönmek demişken Fernando Pessoa’yı düşünüyorum. Yenilikçi içeriği nedeniyle sadece iki sayı basılabilmiş olan Orpheu dergisinde yazdıklarının sert eleştiriler alması acaba onda ne hissettirmişti. Neden övgü alacağı şeyler yazmak yerine bu eleştirilere maruz kalmayı kabullenmişti. Bir yazar hangi sebeple yayınlamayacağı yirmi yedi bin sayfayı kaleme alır. Huzursuzluğunu dile getirdiği bu sayfaların bir gün okunup önemseneceğini düşünmüş müydü acaba? Ya o sandık açılmasaydı? Pessoa’dan ya da yarattığı onlarca heteronim yazardan nasıl haberdar olacaktık. Bu kurgusal yazarların kendi aralarında farklı görüş ve anlayışa sahip olmaları, farklı akımlara bağlı kalarak yazmış olmaları ve bütün bunların Pessoa’nın düşüncesinden doğmuş olması, edebiyatta yaşanan değişimin, dönüşümün güzel bir örneği değil mi.
Bütün bunlara rağmen Iyer, Edebiyatın içinde bulunduğu vahameti kavramış olan üç beş yazar olduğunu, belki de bunların bize nasıl devam edebileceğimizi gösterecek kişiler olduğunu söylüyor. Yani aslında devam edebilmenin mümkün olduğunu. Ben buna tutunmak istiyorum. Enrique Vila-Matas, Thomas Bernhard, Roberto Bolaño bunu yapabiliyorsa başkaları da yapabilir diye bakmak istiyorum içinde bulunduğumuz can sıkıcı, bunaltıcı duruma. Bu öyle bir bunaltı ki, bence, Iyer’in günümüzü okuması ve geleceğe yansıtmasında oldukça belirgin bir karamsarlığa düşmesine neden oluyor. Bu karamsarlıkla çözüme değil soruna odaklanıyor. Onu ve yazdıklarını böyle okumak istiyorum. Aslında Iyer’in tepkisel tutumunu anlamak zor değil. Benim anlamakta zorlandığım şey, bu durum edebiyatın başına ilk defa geliyormuş gibi davranıyor olması. Oysa edebiyat tarihine Iyer’den farklı bir gözle bakacak olursak, içine düştüğü bunaltılı durumun daha önce de yaşanmış olduğunu görebiliriz. On dokuzuncu yüzyılın sonunda, Realizme tepki olarak Fransa’da başlayıp yayılan Sembolizmin ortaya çıkışına ve o dönemin eserlerine bakacak olursak, hepsi sanki sözleşmiş gibi cehennemden söz ediyor, şeytandan, kötülükten, ruhsal sıkıntıdan, huzursuzluktan.
Baudelaire–Kötülük Çiçekleri, Verlain–Zühal Şiirleri, Rimbaud–Cehennemde Bir Mevsim, Lautréamont–Maldoror’un Şarkıları, Pessoa–Huzursuzluğun Kitabı, Şeytanın Saati. Bu yazarların yaşam öykülerine bile bakmadan, sırf eserlerinin adlarıyla bile nasıl bir sıkıntı yaşadıkları, cehennemin dibini gördükleri, kamu ahlâkını bozmakla suçlanmaya, lanetli şairler olarak anılmaya, sert eleştiriler işitmeye aldırış etmedikleri ve söylemlerini sürdürdükleri açıkça görülüyor. Güncel edebiyat anlayışının bağlayıcı olmadığını, istenirse kalıpların yıkılabileceğini gösteren bu dönem yazarları, günümüzdeki sıkıntının bir dönüşümle aşılabileceğine işaret ediyor. Neyse ki, günümüzde yaşayan ve benzer tepkiler gösteren yazarlar da var. Popüler akıntıya kapılmayan, hatta buna tepki gösteren. Bunlardan da söz etmek istiyorum çünkü geleceğe umutla bakmamı mümkün kılıyorlar. Çok uzağa gitmeden söyleyebilirim ki, Rıdvan Hatun edebiyatın ardından ağıt yakmak yerine tepkisini yazarak gösteriyor – Cehennemde İlahi. Bu kitap için farklı eleştiriler yapılsa da ben onun aykırı duruşunu, doğrusal zaman algısını bükerek dairesel, döngüsel hale getirişini anlamlı buluyorum. Edebiyatın maruz bırakıldığı erozyona karşı dikilmiş bir ağaç gibi görüyorum onu. Bir de aydınlığa çağrı olsun diye insanın içindeki karanlığı göstermeye çalışan Özlem Dikeçligil var – Karanlığın İcadı. Dijital devrimin sahte ışığından kör olmuş gözlerimizin açılması için önce karanlıkta olduğumuzun farkına varmamızı sağlıyor. O da büküyor zamanı. Doğrusal zaman algısını değiştiren bu bakışı önemsiyorum. Zamanın dışından bakarak yazabilmek edebiyata bir açılım getirecek diye düşünüyorum. Böyle düşünen yazarların bu ikisiyle sınırlı olmadığını bilmek de güzel.
İnsan neden yazar? Neden söyler, çizer, boyar, yontar? Bunlar birer var olma biçimi olsa gerek. İnsan biyolojik ömrünün sınırlı olduğu bilincine varınca, bu sınırı nasıl aşacağını düşünmeye başlıyor. Sonsuzluk arayışı da diyebiliriz buna. Büyük dedem nasıl bir insandı, nasıl yaşardı, nasıl düşünürdü bilmiyorum. Onun varlığı –genetik olarak aktardıkları hariç– biyolojik ömrüyle sınırlı kaldı. Ama yüzlerce yıl önce yaşamış yazarlardan herhangi birinin varlığı hâlâ devam ediyor. Çünkü onlar yazdılar. Bugün okurdan çok yazar olmasına neden şaşırıyoruz ki. Kolektif bilinç değişti, herkes var olmak istiyor. Hele de ellerinin altında internet ve onun sunduğu nimetler varken. Ancak edebiyat her yazılanı içine alacak mı bakalım. Zamanın çemberinde dönerken kim savrulacak, kim kalacak. Iyer kolaylıkla savrulacak olanları görmezden gelse, kalacak olanlara odaklansa, belki de son bölümdeki önerilerini değiştirirdi. Bunu söylerken edebiyatın popüler yüzünü yok saymıyorum ancak edebiyatın ruhunu yansıtmada yetersiz kalacağını söylemeye çalışıyorum. Bırakın her isteyen yazsın. Kendini var etmenin tek ya da en kolay yolunun bu olmadığı yakında görülecek. İnsan sonsuzluğa düşünceyle erişebilir. Düşünmeden yazılanların boşlukta nasıl salındığı, taşıdığı eksiklik nedeniyle bir var olma aracına dönüşemediği belli olduğunda her şey değişecek. O zamana kadar edebi eserlerin sosyal medyadaki popüler yazının ve yapay zekâ ürünlerinin olumsuz etkilerinden kendilerini koruyabilmesi gerek.
Günümüzde internetin yaygınlığını ve erişim kolaylığını düşününce yapay zekâ çılgınlığının her alanı olduğu kadar edebiyatı da etkilemesi kaçınılmaz görünüyor. Yapay zekânın kendisi şaşılacak bir şey gibi görünse de, kolektif bilginin dışa vurumu olarak düşünüldüğünde, edebiyatı etkilemesi bakımından sonuçları hiç de şaşırtıcı değil. Yazar kim, okur kim karmaşasını doğurmuş olsa bile. Neyse ki, yapay zekânın durduğu nokta bilgi düzeyinde. Duygu ve düşüncelerimiz hâlâ bize ait ve onun kapsamı dışında. Dilerim böyle kalır ama her şey öyle hızlı değişiyor ki, bunu düşününce annem geliyor aklıma.
“Yaşa ki, neler göresin,” derdi yeri geldiğinde. İşte şimdi tam yeri.










