Martin Scorsese’in yönettiği Pretend It's a City bütün dikkatinizi vermeniz gereken yedi bölümlük bir dizi.
Netflix son zamanlarda suç belgesellerinin sayısını artırmış olabilir, ancak platform üzerinde bulunan en iyi belgesel, yıllardır yazmayan yetmiş yaşındaki deneme yazarı Fran Lebowitz’i konu ediniyor. Martin Scorsese'in yönettiği Pretend It's a City Fran Lebowitz'in esprileri ve hiddetli felsefesiyle keyifli bir izleme deneyimi sunuyor.
Lebowitz’in konuşmalarından birinde izleyici soruyor: “Hayat tarzınızı nasıl tanımlarsınız?” Cevaba gelince: “Hayat tarzımı nasıl mı tanımlarım? Bir kere ‘hayat tarzı’ kelimesini asla kullanmam ben.” Takım elbise ceketi, gömlek ve kot pantolonuyla Lebowitz tam bir New Yorklu. En sevdiği aktivite metroda insanları izlemek.

Otoriter olmayı reddeden eleştirel bir sesle karşımıza çıkan Lebowitz aynı zamanda çok eğlenceli. Kanıt için Scorsese’le birlikte kamera önüne çıktığı çekimleri izleyin. Scorsese bazen söyleşiyi yapan kişi oluyor, bazen de yan rolde bulunuyor. Arkadaşı Lebowitz, Evita’dan tutun da çocukların niçin “en az rahatsız edici insan grubu” olduğunu açıklarken Scorsese gülmekten iki büklüm sandalyesinin kollarını tokatlıyor.
2010'da Scorsese, Lebowitz hakkında bir uzun metrajlı belgesel olan Public Speaking'i yönetmişti. On yıl sonra bir Netflix dizisi için yeniden bir araya gelmeleri hem ekran kültürü hem de ticaretiyle alakalı çok şey söylüyor. Scorsese’in kullandığı müzikler, Lebowitz’in anlatısını daha etkili hale getiriyor. Belgeselin kullandığı parçalar arasında Velvet Underground’un şarkısından Luchino Visconti’nin 1963 tarihli klasiği The Leopard gibi birçok farklı parça bulunuyor. Deneyimli görüntü yönetmeni Ellen Kuras ise Manhattan'daki yaşam alanında Lebowitz'i yakalıyor.
Lebowitz’i bilmeyen biri, bu belgeseli izlerken kendini onun dünyasına bulan bir tür “kültürel izleyici” gibi hissedecektir. İlk bölümlerde yazar, caz ve tiyatro efsaneleriyle örülü gece maceralarını ve niçin ayakkabıları olmadan etrafta gezindiğini anlatıyor. Bu ruhu yaşatan belgesel, bizi New York City'deki ünlü Queens Museum of Art’a götürüyor, Lebowitz’in tanıştığı ikonları bir retrospektif sergiymişçesine önümüze seriyor. Öte yandan, bölümlerden bazıları Lebowitz’in kendini diğer New Yorklulardan niçin bu kadar farklı hissettiği üzerine kurulu. Belgeseli eleştirenlerin altını çizdiği üzere bu belgesel, Scorsese’in Lebowitz ve içinde yaşadıkları şehre yazdığı bir aşk mektubu niteliğinde. Bunların dışında en önemli özelliği, Lebowitz’den hayat dersleri içeriyor oluşu.

Lebowitz’in belgeselde hepimize verdiği öğütlerden birkaçı:
Yürürken mesajlaşmak deli işi: “Eğer telefonum olsaydı ve mesajlaşsaydım, eminim ki bunu yürürken yapmak aklıma gelmezdi.”
Görsel sanatlar dolandırıcı.
Kötü alışkanlıklarınız sizi öldürebilir, ama iyileri sizi kurtaramaz: “İyi olmak ne demek? Fazladan sağlık? İyi olmak bana göre bencillik. Hasta olmamak yeterince iyi değil, bir de şimdi ‘iyi’ mi olacağım?”
Toplu taşıma kullanışlı olmalı, sanatsal değil.
Yasak zevk diye bir şey yoktur: “Eğer insan öldürmekten zevk almıyorsanız….Öyle bir dünyada yaşıyoruz ki insanlar insan öldürmekten ya da bebekleri kafeslere koymaktan suçlu hissetmiyor. Ama ne yani, iki tabak makarna yedim diye kendimi suçlu mu hissetmeliyim? Gizem kitabı okuduğum için?”
Kendinize Martin Scorsese gibi arkadaşlar edinin.
Çeviren ve derleyen: Aslı İdil Kaynar
(Sydney Morning Herald, Vogue, Indiewire)






