Oralet
25 Ocak 2020 Öykü

Oralet


Twitter'da Paylaş
0

İlkbahar mevsimiydi, mahalle kahvesinde arkadaşlarla oturuyorduk. Kahvenin kirli, puslu camından dışarıyı seyre dalmıştım. Ağaçlar çicek açmış, mevsim bütün güzelliğiyle kendini göstermişti. Ahşap eskitme masamda Cabbar abinin tavşan kanı çayları, kafa dengi dostları, muhabbet o biçimdi. İnsan daha ne isterdi, hem mahpustan yeni çıkmamış mıydım, özgürlük gibisi var mı idi. Haline şükret oğlum der gibi dede yadigarı tütün tabakamdan bir dal sigara çıkarıp hasretle yaktım. Sigaramın dumanları arasından bu ilkbahar mevsiminde Cabbar abinin kahvehanesinin puslu camından hayallere daldım. Yavuklumu Gülbaharımı düşünüyordum. Cemşid de bir yandan yanık bir türkü tutturmuştu. Bizim köyün ekmeği yenilir toprakları, gönlü bol şelalesi, heybetli dağları, kara kuru yaldızlı taşlarıyla zihnimin aynalarında geçip gidiyorlardı.

Yedi yıl ulan koskoca yedi yılda neler değişmezdi şu hayatta. Gülbaharı sana komazlar oğlum bu dünyada. Evlendi mi acep diyor bir yanım. Diğer yanım yok yok. Gülbahar yapmaz öyle şey. Bir kere sana gönlü düştü ya beklemiştir seni sabırla. Senden başkasına yan gözle bilem bakmaz. Peki gavur babası zorla verdiyse cebi dolu bir gravatlıya.İçime nah şurama bir köz ateşi oturmuştu bir kere. Ulan hele bir öyle bir şey olsun.Yakarım ulan ortalığı da Gülbaharımı kimselere yar etmem çeker alırım ellerinden. Hem gözü yaşlı şimdi beni beklemektedir. Mahpustan dönüp onu kaçıracağım günü bekler gülüm, Gülbaharım gül yüzlü sevdiğim, bekle beni geleceğim…

Baktım kahvenin camından Gülbahar sisler ardından bana seslenmektedir. Ah Raci gönlümün direği iki gözüm iki çeşme yolunu gözlemekteyim. Etme gel kurtar beni bu hayattan kavuşak gayrı. Ellerim gayri ihtiyari Gülbaharın kara gözlerinden akan yaşlarına uzandı. Camda yansıyan çehresine şevkatle bakıp gözyaşlarını siliyordum.

Beni bu derin tatlı rüyadan Kazımın tok sesi uyandırdı.

– La şuna bakın hele,iyice kafayı yedin bu. Cama bakıp kendi kendine söyleniyo bir yandan da eliyle camı siliyo.

Derken Tahir kollarımdan dürttü;

– Işştttt Raci, galk ulan napıyon oğlum kendine gel lan.

– Hah - Hı?

– Oğlum bu zokayı yemiş, gendini topla oğlum bugün gafan hayli gidik, mahpusluğu atamadın bi türlü üzerinden neyin var anlat?

– Hiç yok bişeyim.Uykusuzum galiba.

– Neyse sıkma canını cancağızım toparlarsın. İnsan nelere alışmıyor ki şu kara dünyada. Eskiler bu da geçer yahu, demişler.

– Doğru dedin geçecek elbet, geçer di mi?

– Geçer oğlum dert etme, hem çayını da soğuttun, yeni çay söylim de içiver, Cabbar ağa bize dört çay.

– Yok benim oralet olsun, oralet içerim ben.

Oraleti duyunca bizimkiler kısır kısır gülmeye başladı.

– Oralet mi iyi mi lan bu.

– Kafası gidik dedik ya oğlum.

– Çocuk gibi oralete de başladı.

– Neyse bırakın lan laklakı.Cabbar Ağa Racininki oralet olsun şöyle güzelinden.

– Hemen geliyorrr abicimmmmm kıralından hem de.

İçimin yangınından, göğsümdeki taştan haberleri yok idi.Gülbaharımı özlemiştim burnumda tütüyordu.

Oraleti ne de çok severdi.Onu kaçırdığım vakit deli gibi yağmur yağıyordu.O hışımla Cabbarın kahvesine sığınmıştık.Üç dört bardak oralet içmişti.Oraleti ne de çok severdi.

“Evlenince küçük bir evimiz olur, iki odası olması kafi. Sen de bana bu turuncu oralet kutusundan alırsın, sen çay ben selamet geçinir gideriz” demişti.

Saman sarısı örgülü saçları, ışıldayan gözleri, mütebessim çehresiyle bana nasıl sevgiyle bakmıştı.Bana sığınmıştı bir kere inanmıştı,güvenmişti onu mutlu etmek için her şeyi yapacağımın farkındaydı.

Neden sonra tedirgin gözlerle yüzüme baktı:

– Raci bana kıymayacaksın değil mi?

– Gülbahar dilin ne söyler ne kıyması ben senin için ölürüm.

– Evlenmeden önce bir hata yapmayalım, her şeyin üstüne beni yarı yolda bırakırsan mahfolurum, elaleme rezil kepaze olurum, ölürüm ben o vakit tek ölüm paklar beni. Namusuma iffetime nikahsız dokundurtmam, izzetimi ayaklar altında çiğnetmem, anama babamı bırakıp kaçtım sana dünyamı da ahiretimi de yakmayasın.

Sorgulayan korku ve kaygı dolu gözlerle yalvarırcasına yüzüme bakıyordu, bu gözlerde bir parça pişmanlık da vardı. Bu yolun sonunun hayır olduğunu görse yüreği nasıl da ferahlardı.

– Yüreğin ferah olsun gülüm. Ben seni gönülden sevdim, yoluna sevda çiçekleri serpmeye geldim, azap çiçekleri ekmeye değil. Sana zarar verecek, seni çıkmaz yollara sevkedecek bir şeye cüret etmem. Evleneceğiz mutlu bir aile olacağız.Yarın bizim Ragıp hovayı çağırırım önce imam nikahımız kıyılır peşine de resmi nikah.Hem ananın babanın gönlünü de zamanla alırız merak etme.

Korkulu gözler yerini ışıldayan gözlere ve gülümseyen yüze bıraktı. O kadar ferahlamıştı nefes alıp verişi bile düzene girmişti.

İnsan sevdiğine göz göre kıyar mı? Şu zalim, şu gaddar, yalancı dünyada insan önüne uzanan sıcak eli tırnaklarıyla kesip parçalarsa yeryüzünde umuda hasret şaşkın yüzler, yürüyen cenazeler misali debelenip dururuz.

O geceyi Gülbaharımla yağmuru izleyerek geçirdik, Cabbar abi sağolsun anahtarları bana verip o iki üç gün dükkanı kapatmıştı. Biz dükkanın arka kısmındaki gizli odada kalıyorduk.

Ertesi gece beklenmedik bir şey oldu.O kara gece kahveyi Jandarmalar bastı. Dedim kız reşittir ve kendi rızasıyla kaçtı.Gülbahar da beni onayladı, şaşkın gözlerle komutana bakıyorduk,Gülbahar korkudan ağlamaya başlamıştı.

– Biz onun için gelmedik.

– Ya ne için geldiniz.

– Raci seni adam öldürmeye teşebbüs ve yaralamadan dolayı tutukluyoruz, alın bunu karakola götürün.

Askerler ellerime kelepçeyi geçirip beni karakola doğru sürüklediler. Neler oluyordu anlam verememiştim. Bir tezgah kurulmuştu besbelli. Aldılar götürdüler, sonrası yedi yıl, koca yedi yıl Gülbahardan ayrı. Ne bir mektup ne bir haber ızdırap içinde kıvranarak geçti yıllar.

Şimdi yüzleşmeye cesaretim var mıydı? Emin değildim hem çıkıp karşısına ne diyecektim. Masumum mu kim bana inanırdı? Kafam çorba gibiydi.

Öğleden sonra kahveden çıktım, yürüyorum. Ellerim cebimde, kafam bidünya aylak aylak dolaşıyorum sokaklarda. Bu aylaklık bana babamdan miras kalmıştı. Rahmetli peder aylaklığın kitabını yazmıştı. O alem senin bu alem benim nerde akşam orda sabah aylakça avarece sürtüp dururdu. Yaşı ilerleyince de bundan vazgeçmedi. Onun bu aylaklık afyonuna tutkunluğunun sebebi başına buyrukluğunda saklı.

– Kimsenin emri altında çalışamamam o gün ne yapacağıma ben karar veririm, derdi.

Aylaklığıyla övünürdü bunu özgürlüğünden sayardı. Alem buysa kral benim havaları, eski İstanbul Külhanbeyi kabadayısı cakaları, raconları, postaları kavgalarıyla namı diğer Kara Cemal idi. Şimdilerde öldü gitti, toprak altında rabbim bilir ne haldedir.

Zaman zaman düşünür dururum; Aylak yaşadı da ne oldu, neye yaradı. Kabadayılığıyla nam salıp isim yaptı da kime bir faydası oldu.Sana şunu söylim bi boka yaramadı.Bu aylaklığın ne kendine faydası vardı ne de ailesine.Garip anama oldu ne olduysa.Ömrü boyunca Kara Cemal’ın kahrını çekti, pisliğini temizledi, içki şişelerinin üstüne dayağını yedi.Kadın gün görmeden öldü,gitti.Hep bu Kara Cemal’ın aylaklığı yüzünden.Ulan peder toprak altında olmasan okkalı bir küfür savururdum şimdi. Ulan Kara Cemal anamın mahzun ömründe çektiği gibi sende öte tarafta çekesin.Anamın diliyle artık yüreğim doğrulmaz sana.

İnsan yaşadığı toprağın gönüllü tutsağıdır. Bir kez havasını aldın mı, suyunu tattın mı,döşeğinde yattım mı meftunudur oranın, işler ilerledikçe esaretten haz duymaya başlar, orasız yapamamaya, yapsa da aynı hazzı aynı huzuru yakalayamamaktan müzdarip halde kıvranır durur. Bir yolculuk sonrası evine vardığında “insanın evi gibisi yok, evim evim güzel evim” dedikleri bu olsa gerek. Peki memlekete varınca o güzelim toprağı öpmeye, o eski püskü şadırvanın başından akan coşkun suya kafanı hışımla sokup ıslanmanın dilenmenin tadına ne demeli. İşte bende mahpustan çıkınca buna benzer birçok adeti neşeyle gözlerim dolarak, burnumun direği sızlayarak yerine getirdim. Hapiste bu güzelim toprakların hayaliyle kokusunu burnumda duyarak uyudum. Sabahları koğuşun parmaklı penceresinin aralarından doğan güneşe el uzatıp, memlekete bakar gibi arayan gözlerle gökte uçan ulu kuşları seyre daldım durdum. Çok şükür rabbime ki bu günleri de gösterdi. Ah bir de Gülbaharıma kavuşursam bu dünyada benden kıyaklısı benden ballısı yoktur sanırım.

Takunyalı pabuçlarımı tıklata tıklata bizim mahallenin dar sokaklarına vardım.Uzun yılların sonunda doğup büyüdüğüm, toprak yollarında diğer çocuklarla hazlazca koşturup eğlendiğim, günümü gün ettiğim bu sokaklar, eçiş bücüş evleri, kırmızı yanaklı teyzeleri, somurtkan babaları, aksakallı alınları secde izli pamuk yüzlü dedeleri, közlenmiş kestaneleri ipe geçirilip kolye halinde boyunlarında koşturan pontulları delik, urbaları yamalı çocukları,sütçü geldi sütçüüüü diye bağıran, bozaaaaa bozaccııııııı diye çığıran amcaları, sokakların içinden takur tukur arabalarıyla ileğen satan, yanı başında pamuk şekerini istifle dolayıp bizi yanına çeken Hamdi Amcamız, velhasılıkelam akıyla karasıyla mahalle yine aynı renkli mahalle. Yedi yılda pek bir şey değişmemiş yalnız panbık yüzlü aksakallı dedelerin birçoğu hakkın rahmetine kavuşmuş, onların gitmesine çok üzüldüm, bir Fatiha da ben okudum mekanları cennet olsun, amin.

Mahallenin sonunda bulunan evimin kapısına vardım. Karşısındaki Halit abilerin evinin önünde bir adam küçük iskemlesine oturmuş beni seyrediyordu. Yoldan ona doğru yürürken selam vermiştim, hal hatır sormuştum tek bir cevap dahi alamamıştım. Ben aldırış etmeyip anahtarı çıkardım kapıyı açıyordum ki arkadan bir ses geldi.

– Aleykümselam.

Ben hürmetle başımı salladım. Sonra kalktı yanıma doğru yanaştı. Bu bizim ayakkabı tamircisi Nuri amca değil miydi? O kadar yaşlanmış ki tanıyamamıştım. Onu yanaşınca yanağının kenarındaki kara beninden tanımıştım. Kaşlarını çattı, iri gözleriyle beni şöyle bir süzdü tok sesiyle:

– Ben Arnavut’um bilirsin bana bu yüzden Arnavut Nuri diyorlar. Bizim oralarda derler ki:

– Akıl insanın külahında bir çividir. Yumruk yemeden kafasının içine girmez. Bunu da seni baban gibi seven Nuri dedenden bir nasihat kabul eyle kulağına küpe olsun eyi belle.

Ben bu sözler karşısında ne diyeceğimi şaşırmış afallamıştım. Doğrusu pek bir şey de anlamamıştım.

– Dayı sen iyi misin ne diyeceksen açık söyle.

– Ah çapan oğlum, demir parmaklıklardan kurtuldun amma korkarım bu dünyanın parmaklıkları sana mapusu aratmasın.Şimdi sen Gülbaharın peşine düşersin de başından aşağı kaynar sular iner durur.

Sözünün üstüne öfkeden kendimi tutamadım adamın yakasına yapıştım.

– Ne dion lan sen ne olmuş lan Gülbahara?

– Oğlum sakın bir delilik etme gençliğinin bir kısmını harcadın ömrünün diğer kısmını telef etme.Ben senin iyiliğin için konuşuyorum.

– Konuş ulan konuş! Bırak edebiyat parçalama bana.

– Sen kodese girince Gülbaharı everdiler. Kızcağız çok direndi ama gavur babası zavallı kızı gece gündüz dövüp durdu. Öyle ki kızın ağzı yüzü şişmiş, burnundan kanlar akarken gördüm, yüreğim nah cızzz etti.Döve döve zorla gelin ettiler. Tam altı yıl geçti şimdi üzerinden.Bilmem ne haldedir şimdi.

Beynimden vurulmuşa dönmüştüm, başımdan sanki kaynar sular dökülmüştü. Ellerim buz kesmiş, titremeye başlamıştı. Adamın yakasını bıraktım, elimle yüzümü alnımı ovuşturuyordum. Başıma yediğim balyoz darbesinden kulaklarım uğuldayıp ha bire çınlıyordu.

– Ah evladım, bilirim ne desem çare yok olan oldu. Sakın bi delilik etme, öfkeyle kalkan zararla oturur.

Adam konuşuyordu ben duymakta güçlük çekiyor,duvara dayanmış ızdırap çekiyordum. Elimle yeter git artık der gibi işaret ettim adam çekip gidiyordu ki zihnimde şimşekler:

– Dur ulan anlat kiminle everdiler, evleri nerde şimdi?

– Zengin bir tüccarın oğluyla evlendirdiler, adam buralarda Çolak Halil diye bilinir, oğlunun adı da. Kazım karşıyaka mahallesinde oturuyorlarmış, adam önceleri zengin idi sonra iflas etmiş, yokluk içinde yaşıyorlarmış. Gülbahardan uzun yıllar haber alamadık, mahalleye o gün bugün gelemez oldu.

Hışımla mahalleden çıktım, yürüyorum amma ne yürüme yerde miyim gökte miyim bilmiyorum. Gülbaharıma doğru bin bir duygu bin bir azap bin bir öfke içinde sallana sallana gözlerim buğulana buğulana debelenip duruyorum. Sağdan soldan vızır vızır arabalar geçiyor okkalı küfürler savuruyorum, nah bi araba daha geçti yerdeki suyu lak üstüme ona da ayrı okkalı küfürler öfkeden arabanın peşinden koşuyorum bi yakalasam elimde kalacaklar. Milletin gözü üstümde düşüyorum kalkıyorum, tuhaf tuhaf yadırgayarak bakıyorlar. Benim aklım fikrim Gülbaharda ulan diyorum yediniz ulan beni yediniz ulan bitirdiniz aldınız ulan elimden ellerimden kayıp gitti Gülbahar, alayınızın aklını almazsam şimdi bana da Takoz Raci demesinler. Tepenizde rüzgar olup esecem ulan önce babalıktan başlıcam tabi ipin ucunda bütün bu felaketlerin başında o var. Gâvur Kemal ulan bekle beni geliyorum celladın olacam ulan.

Sinirden dişlerimi sıkıyorum öyle ki ağzım yüzüm titriyor sinirden tırnaklarımla ellerimi sıkıyor derilerini kanatıyorum içimdeki acı vücudumdan kan akmadan rahatlamayacak gibime geliyor. Neden sonra Gavur Kemal’ın evine varıyorum, kapıya küt bi tekme, giriyorum içeri. Bizimki evin avlusuna kurmuş bağdaşı nargile içip keyfediyor. Nargilenin yanında istiflenmiş yığınla rakı şişeleri.Beni görünce bi şaşırdı bir korktu ki gözleri çan çanağı bana bakıyor peşine bağırmaya başladı korkudan.

İnsanlar peşime üşüşmeden tutuyorum yakasından, keyif sofrasına bir tekme atıyorum. Nargile paramparça olup yuvarlanıyor, o an ışık hızında zihnime Gülbahar ile benim parça parça edilmiş sevdamız geliyor, yerde yuvarlanan cam parçalarında Gülbaharın gözü yaşlı yüzü ile umutsuz başışlarını görüyorum, içime ona ve bana yapılanlara karşı nefret ateşi körükleniyor.Gavur Kemal’a ağız burun giriyorum tabi,kafa göz yüzüne yüzüne indiriyorum yumruklarımı, elim kanlanana kadar vuruyorum adamın burnundan kanlar boşalıyor derken mahalleden insanlar geliyorlar elimden zor alıyorlar adamı…

Ondan sonra doğru Gülbaharın oturduğu eve doğru gidiyorum. İki sokak ötede imiş evleri.Yolda beynim karıncalanıyor gene, öfke ateşi kendini derinden gelen bir umutsuzluğa bırakıyor. İçimde ömrüm boyu beni bırakmayacak bir yarım kalmışlık olmamışlık hissi, göğüs kafesimde çığırtkan kasveti, boğazım düğüm düğüm…

Derken eve varıyorum evin çaprazlama karşısındaki yıkık harabe bi binanın duvarında soluklanıyorum bir yandan da evi gözetliyorum. Gelen giden gözükmüyor pek bi hareket yok anlayacağın. Hem daha ne yapıp ne edeceğime de emin değilim ulan insan bu durumda ne eder ki? Ne etsem hiçbir şey değişmeyecek her şey daha bir sarpa saracak hissi doğuyor içime. Yıkık duvarın üstünden kafamı uzatıyorum gözlerimi eve dikmişim kafam da bi dünya şimdi. Gülbaharın evi tek katlı beyaz boya ile kireçlenmiş eski püskü bi müstakil ev. Gâvur babası herif zengin verdiydi kızını ya, şimdi o istemediği fakırların evinden beter halde yaşıyor Gülbahar besbelli, demek bizim Arnavut Nuri doğru demiş.

Evin ahşap pencerelerinde bir kıpırtı görüyorum içerden perdeler filan çekiliyor derken maviye çalınmış kapı gıcırtıyla açılıyor ve içerden avluya doğru çıkan Gülbaharı görüyorum: Üzerinde çiçekli bir entari, başında saman sarısı saçlarını örten bir eşarp, yüzü kireç gibi gerilmiş, gözlerinde mahzun donuk bakışlar, kucağında bebesine sıkıca sarılmış... Burnumun direği sızlıyor nefesimi tutuyorum sanki zaman durmuş her şey ağır çekimde efsunlu bir hal almış yüreğimde tarif edemediğim yoğun duygular, gözyaşlarıma hakim olamıyorum. Gülbaharım yaban çiçeğim bizi bu hale getirenlere yazıklar olsun diyorum, yıkık duvarı ellerimle gayri ihtiyari yumrukluyorum, derimin parçalanması akan kan sanki açımı hafifletiyor gibi geliyor derken daha şiddetli bir balyoz darbesiyle irkiliyorum.

Avluya bir çardak kurulmuş Gülbahar bir yandan tuğlaların arasına çalı çırpı doldurup ateş yakıyor bir yandan da bebesini ağlamaması için avutuyor. Bebeğin yüzüne bakıyorum esmer tenli hafif tombul tatlı bir kız çocuğu. Gülbahar başına kırmızı pembeli bir toka takmış, saçlarını kendi saçlarını ördüğü gibi örmüş usulca. Başkasından diyor içim, diğer yanım şu günahsız sabinin ne suçu var diyor. Oysa şu olanlar olmasa idi Gülbaharımla kavuşup bir aile olacaktık bebelerimiz olacaktı boy boy ve ikimizden bir parça olacak bize benzeyecekti.

Gülbahar ateşi körükledikten sonra mavi demir kapıdan içeri giriyor elinde bir tencereyle geri dönüyor, yemeği dışarıda pişirecek anlaşılan. Evde tüp mü bitti ne ki böyle bu zamanda dışarıda yemek pişiriyor diyorum. Tencereyi çardağa yerleştiriyor peşine ateşin yanı başındaki tuğlaya çömelip oturuyor, buğulu yağmurlu gözleriyle ateşi seyrediyor. Yüzü kireç gibi bembeyaz oysa kırmızıya çalan beyaz teni neşe ve huzur doluydu, iyice de zayıflamış Gülbahar bir deri bir kemik kalmış. Elleri, vurgunu olduğum küçük elleri, ağlamaya başlamış bebesinin saçlarını okşuyor.

Gülbaharla bütün o kardan beyaz düşlerimizin heba olduğunu daha derinden anlıyorum.Şimdi ne yapmalı ne diyorum öfkemi dizginleyerek. Şimdi gitsem Gülbaharım ben geldim desem,her şeye yeniden başlasak, gönlünü gönlüme yeniden doğrulsam geçmişe sünger çeksek nasıl olur diyorum.

Bir yandan Gülbahar’ın sözleri aklıma geliyor, sanki o akşamki gülbahar cisimleşmiş yanı başımda konuşuyor.

– Bana kıymayacaksın değil mi? Rezil kepaze olurum namusum şerefim iki paralık olur o zaman bi ölüm paklar beni. Dünyamı da ahiretimi de yakmayacaksın değil mi?

Hem mertliğe insanlığa sığar mıydı? Evli kadının aklını çelip yoldan çıkarmak, evliyken, kocasından bi banak da bebesi var iken başka biriyle kaçan bir Gülbahar’a dönüştürmek, onu böylesi bir günaha çekmek şeytana maskara olmaktan başka neye yarardı. Bu sevda çorbasına bir kere fare düşmemiş miydi? Daha ötesi var mı idi? Vazgeç oğlum bu sevdadan, Allahtan kork, sevdiğine saygından hürmetinden de vazgeç, Gülbahara bu kötülüğe etme, kıyma ona ve var git yoluna…

Ne mi ettim, vardım gittim yoluma sevdamı kalbime gömdüm.Gülbahara son kez bakıp ona gözükmeden çekip gittim. Bizim mahalleden Neriman teyzeye uğradım,elimde avucumda nem varsa verdim. Bunlarla tüp, erzak, süt, cicibebe, bebek bezi felan al artan parayla Gülbahara götür sakın benim gönderdiğimi hissettirme, bi akraban gönderdi filan de bişiyler uydur dedim. Neriman teyze yola çıkmadan arkasından seslendim.

– Ha unutmuşum bir kutu da oralet al, şu turuncu metal kutulu olanından, oralet mühim unutma.

– Tamam evladım unutmam, dedi ve vardı gitti yoluna.

Peki ya sonra ben ne yaptım? Sen çay ben selamet ben de vardım gittim yoluma…

Neriman Teyze Anlatıyor: Öte berileri ve erzakları alıp Gülbaharın evine vardım. Gerçekten de büyük yokluk içinde idi. Kızcağız sefalet içinde yüzüyor, kocası içki alemlerinde sürtüyordu. Benim geldiğimi görünce sönmüş gözleri ışıldadı birden, Neriman teyzem, hoş geldin ne çok özledim seni deyim sarılıp öptü beni. Sonra mutfağa geçtik tüpü filan taktım erzakları raflara diziyoruz. Poşetlerin arasından oralet kutusunu görünce durakladı biran. Oturduğu yerde gözleri buğulandı dokunsam ağlayacak. O vakit anladım oralet önemli sözünü.

– Kızım ne var dedim ne oldu?

– Hiç yok bişey oraleti görünce aklıma bişeyler geldi de. Sen neden aldın bunu.

– Hiç kızım raflarda gördüm beğendim aldım beraber içeriz felan diye.

– İyi de sen şeker hastası değil misin sana yaramaz bu.

– Kızım sen içersin ben de içmiş kadar olurum işte filan dedim, kurtardık paçayı. Gülbaharla hasret giderdik, birlikte ağladık durduk ve ona Raci’den hiç bahsetmedim. Ki zaten bu olaydan sonra Raci’yi hiç mi hiç görmedim. Terketti herhalde buraları çocuk dedim.

Cemşit abi anlatıyor: Raci’den uzun zaman yaklaşık üç ay hiç haber alamadık.Gurbete çalışmaya yeni bir hayat kurmaya gitti diye düşünüyorduk kahveden arkadaşlarla. Lakin ne hazin üç ayın sonunda Raci’nin cesedini Taşkelik deresinin kıyısına vurmuş halde buldular. Nasıl oldu neden öldü halen öğrenemedik. Temiz güzelim beyaz yüzü şişmiş,morarmıştı. Cenazesini üç beş arkadaş kaldırdık. Onu güzelce yıkadık,kefenledik, alnından son kez öptüm, toprağa ellerimle göşyaşları içinde gömdüm.Mezarının başında dualarımızı okuduk. Onu ahiret alemiyle başbaşa bırakıp ayrılacaktık ki içimden onun o çok sevdiği yanık türkülerden okumak geldi. Gönlümüzce okuduk o yanık türlülerden. Mezarlıktan ayrılırken baktım ki Gülbahar bebesiyle bir kenara çömelmiş içli içli ağlıyordu. Bir yandan da Ka’b bin Zühery’in meşhur Baned Suad Kasidesinden parçalar terennüm ediyordu. Eyvah, yazık ki ne yazık, âh ayrılık yaman ayrılık…

Sevdalı gönüllere şu dünya gerçekten dar

Hani nerde o sadık dost hani nerde o diyar?

En sonunda bulmuştum gönlümce bir nazlı yar

Bügün kalbim çok üzgün, gitti sevdiğim Suad

Köleysiydim ben onun asla istemem azad

 

Suad’ın bulunduğu o diyara bir varsam

Akşam ıssızlığında halin ne diye sorsam

Hasta ise elimle bir yudumcuk su versem

 

Anasından her doğan uzun yaşasa bile

Binecek tahta ata bekler zamanı gele

Ömürdür çabuk geçer, günler savrulur yele

Ayrılmak kaçınılmaz ıssız kalır ocağı

Her şey aslına döner, toprak ana kucağı…


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR