Ödünç Mutluluk
15 Mart 2020 Öykü

Ödünç Mutluluk


Twitter'da Paylaş
0

Kadın, adam, kız çocuğu, objektifimdeler. Üç katlı pastada yanan mumlar sönmeden sesleniyorum: “Gülümseyin.” Kadın fakültedeyken evimi paylaştığım, kusana kadar içtiğimiz, dünyayı gezeceğimiz trenlerde kitaplar bitirmeyi hayal ettiğimiz, âşık olunca hepsinden vazgeçen en yakın arkadaşım. Hayatın anlamını doğumda bulduğunu, bir kadının bunu yaşamak zorunda olduğunu her yerde anlatan canım arkadaşım. Adam, hamilelik haberini alana kadar iş seyahatlerini uzatan eski sevgilimin kuzeni. Kadraja gülümserken bir eli eşinin omzunda, diğeriyle kızını belinden kavramış. Söz veriyor omuzlarındaki heybetli duruş, sizi bırakmayacağım ve herkes görsün, nasıl da mutluyuz, diyor. Ara sıra yakasını gevşetmeye çabalasa da arkadaşım yanına sokuluyor, kravatını sıkıştırıp gömleğinin tozunu alıyor. Tekrarladıkça elimin boynuma gittiğini fark ediyorum.

Bugün için görüşmedikleri organizasyon firması kalmadı. Bahçede çizgi film kahramanları dolaşıyor. Mickey Mouse, Tweety ve Bugs Bunny benim tanıdıklarım. Yetişkinler bistrolarda, çocukların masaları havuzdan uzakta. Bando şefi misafirlere renkli kulaklar takıyor. Benimkini alıp çantama koyuyorum. Ünlü popçunun şarkıları çaldıkça sinirlerim bozuluyor. Oysa çocuklarını kucaklarında taşıyan kadınlar şevkle dans ediyor. Balonlar patlıyor, bebeklerin ağlamaları ailelerinin kahkahalarına karışıyor. Anneler telaşlı ve gösterişli. Babalar orada olma zorunluluğunda, içkilerini yudumlarken ekonomi konuşuyorlar. Çoğunun gözü saate takılıyor, benim gibi.

Küçük kızın adı her yerde. “Ada dört yaşında.” Sarı saçları ve prenses tacıyla önündeki pastayı üflemek için toparlak göbeğini tutuyor. Elbisenin simleri yanaklarına bulaşmış. Fotoğrafladığım tek güzel şey bu kız. Babamın cüzdanındaki siyah beyaz küçüklüğüm beliriyor gözümde. Doğum günü pastama parmaklarımızı batırırken annemin çektiği fotoğraf. İki fotoğraftaki kız da henüz tutunuyorlar. Ama Ada’nın hatalar yapmak için yılları var ve tutunduğuna sarılma ihtimali. Tökezlediği sürece ilerleyebileceğini görmeye de uzunca bir zamanı. İç çekiyorum.

Israrlara hayır diyemedim, geldiğime pişmanım. Bana iyi gelen bir şey bulamıyorum. İkinci kadehimle etrafı seyrederken sigara içmeye niyetleniyorum. Yakamadan arkadaşım geliyor. “Ah tatlım, çocukların önünde içmiyoruz ama değil mi.” Sırtımı sıvazlayan elleri tehdit ediyor. Gülümseyerek onaylıyorum, sigaramı pakete koyuyorum. “Dilersen arka tarafta içebilirsin,” derken avuçlarının arasında teselli ediyor. Gerçekten bu sen misin Mine, sormak istiyorum, parmağındaki beş taşı fark edince vazgeçiyorum. Bu kadın elmas madenlerinde ölen çocukların hakkını savunduğu için tektaşı reddeden kadın değil. “Ne taraftaydı,” derken sesim titriyor.

Özel alana geçiyorum, şarap şişeleri, kül tablaları, çocukların görmemesi gerekenler buraya dizilmiş. Yeni bir kadeh alıp duvar dibine oturuyorum. Sigaramı içtikten sonra Ada’ya aldığım oyuncak fotoğraf makinesini verip gideceğim. Şakaklarımı ovuyorum, başım kazan gibi. Keyfimi yerine getirecek bir şarkı mırıldanırken Tweety yanıma yaklaşıyor. Büyük, sarı bedeniyle yürürken kuştan çok ördeğe benziyor. Gülüyorum. “Bu sıcakta zor olmalı.” Kendisi olmayan birini bulunca yakınlık duyduğumdan konuşmak istiyorum. Kostümünün fermuarını açıp boynundan ayırıyor. Kel, kepçe kulaklı bir adam, Tweety’nin kafasıyla selamlıyor, şaşkınlığımı gizleyemiyorum. “Hep aynı ifade, kadın sandınız siz de beni değil mi” gülüşü tavşan dişlerinin arkasında kayboluyor. “Aslında Bugs Bunny olmam gerektiğini düşünüyorsunuz şu anda da.” İçimi okuyor. Taklidini yapıyor, “Patrona diyorum, Kostüme gerek yok, böyle gideyim, diye ama dinlemiyor.” Özgüvenine hayran kalsam da, “Olur mu, estağfurullah,” diyorum. Elini uzatıyor, “Tolga ben,” avucundaki teri fark edip benden önce davranıyor, göbeğine siliyor. “Ayşen ben de.” Gülmemek için kendimi sıkıyorum.

Sigara istiyor. “Görev başında içmem yasak ama umurumda değil.” Masadan bir kadeh alıp kuytudaki çimlere uzanıyor. Bu halde oturabilmesi imkânsız. Kendimi absürd bir komedi filminde hissediyorum. Yorgun, gözlerine kan oturmuş. Telefonuyla ilgileniyor, belki birkaç mesaj yanıtlıyor. Sessizliği bozuyorum. “Ek işiniz mi?” Çizgi film karakteri olmak bunu gerektirir sanki. “Hayır, tek işim, sarı yakalıyım,” diyor. Gülüyoruz. “Gülmeyin, sarı yakalılar beyazların da üstüdür. Çocukları güldürmek kolay mı sanıyorsunuz, zekâ istiyor,” göz kırpıyor. Kostümünü yarıya indirip boynunu kaşırken soruyor, “İş yerinden arkadaşı mısınız Mine Hanım’ın?” Sesi müzikle karışınca yanındaki sandalyeye geçiyorum. “Yok, fakülteden arkadaşımdı. Yani, arkadaşım.” Dumanı arkasına üflüyor, sessiz, yüzümü inceliyor. “Bu aptalca görünen işi neden seviyorum biliyor musunuz, bakışlarınızı kimse göremiyor ve insanları gözetleyebiliyorsunuz.” Tweety’nin kafasını uzatıyor, “Denemek ister misiniz?” Merak ediyorum, geçiriyorum başıma. Sandığım kadar boğucu değil. “Bedeninize o kadar büyük geldi ki, daha çok Şrek’e benzediniz.” Kahkahayı patlatıyor, çıkarıp ona katılıyorum.

Birkaç adam geliyor, konuştuklarına kulak misafiri oluyoruz. Bu şamatadan ne zaman kurtulacaklarını hesaplarken bizi görmüyorlar. Tweety fısıldıyor, “Hep böyle olur, erkeklerin işkencesidir bu partiler.” Kulağına eğiliyorum, “Erkekler demesek sadece.” Başparmağıyla onaylıyor, “Para kazanmadığınız sürece çok da çekici bir ortam sayılmaz.” İkimiz kalıyoruz. Ara vermeden ekliyor, “Çocuklarla oynarken gördüm, sıkılmış görünüyordun. Biraz da üzgün.” Sen diye hitap etmeye başlayınca, kafam hafif çakır keyif de olmuşken yakınlaşıyorum, başımı sallıyorum, “Mine en yakınımdı benim. O kadar çok şey değişmiş ki, yalnız hissettim. Sanırım Ada olmasa gelmezdim.” Sormadan paketimden bir sigara daha alıyor, parmak arasının dibine yerleştirip dudağına götürüyor. Babam gibi çekiyor içine, “Neyse ki çocuklar eğleniyor, eh, o da biraz benim sayemde.” Kadehini benimkine vuruyor, onun şerefine içiyoruz.

“Onu neredeyse yirmi yıldır tanıyorum, Sen bu değilsin, mutsuz olacaksın, dedim, öfkeden delirdi. Tartışmamız, evlenmediğim için onu kıskanmamla sonuçlandı.” Bakışları, ne bekliyordun, diyor, “Hissedilen her şeyi söylemek bazen imkânsızdır. Dönülmez bir yola girdiğini düşün, ya gerçeği görüp mutsuz ama keyifli olacaksın ya da kolayına kendini inandıracaksın. Ben de senin gibi keyifli olmayı seçtim. Suçlama, ne onu ne kendini, doğru bir tane değil ki.” Susuyorum önce, uzandığı yerden gözlerime bakınca, “Haklısın galiba,” diyebiliyorum. Epeydir yalnızca kendimle konuşuyorum. Dışarıdan bir sesin gerçeklerden bahsetmesi iyi geliyor.

Oturup saatlerce konuşabiliriz, kısacık sürede bundan eminim. Mine’nin topuk seslerini duyuyorum, “Ayşen, Ada’nın fotoğraflarını çekeceğine söz verdin ama ortalıkta yoksun. Aşk olsun.” Tolga başlığını geçirip ayaklanıyor. Mine elini beline koyup, “Aa, Tweety mi yanındaki?” Tweety türlü esprilerle onu güldürüyor. Gösteri alanına geçiyoruz.

Ada’ya aldığım fotoğraf makinesini kullanmayı öğretiyorum. Saçlarını okşuyorum. Eskiden annesine yaptığım örgüden yapıyorum. Mine Prenses tacını tekrar takıp örgüyü bozuyor. Teyzem hastalandı mazeretiyle ayrılıyorum. Yalan söyledim. İçime oturan suçluluk duygusuyla eve gidiyorum.

Annem iyi, yine televizyonun karşısında, çekirdek kâsesi önünde. Sabrımı sınıyor ama babamdan bana kalan tek kişi, tek sesim, belki bu yüzden katlanıyorum. Kabuk çıtırtılarıyla mutfağa sesleniyor, “Ne üzdü beni bu dizi, geçen haftadan beri rüyalarıma girdi. Kadın kırkından sonra evleniyor, çocuk yapmak istiyor ama mümkün mü. Senin gibi, anca gezmiş durmuş, e adam da haklı, çocuğu olmayınca bırakıverdi bak ortada.” İlgilenmiyorum, söylensin. Kahve yapmaya girişiyorum. Cezvede dağılan telveleri karıştırıyorum. Susmuyor. Şekerler erimiyor, bastırıyorum. Halinin tek sebebi benim. Bu kez cevap vermeyeceğim. Hayal ediyorum, Tweety’nin başlığı kafamda, ördek gibi yürüyorum. Kıkırdarken aynada yansımamı görüyorum. Umursamazım, mutsuzum ama keyfim yerinde.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR