Kızıl Pençe Forban1 oyununda yedek oyuncunun2 söylediği dizeler tarafımdan yazılmıştı.
Diyeceğim, o akşam beni dostlarım Gauffre ile Flambeau’nun peri âlemine çeken pek özel bir sebep vardı.
Bir seyahat prömiyere katılmama mâni olmuştu3 ve döner dönmez varlıklarını işbirliğime borçlu olan birkaç uyağın yarattığı etkiyi gözlerimle görmek istedim.
Talihsizlik bu ya meşhur başrol oyuncusu Cadran hastalanmıştı. Mefisto karakteri için onun yerini tanınmamış biri aldı4.
Rolü boyunca, Mefisto düellolara tutuşup duruyor ama kızıl renkte kaba kumaştan kıyafeti5 sayesinde hepsinden muzaffer çıkıyordu; bu kumaş tılsımlıydı ve en keskin kılıç bile ona işlemiyordu. Yine de seyahatlerden, giyilip durmaktan ve kötü hava koşullarından dolayı sonunda yıpranmıştı. Bereket versin ki Mefisto’nun kıyafetinin cehennemde bir yedeği6 vardı ve bir tarafı yırtılmaya yüz tuttu mu onu hemen bundan aldığı bir parçayla yamıyordu. Böylece kıyafet büyülü özelliğini ebediyen muhafaza ediyordu.
Mefisto yaralanmayacağını öyle iyi biliyordu ki dövüşmeden önce neşeyle utku dolu bir şarkı7 tutturmaktan geri kalmıyordu.
İşte sevgili dostlarım Gauffre ve Flambeau’nun benden kaleme almamı istedikleri şarkı buydu. Hatırladığım kadarıyla sözleri şöyleydi8.
Kim bu akılsız övünen
Kızıl kumaşı delerim diyen
Tepeden tırnağa vücudumu bezeyen?
Ferahlar yüreğim görününce sen
Yaşadığım sevinçten! Cahil, bilmez misin
Başlığında bir kuş tüyü hani
Kadim ırktan bir savaşçının giydiği
Kalın bir zırhtan bile daha iyi
Bu kumaş taşımaz tek bir delik izi
Korur her darbeden tenimi?
Bilmez misin ki ruhum
Bu örtünün altında alevden çoşkun
Açlıktan olur da ölümüm,
Lakin bir kılıç darbesi
Asla olamaz sebebi sonum.
Yaraşır bana gözü pek olmak;
Hele dene hızlıca vurmayı bir bak
Savuştururken aldanırsam
Göreceksin yavan gülüşüm kalacak
Zira hiçbir akrabam
Hatta bana en yakın olan
Yumuşamaz yüreği öyle taştan
Kılıcınla gelen yeni yastan
… zira bana değerse
Göz açıp kapamalık mesafede
Tuz buz olur cam gibi
Kıyafetimin üstünde. Dayat
Şimdi bakalım küstah deli
Planlayıp durduklarında da biçeyim seni
Yerde duran sinek gibi.
Genelde bu sözler hasmı fena halde allak bullak ediyordu. Ama, utanç korkuya galebe çalıyor ve rakip her şeye rağmen kavgaya tutuşuyordu. Gelgelelim hiç sekmeden her seferinde kılıcı şeytanın büyülü elbisesi üzerinde kırılıyor, ardından şeytanın kahkaha tufanı altında can veriyordu.
Gözlerimde opera dürbünü, locamdan olayın düğümünün nasıl çözüleceğini dikkatle takip ediyordum; üçüncü perdeye gelindiğinde kazanan hep Mefisto olmuştu, demek ki yazdığım beyitler yalan söylememişti. Ama bir noktada her şey değişecekti.
Oyunun kahramanı, kızlara düşkün bir çapkın ve büyük bir silahşör olan Panache9 diye biriydi. Para kesesini çalmak için cesur bir beyefendiyi katletmekte terreddüt etmiyor ama sinsice arkasından da vurmuyordu; ona tam cepheden saldırıyor ve kendini savunabilsin diye kılıcını çekmesi için vakit bırakıyordu. Kadınlara gösterdiği hudutsuz düşkünlükle birleşen bu nezaket, peri masalına ismini veren lakaba10 onu layık kılıyordu.
Panache’ın vaftiz annesi Chiquenaude11 adlı ihtiyar bir cadıydı, veba gibi fenaydı ama vaftiz oğluna tapıyordu. Büyülü bir ayna yardımıyla onun atıldığı tüm maceraları, bütün yapıp ettiklerini izliyor ve tehlikeye düştüğü anlarda yardımına koşmak için hazır bekliyordu.
Gelgelelim bir akşam, Panache’ın evinin önünden geçen Mefisto, eşikte silahşörün çılgınca aşık olduğu sevgilisi güzel Foire’ı fark etti.
Panache bütün gece önemli birine suikast düzenlemekle meşgul olduğundan, Foire kızıllar giyinmiş yakışıklı bir beyefendi görüp bir de onu gönlüne göre bulunca, evde olmayan sevgilisinin yerine Mefisto’yu ağırlamakta tereddüt etmedi12.
Böylece Mefisto haydudun dinlenmek için kullandığı gözden uzak bu küçük eve girdi. Her yer çalıntı bir yığın eşyayla doluydu; duvarlarda Panache’ın kurbanlarının kılıçlarından oluşan bir sürü ganimet sıralanmıştı.
Mefisto ile Foire birbirlerinin kollarına atılmakta gecikmediler. Beraber neşeyle akşam yemeği yediler, karınları doyunca, içkiyi biraz fazla kaçıran Mefisto pek arsızlaştı… Öyle arsızlaştı ki Foire onu yavaşça, dibinde sanki mutlu insanlar için yapılmış gibi görünen büyük bir yatağın bulunduğu geniş bir odaya götürdü. Yatak odasının perdeleri üstlerine çekildi ve sahneyi bir alacakaranlık kapladı.
Çok geçmeden bastonuna dayanmış yaşlı bir kadın ayaklarının ucuna basa basa içeri girdi. Chiquenaude’du bu.
Sihirli aynasından sevgili vaftiz oğlunun odasına bakarken günahkâr akşam yemeğini görmüş, yiğit haydutun uğradığı hakaretten öfkeye kapılarak onu uyarmaya ve intikam alması için yüreklendirmeye karar vermişti13.
Ama şeytanın üstüne giydiği tılsımlı kalın kumaştan ve sahip olduğu olağanüstü güçten haberi vardı. Bu yüzden onunla mücadele etmenin bir yolunu aradı ve buldu.
Cadı tüm bunları sahnenin önünde titrek, boğuk bir sesle anlatıyordu.
“Nerede bunlar şimdi?” dedi hikâyesini bitirdikten sonra.
Ardından ayaklarının ucunda yürüyerek yatak odasına yöneldi. Parmaklarıyla hafifçe perdeyi aralayıp açıklıktan içeri bir göz attı.
Karşılaştığı rezalet karşısında “Ah!...” ederek sahnenin ortasına geri döndü.
Sonra ihtiyar yüzünde korkunç bir gülümseme belirdi.
“Şunlara bak… öyle meşguller ki, dedi sırıtarak, onlar beni görmeden büyülü kıyafetleri alabilirim.”
Yatak odasına geri döndü ve bu sefer zayıf kolunu iki perdenin arasından geçirerek, Mefisto’nun kor rengi elbisesini14 kendine çekti.
“İşte giyen herkesi yaralanmaz kılan giysi, diye konuştu hiddetle, bir zırhtan ya da çelikten örülmüş bir koruyucudan bile daha sağlam bu giysi… Hakkından gelip gelemeyeceğimizi göreceğiz.”
Bu sözler üzerine mantosunun altından yıpranmış, leş gibi kirli nar çiçeği rengi eski bir fanila parçası15 çıkardı.
Şeytanın kıyafetlerini bir masaya koydu; bir yandan fanilasını açarken bir yandan da kısık bir sesle kendini tuhaf sözlerle kutluyordu.
“Kâfur ya da karabiber koymamakla ne iyi etmişim16… Bak şimdi hepten yenilmiş şu fanilaya bir dokunsan yeter, hiç şüphem yok.”
Gerçekten de, fanilanın her yeri delik deşikti, bu da ihtiyar büyücünün sözünü ettiği biberle kafurun olmadığına delalet ediyordu.
“Haydi artık, dikiş cinleri, diye emir verdi Chiquenaude, koşun, dikiverin… itaat edin bana…”
Bu, zarif bir baleye vesile oldu17.
Sahne aydınlanırken her yerden bir sürü kadın ve erkek dansçı çıktı. Bazıları büyük şömineden geliyor, diğerleri kapılarını şiddetle açtıkları dolaplardan fırlıyordu, birçoğu da döşemelerden ortaya çıktı. Hepsinin elinde kamış boyutlarında kocaman bir dikiş iğnesi vardı, her iğneden de halat kadar büyük kırmızı ipekten bir dikiş ipliği sarkıyordu. Dans ederken iğnelerini gevşekçe sallıyor ve böylece ipek, bükülgen bir şerit halinde onları sarıyordu.
Az sonra çocuklar da onlara katıldı; hepsinin gövdesi, aynı ipekten büyük bir makaraya hapsedilmişti, sadece sarı başlarıyla pembe kolları ve bacakları görünüyordu.
Chiquenaude, meşhur kostümü ters yüz ettikten18 sonra sahnenin gerisine çekildi.
Yaptığı bir parmak işaretiyle19 cinler önünde seke seke bir geçit törenine başladılar. İhtiyar elleriyle onlara tılsımlı kumaşı ve fanilayı uzatıyor, her biri geçerken elindeki devasa iğneyle ilmik atar gibi yapıyordu.
Dizilişte ilk sırada gelen dansçı, Bayan Fusée, gerçek mucizeler yarattı. Kavalyesi hoş Crinière’di20 ve bütün işi ikisine yıktılar. Örneğin Fusée parmaklarının ucunda dönüyor ve her turda eseri bir iğne darbesiyle geliştiriyordu.
Sonra sol kolunu Crinière’in sol koluna doladı. İkisi birlikte dönmeye başladılar, sırası gelen kumaşa bir ilmek atıyordu.
Diğer sefer Crinière Fusée’yi belinden kaldırdı. Yere sadece tek ayağının ucuyla basan Fusée bacağını havaya kaldırdı ve orkestra ağır bir melodi çalarken cansız bir şekilde kumaşı dikti.
Zaman zaman geçit töreni yeniden başlıyordu.
Sonunda, cinlerden memnun kalan Chiquenaude, kolunu uzatarak onları kovaladı.
Hemen ardından Crinière Fusée’yi belinden kavrayarak onu yumuşakça götürdü. Diğerleri çıktıkları yerlere dönüp ortadan kaybolurken makara çocuklar da hengameye katıldı.
Tekrar karanlık çöktü ve Chiquenaude yalnız kaldı.
Kötücül bir neşeyle şimdi tekrar yüz tarafı çevrilmiş olan kızıl kostüme bakıyordu21.
“Tılsımlı kumaş yaşayacağını yaşadın, diye mırıldandı, “bir saate parçandan eser kalırsa bana da Chiquenaude demesinler.”
Ses çıkarmadan yeniden yatak odasına yaklaştı ve üçüncü kez perdeleri açtı.
“Uyumuşlar,” diyerek sırıttı.
Ve kostümü yerine koydu.
“Hadi şimdi koşup Panache’ı arayalım, diye bağırdı; sihirli ayna sayesinde onu hemen bulur gün bitmeden getiririm.”
Odaya doğru tehditkâr bir hareket yaparak sallana sallana çıktı.
Az sonra, yakınlarda bir çan kulesi, ağır ağır sabahın üçünü vurdu.
Kuşkusuz çanın gürültüsüne uyanan Foire yatak odasının perdelerini aralayınca göğün mavisi tatlı bir çıplaklıkla ortaya çıktı.
“Üç olmuş bile”, dedi kendi kendine düşünceli.
Ardından yatağa dönüp şefkatli sözlerle Mefisto’yu uyandırdı;
“Sevgilim, kalk hadi, zaman ilerliyor, yakalanabiliriz.”
Hâlâ üzerinden atamadığı uyku mahmurluğundan kurtulmak için gerindi ve farlarla, pudralarla ve kokularla dolup taşan bir tuvalet masasına oturdu. Pencereden içeri süzülen Ay ışığı hafifçe yüzünü aydınlattı. Orkestra bir açılış müziğinin notalarını çalıyordu ve Foire elinde bir aynayla ağır ve şehvetli bir melodi söylüyordu.
Aşka, öpücüklere, gençliğe ve güzelliğe övgüler düzüyordu. Ama şarkının önce baygın olan havası yavaş yavaş çoştu ve sonra da iyice dizginlerinden boşandı. Aynasını masanın üzerine koyan Foire ayağa kalktı ve son sesle sürükleyici ve tutkulu bir bölüm okumaya başladı; yatak odasından henüz çıkan üstünü başını tamamen giyinmiş Mefisto’nun adımları hâlâ çakırkeyifti, o da gelip şarkıya katıldı; başlangıçtaki sakin melodi parlak bir aşk düetine dönüşüp “seni seviyorum” sözleriyle sona erdi. Foire Mefisto’nun boynuna atılınca o da kadını göğsüne bastırdı. Birden kopan küfür kıyamet aşıkları içine düştükleri esrimeden uyandırdı.
Chiquenaude’ın önüne kattığı Panache gelmişti.
“O gelmiş!.. Ama nasıl bu kadar çabuk!...” diye çığlık attı yıldırım çarpmışa dönen Foire.
Chiquenaude kıs kıs gülüyordu.
“Hain, diye haykırdı Panache, kendini savunmana vakit tanımadan seni bir köpek gibi öldürmek hakkımdır ama böyle davranmak tiksindiriyor beni, kurallara uygun bir düelloda alacağım senden intikâmımı; çek kılıcını benim gibi de çeliklerimizi vuruşturalım hemen22.”
Mefisto bir kahkaha patlatarak kılıcını çekti… Yaralanmaz olmadığını bilmiyordu!...

Panache konuşurken Chiquenaude duvarda asılı silah takımından bir kılıç almaya gitmişti. Sonra, sahne kenarına yaklaşarak cebinden koyu mavi bir şişe çıkardı.
“Devası olmayan bir zehir bu,” dedi sinsi sinsi.
Ve diğerleri onu görmeden, kılıcın ucunu şişenin dibine kadar batırıp şişeyi de pencereden attı.
Tam da Panache ve Mefisto kavgaya tutuşmak üzereydi.
“Durun beyler, diye bağırdı Chiquenaude, ikisinin arasına girerek, kılıçlarınız denk değil; seninki çok daha uzun Panache, böyle bir üstünlükle savaşmak sana yaraşmaz: Tut bakalım sana da rakibininkiyle aynı boyda bir kılıç; alman gereken budur.”
Hâlâ dürüstlükten ödün vermeyen Panache kendi fazla uzun kılıcını ileri fırlattı ve vaftiz anasının uzattığını kabûl etti23.
Kendisine gayet lüzumsuz görünen bu dalavere karşısında Mefisto’yu yine gülme tuttu. Kasıntı bir tavır takınıp meydan okur bir havayla başından sonuna muzaffer şarkısını yüksek sesle söylemeye başladı:
Kim bu akılsız övünen
Kızıl kumaşı delerim diyen
Tepeden tırnağa vücudumu bezeyen?...
……………………….....................
Chiquenaude pek eğleniyordu! Eliyle kornete benzer bir müzik aleti yaparak kulak kabartıyormuş havalarına girdi. Fakat dikkat kesilmiş Panache düşmanını gerçekten dinliyordu. Şiir sona erince düşünmeye koyuldu, zira Mefisto’nun doğruyu söylediğinden şüphesi yoktu.
“Korkun mu var, Panache?” diye imâda bulundu Chiquenaude.
Bu sözler Panache’ı kızdırdı.
“Ben ha?... Korkmak?... Sevgili anneciğim… Sorduğun da soru mu?... Sadece izle, benimle gurur duyacaksın.”
İki rakip savunma konumu aldılar ve kılıçlar birbirine çarptı.
İlk başta Panache sadece hamleleri savuşturmakla yetindi, zira kendinden emin Mefisto sağlı sollu durmadan saldırıyordu. Ama kızan haydut da atağa geçti ve berikini gerilemeye zorladı. Mefisto ustalığını göstermek için darbeleri savuştururken eğleniyordu; fakat bir süre sonra böyle savunmaya zorlanmaktan sinirlendi ve kendisi karşısında aciz kalacaklarını bildiği hücumları dert etmeyi bırakıp yeniden ihtiyatsız oyunlara girişti, o andan itibaren de kaybetti. Bir adım bile geri çekilmemeye ahdetmiş Panache gayet iyi direniyordu ve birden karşıdan gelen bir vuruşu savuşturarak kılıcını Mefisto’nun uyluğuna sapladı24. Bahtsız Mefisto çok geçmeden diz çöktü.
“Lanet olsun!...” diye inledi güçsüzce. Ve ölüme yenik düştü. Zehir anında etkisini göstermişti.
Kurbanına bakmak için hiç vakit kaybetmeyen Panache kavgada kullandığı kılıcı silahlığa geri astı, sonra kendisininkini yerden alarak kınına yerleştirdi. Ardından Foire’a doğru ilerleyerek onu en içten biçimde selamladı:
“Hanımefendi, dedi, bu gece cereyan eden olaylardan sonra size veda etmekten onur duyarım. Buraya yığdığım zenginlikleri götürecek kadar alçalmayacağım. Bu değerli eşyaları size veriyorum, bunlar size ait. Bana gelince talihimi başka yerde arayacağım. Kadınlar karşısındaki tutumum budur.”
Yeniden saygıyla eğildi ve başı dik çıktı.
Çılgına dönen Foire onu tutmak için dizlerinin üzerine çöküp umutsuzlukla adını ünledi. Ama o kafasını bile çevirmeden yoluna devam etti, fazla heyecandan fenalaşan zavallı kızcağız dizlerinin üstünde öne geri sallanıp bayıldı.
Sessizliğin ortasında Chiquenaude Mefisto’nun cesedine baktı. Birkaç saniyenin sonunda onu kollarına aldı ve kolaylıkla kaldırdı. Oysa Cadran’ın yedeği gayet boylu poslu ve yapılıydı. Her şeye rağmen cadı onu bir sandalyeye oturtmayı başardı ve vücudunun üst kısmını Foire’ın masasına dayadı.
Böylece Ay ışığı ölüyü boydan boya aydınlattı.
Sevinç sarhoşu ihtiyar büyücü ölümcül yarayı inceledi. Kılıç tüm uyluğu boydan boya geçerek örtüde iki delik bırakmıştı.
Chiquenaude tırnağını deliklerden birine geçirerek hafifçe asıldı. Ve hiç çaba harcamadan kumaştan geniş bir kare parça kopardı. Bu, şeytanın yıpranma dolasıyla gerektiğinde eklediği yeni parçalardan biriydi. Kılıç buraya denk geldiğinde adeta en narin kısımlardan biriymişcesine kumaşı kolaylıkla delip geçmişti.
Muzaffer cadı elini kaldırarak koyu kırmızı kare parçayı gösterdi. Böylece demirden ve çelikten daha dayanıklı olan bu kumaşın kalınlığı konusunda hüküm vermek mümkün oldu.
Aşağı tarafta, Mefisto’nun bacağının üzerinde, Fusée, Crinière ve diğerlerinin koca iğneleriyle diktiği paçavraya dönmüş eski fanila görünüyordu. Chiquenaude birkaç saniye yaranın olduğu bölgeyi hayranlıkla seyretti.
“Fanila görevini yaptı,” dedi boğuk bir sesle.
Sonra yama yaptığı parçaya geri dönerek tüm kuvvetiyle onu parçalamaya koyuldu. O sırada, sarsıntıyla uyanmış gibi bir sürü ufacık kelebelek her yönde uçuştu.
Cadı alaycı bir sesle şiiri okumaya başladı.
Kim bu akılsız övünen
Kızıl kumaşı delerim diyen
Tepeden tırnağa vücudumu bezeyen?...
……………………….....................
Artık elinde hiçbir şey kalmadığında, kırpıntıları tekrar toplayarak ufacık kalıncaya kadar hepsini lime lime etti25; muhakkak zafer şarkısı yeniden aklına gelmişti. Son bende gelince diş kalmadık ağzını açığa çıkaran büyük bir kahkaha koyverdi.
Ay ışığında hâlâ uçuşmakta olan küçük kelebek sürüsüne parmağıyla işaret etti. Neşeyle sarsılarak attığı kahkaların arasından haykırdı:
“Sağlam kırmızı pantolonun astarındaki güve yenikleri !...”26
Çevirenin notları
Bu notlar hazırlanırken özellikle Foucault’nun Roussel üzerine –künyesi aşağıda bulunan– kitabından ve Mélusine dergisinin Roussel üzerine yapılan bir kolokyuma ayırdığı sayıdan yararlanılmıştır. Cahiers du centre de Recherches sur le Surréalisme, Mélusine, No 6, “Raymond Roussel en Gloire”, Actes du Colloque de Nice – Haziran 1983, L’age d’Homme.
1Burada özel ad olarak kullanılan Forban, “korsan” anlamına gelir, dolayısıyla oyunun adını “Korsan Kızıl Pençe” diye karşılamak da mümkündür.
2“Doublure”, yani “bir oyuncunun yerine oynayabilecek başka bir oyuncu”: “Dublör”, “benzer”. Görüldüğü üzere hikâyeye rengini verecek ikileme ve yerine geçme teması en başından işlemeye başlar. Ayrıca “doublure” sözcüğünün diğer anlamı da “güve”dir. İki anlamlılık üzerinde oynayan hikâyenin evrilmesinin son cümlede tamamlanacağı görülecek. Burada “Kızıl Pençe Forban oyununda yedek oyunucunun söylediği dizeler” diye çevirdiğimiz “Les vers de la doublure dans la pièce du Forban talon rouge” cümlesi hikâyenin sonunda, yalnızca “Forban talon rouge” ifadesinin ”fort pantolon rouge” (”sağlam kırmızı pantolon”) şeklinde yazılması gibi biçimsel bir oyuna başvurularak ve cümlede geçen sözcüklerin çok anlamlığından semantik olarak faydalanılarak ”sağlam kızıl pantolunun astarındaki güve yenikleri” (”Les vers de la doublure dans la pièce du fort pantalon rouge !… ”) haline gelecek. Foucault’nun ifadeleriyle söylersek: “[Chiquenade] içinden çıkılmaz ikiye bölünmeler, tekrarlar ve kusurlar oyunu” şeklinde, bu “kaynak dediğimiz cümlenin parçalarının kurcalanması işlemiyle” ilerler. Bkz. Michel Foucault, Raymond Roussel: Ölüm ve Labirent, Koç Üniversitesi Yayınları, 2013, s. 45, çev. Savaş Kılıç.
Yine aynı yerde: “Roussel’in bu metinden memnun olmasının nedeni, başlangıçta kullanılan tekniği (birbirine bağlanacak olan neredeyse tıpatıp aynı iki cümleyi) metnin içine ve metne yerleşen yüzlere aksettiren yankının o büyülü düzeneğini kurabilmiş olmasıdır muhtemelen.” Roussel’in yazma tekniğini nasıl açıkladığını görmek içinse bkz. Ed. İshak Reyna, Yazarın Kuramı, Eserimi Nasıl Yazdım içinde, Raymond Roussel “Bazı Kitaplarımı Nasıl Yazdım?”, İletişim, 2010, ss. 118-135. İlk yayınlanma yeri: Gergedan, çev. Zeynep Küpüşoğlu, Ağustos 1987, no:6.
3İkileme ve yerine geçme temasının buradan itibaren sürekli kuvvetlendiğine şahit olacağız. Anlatıcının bir seyahat dolayısıyla katılamadığı, ilk gösterimi zaten yapılmış bir piyes oynanmaktadır. Öyleyse kopyanın kopyası söz konusudur. Bkz. Michel Foucault, Raymond Roussel: Ölüm ve Labirent,…., s. 46.
4“Doubler”. Aktörün yerine “dublörü” geçer, yerini yedek bir oyuncu alır. Bkz. A.g.y. İlk cümlenin teyidi söz konusu: Kızıl Pençe Forban oyununda “yedek oyuncunun” söylediği dizeler.
5“…son costume en grosse étoffe écarlate”; böylece başka ifadelerle şimdiden “sağlam kızıl pantolona” gönderme yapılıyor. Ayrıca cümlenin tamamının okunuşu sessel bir uyum arz ediyor:“son costume en grosse étoffe écarlate; cette étoffe était fée et l’épée la plus solidement trempée ne pouvait parvenir à l’entamer.” (son kostüm an gros etof ekarlet, set etof ete fe e l’epe la plü solidman trampe ne puve parvönir a l’antame).
6“…réserve en enfer”; şeytanın kıyafetinin de “yedeği” var. Yırtılan parçaların “yerine” bundan yama yapıyor.
7Od (Yun. ὠδή : şarkı): Beyitler (strophes) halinde yazılan müziğin eşlik ettiği bir tür lirik şiir.
8Şiiri sahneye giren taklidin taklidi Mefisto okur. Oyuncunun yerini alan dublör ve Forban’ın yerini alan şeytan. Bkz. A.g.y.
9Panache, gösterişli, göze çarpan şaşaalı tavır ile pervasız cesaret yan anlamlarına sahipir. Lafzi karşılığı ise, başlığa, miğfere takılan tüy, sorguçtur. Temel gönderme ise Fransa Kralı IV. Henry’dir (1553 –1610). Zevk düşkünü ve sinik olsa da çok cesur bir askeri lider olan en sevilen bu Fransız kralı miğferinde bir sorguç taşımasıyla ve “Sorgucumu takip edin!” ("Ralliez-vous à mon panache blanc!") diye savaş çığlığı atmasıyla ünlüdür. Oyunun kahramanı Panache’ın başlığında da sorguç vardır.
10Forban Talon Rouge: Kızıl Pençe Forban oyunun adıdır.
11Kızıl Pençe Forban’ın vaftiz annesi büyücü kadın “Chiquenaude“ Roussel’in hikâyesine adını verir. Parmakla hafifçe vurmak, ucuyla hafifçe dürtme, yani “fiske” anlamına gelir.
12Şeytan “kızın sevgilisinin kılığına, yani yenilmez bir silahşör ve haydut kılığına girer (alın size bir dublörlük daha)” A.g.e. s. 46. ve kızın yatağında onun yerini alır.
13“Haydudun (yani kurnaz ikizinin) koruyucu cini, sihirli bir aynanın yansıttığı görüntüyle şeytanın oyununu bozar: Görüntüyü tekrarlayarak ikizin maskesini düşürür.” A.g.y.
14Şiir bölümünde kızıl elbisenin sağlamlığına dair anlatılanlar sayfa boyunca sürekli başka şekillerde tekrarlanarak pekiştiriliyor: “tılsımlı kalın kumaş“ (grosse étoffe fée); “büyülü kıyafetler“ (les vêtements magiques); “kor rengi elbise“ (le complet charbon ardent); “bir zırhtan ya da çelikten örülmüş bir koruyucudan bile daha sağlam örtü“ (ce drap plus résistant qu’une cuirasse ou qu’une cotte de maille). Ayrıca Foucault’nun aynı metnin aynı sayfasında yazdığı “kelimeleri ikiye bölme işleminin adeta bu metinde bir taslağının bulunduğunu iddia etmeye hazırım” sözlerine “l’étoffe fée” (“tılsımlı kumaş”) öbeği örnek olur, aynı şekilde telaffuz edilen “étoffer” fiili süslemek, bezemek, zenginleştirmek anlamlarına gelir.
15Şeytan nasıl yıpranan kıyafetinin işlemezliğini devam ettirmek için cehennemdeki yedeğiyle yama yapıyorsa, benzer şekilde cadı da kıyafete kılıç işleyebilmesi için bir bölümüne “narçiçeği rengi eski bir fanila parçası” (“un coupon de vieille flanelle grenat”) dikecek.
16Kumaşları güvelere karşı korumak için kullanılacak en iyi maddeler arasında karabiber ve ham kâfuru gelir. Güve meselesinin hikâyenin ilk cümlesi son cümlesiyle bağlandığında daha net anlaşılacağını belirtmiştik.
17Buraya kadar olan bölümde dikkatimizi çektiği gibi, Roussel “esas itibarıyla poetik” yöntemini vurgulayarak anlatıcı tarafından yazılan şiirde anlatılan özelliklerin betimlenmesini-temsilini düzyazıda ikilemiş olur. Böylece bir metin diğerini ikiye katlar, tekrarlar. Öyle ki yalnızca bir metin diğerini ikilemekle kalmaz, bir tür (düzyazı) de diğerini (şiiri) ikiler. Benzer bir yöntem için Baudelaire’in Les Petit poèmes en prose ya da Spleen de Paris (Küçük Düzyazı Şiirler ya da Paris Sıkıntısı) düşünülebilir. Ayrıca tiyatro oyunun içindeki masalda geçen şiir/şarkı ile çalan orkestra müziği ve bale gösterisi de unutulmamalıdır.
18Temaya uygun bir örnek daha: Yama yapmak için kıyafeti “tersine çeviriyor”. Ayrıca ve belki daha da önemlisi Chiquenaude kostümü ters yüz (l’envers) ederken [tourné à l’envers le fameux costume] Roussel de dizeleri (les vers) ters yüz ediyor. “Büyülü kıyafeti ele geçirip, içyüzüne aynı renkte ama güvelerin delik deşik etmiş olduğu bir astar (yani kusurlu bir ikiz) diker.” A.g.y. Tersine çevirme dışında yine bir yerini alma da söz konusudur: Dublör oyuncunun ve kumaş diğer kumaşın yerini alır. Şeytan’nın da kıyafeti yıprandıkça Cehennem’deki yedeğinden parça alıp yama yaptığı ve Chiquenaude‘ın elbiseyi ters yüz ettiği düşünülürse [ki “doubler”nin bir anlamı da “astar geçirmek”tir] bir ikileme/astar geçirme, ikiye bölme ve yeniden ikileme/tekrar gibi üçlü bir süreç ortaya çıkar.
19Roussel’in hikâyesine “Chiquenaude“ adını verdiğini ve bunun da parmakla hafifçe vurmak, yani “fiske” [atmak] anlamına geldiğini söylemiştik. Öyle ki cadının oyun içinde dikiş cinlerini çağırmak için yaptığı ve bir bale gösterisini başlatan bu parmak hareketi her şeyin doğasını değiştirir. Dolayısıyla bu cümle adeta yazarın yazma eyleminin simgesidir. Cadının kumaşı ve cinleri manipüle etme kudretiyle yazarın metni manipüle etme kudreti arasında bir benzerlik vardır sanki. Böylece Chiquenaude Roussel’in dublörü haline gelir.
20Fusée pek çok anlama gelir, bunlardan biri: Çıkrıklarda demir tele sarılan ip yumağıdır. Crinière, “yele” anlamına gelir.
21“Büyülü kıyafeti ele geçirip, içyüzüne aynı renkte ama güvelerin delik deşik etmiş olduğu bir astar (yani kusurlu bir ikiz) diker.” A.g.y.
22Yani “dönüp gelen haydut, şeytanı düelloya çağırınca (yani dublörün oynadığı ikiziyle karşı karşıya gelince)” A.g.e., s. 46.
23Bir ikileme daha. Kılıcın yerine geçen başka bir kılıç.
24“…önceden delinmez olan ama şimdi ikiye katlanmış ve dublörü –daha doğrusu Les vers de la doublure dans la pièce du fort pantalon rouge!…[sağlam kırmızı pantolunun astarındaki güve yenikleri]– yüzünden büyülü gücünü kaybetmiş olan kumaşı kılıcıyla kesip biçmekte hiç zorlanmaz.” A.g.y. Devam eden cümleler bu “zorlanmama”, “kıyafeti kolayca delme” haline dair açıklamayı pekiştiriyor.
25Daha önce de belirttiğimiz gibi Chiquenaude Roussel’in dublörü haline geliyor. O, sonunda kumaşı, ipek astarı (vers) en küçük parçalara ayırıken, Roussel de metni, dizelerdeki (vers) kelimeleri en küçük semantik parçalarına kadar çözmüş oluyor. Hatırlanacağı gibi Şeytan şarkıda elbisesine değecek kılıcın “cam gibi tuz buz” olacağını söylüyordu, burada ise imge tersine döner: Un ufak olan elbisenin kendisidir. Yazar uçuşan kelebelekler imgesiyle de yine buna gönderme yapıyor gibi görünmektedir.
26« Les vers de la doublure dans la pièce du fort pantalon rouge !… » Böylece en başta dikkat çektiğimiz gibi, ilk cümleyle sondaki cümle arasında çember Roussel’in yöntemine uygun olarak kapanmış olur: İki cümle bulundu mu, biriyle başlayıp diğeriyle bitecek bir masal yazılabilir düşüncesi gerçeklik kazanır. İki cümle arasındaki tek fark ilkinde özel isim olan Forban’ın burada fort pan-talon haline getirilmesidir. Roussel iki cümlede kullandığı kelimelerin farklı anlamlara gelmesinden faydanalarak yaptığı oyunu tamamına erdirir: Vers: 1. Dize, 2. Güve yenikleri; Doublure: 1. Dublör, 2. Astar; Pièce: 1. Piyes, 2. Kumaş parçası, giysi.
Fransızcadan çeviren ve notlandıran: Murat Erşen






