Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

4 Nisan 2026

Kültür Sanat

Gürültüyü Kurmacayla Anlamlandırmak

Anna Snaith

Paylaş

0

0


Savaşlararası dönemin istenmeyen seslerle bu denli uğraşmasının başlıca nedeni, Birinci Dünya Savaşı’nın etkisiydi.

 

Birinci Dünya Savaşı’yla İkinci Dünya Savaşı arasındaki dönemde gürültü, İngiltere için gerçek bir halk sağlığı problemiydi. Hatta Aldous Huxley bu dönemi “gürültü çağı” olarak adlandırmıştı. Özellikle Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra inanılmaz bir hızla yaygınlaşan mekanik sesler, karayolu ulaşımının gelişmesiyle birlikte dayanılmaz bir düzeye çıkan trafik gürültüsü, ses seviyesini tahammül sınırının üstüne çıkaran büyük hoparlörlerin her yerden temin edilebilir hale gelmesi ve sanayi bölgelerinden yüksek gürültü, ulusun zihinsel ve bedensel sağlığı açısından gerçek bir endişe kaynağıydı. 

Aynı dönemde yaşayan ve eserler veren Virginia Woolf, George Orwell, Jean Rhys gibi yazarlar elbette bu olağanüstü değişikliğe kayıtsız kalmadı. Ve nihayetinde bu yazarların eserleri bir yandan geçmişteki işitsel dünyanın arşivi olma rolünü üstlenirken öte yandan gürültünün sese evrildiği bir mekân haline geldi. Ses tarihçisi James Mansell’in de belirttiği gibi, “Gürültü yalnızca modern olanın bir temsili değil, aynı zamanda modernitenin işitsel biçime bürünmüş haliydi.”

Bugün çevresel gürültünün insan yaşamı üzerindeki etkilerini ve insan sağlığına olan zararlarını ölçebiliyor, bilimsel araştırmalar yoluyla bütün zararları etkileri ortaya koyabiliyoruz. Öyle ki, şu an Dünya Sağlık Örgütü gürültüyü, hava kirliliğinden sonra en önemli ikinci çevresel sorun ve sağlık tehdidi olarak kabul ediyor. 

Fakat iki savaş arası dönemde gürültüyle sağlık sorunlarını birbiriyle ilişkilendirebilecek kapsamlı çalışmalar yoktu. Ve gürültüyle mücadele etmeye çalışanlarda anlatılardan destek almak gibi bir yöntem keşfetti. Yüksek sesin insanın sinir sistemini nasıl bozduğuna yönelik hikâyeler anlatılıyor ve toplum, sessiz ortamlarda yaşamaya teşvik ediliyordu. 

Birleşik Krallık, giderek artan bu gürültü sorunuyla başa çıkmak için ilk adımı 1933 yılında attı ve Thomas Horder öncülüğünde Gürültüyle Mücadele Birliği kuruldu. Birliğin bünyesinde doktor ve psikologların yanı sıra fizikçiler, mühendisler ve sesin fiziksel özellikleri üzerine çalışan akustik uzmanları da bulunuyor ve hükümetin gürültü seviyelerini düzenleyen yasal bir çerçeve oluşturması için lobi çalışmaları yapıyordu. Ayrıca çıkardığı Quiet isimli dergi vasıtasıyla halkı, gürültünün sakıncaları hakkında da bilgilendirmeye çalışıyordu.

Birlik tarafından başlatılan bu kampanyalar gürültünün sağlık üzerindeki etkisine dikkat çekmekle kalmayıp aynı zamanda gürültüyü “israf” olarak tanımladı ve maksimum verimlilik talep eden bir toplumun öncelikle gereksiz gürültülerden kurtulması gerektiğini savundu. İngiliz olmakla ilişkili bazı değerleri alıp bunları “akustik medeniyet” ve “bilinçli tutum” fikriyle harmanladılar ve böylece yürüttükleri kampanya adeta bir ses milliyetçiliğine dönüştürdüler. 

 

Modern kurmacada gürültü

Savaşlararası dönemin istenmeyen seslerle bu denli uğraşmasının başlıca nedeni, Birinci Dünya Savaşı’nın etkisiydi. Topların, peş peşe patlayan mermilerin ve el bombalarının kulakları sağır eden gürültüsüne maruz kalmak toplumun büyük bir kısmında işitme hasarlarına yol açmış ve zaman içerisinde bu gürültü can kayıplarıyla, savaş travmasının yıkıcı etkileriyle özdeşleşmişti.

Savaş ortamının yarattığı aşırı gürültü, doktorları ve psikologları sesin sağlık üzerindeki etkilerini araştırmaya yöneltti ve bu tarz araştırmalar, Endüstriyel Sağlık Araştırma Kurulu gibi devlet destekli kurumlar aracılığıyla 1930’lu yıllara kadar devam etti. Sonuç itibariyle bu iki savaş arası dönemde halk, yalnızca savaş gürültüsünün değil, gün içinde makinelerden ya da trafikten gelen yüksek seslerin de insan sağlığına zararlı olduğunu fark etti.

Ancak gürültü meselesini ele alanlar yalnızca doktorlar ve akustik uzmanları değildi. Rebecca West ve H.G. Wells gibi yazarlar Gürültüyle Mücadele Birliği ile iş birliği yaparken Winifred Holtby gibi yazarlar, kuruluşun elde ettiği bulguları kamuoyu nezdinde çürütmeye çalıştı. Fakat sunulan katkı ister iş birliği olsun isterse tam aksi, yazarların etraflarında sürekli değişim halinde olan işitsel atmosfere kayıtsız kalamadığı bir gerçekti. Savaşlar dolayısıyla maruz kalınan gürültü düzeyi, yüksek ses çıkaran mekanik araçların kentsel ortamda hızla yaygınlaşması ve yeni ses teknolojileri yüzünden ihtiyaç duyulan işitsel eğitim, sesler ve işitme konusunda yeni bir duyarlılığın oluşmasına neden olurken bu durum, dönemin edebiyatı tarafından hem yapısal olarak hem de mecazen ele alındı. 

Woolf, Orwell ve Rhys gibi modernist yazarlar makineler tarafından yaratılan bu yeni işitsel dünyaya büyük bir dikkatle kulak kesildi. Öyle ki, o dönem yazılmış olan çoğu kurgusal metinde gürültüye dair somut izler görmek mümkün. Walter Greenwood’un Love on the Dole’ü (1933) ya da John Sommerfield’ın May Day’i (1936) gibi proleter fabrika romanlarıysa dikkatleri, seslerin insan sağlığına zarar verecek denli yüksek çıktığı endüstriyel ortamlara çekti. 

Birinci Dünya Savaşı’ndan dönen gazilerin ana karakter rolünü üstlendiği Mrs. Dalloway’de Virginia Woolf ve  Boğulmamak İçin’de George Orwell, kentlerdeki gürültü ortamını, sesin iyileştirici ve birleştirici dokusunun yanı sıra çatışma bölgesinden artakalan işitsel etkiler ya da buna benzer kolektif ses deneyimleri üzerinden aktardı. 

Jean Rhys ise İkinci Dünya Savaşı’nın hemen akabinde Londra’da geçen öyküsü Let Them Call It Jazz’da, HMT Empire Windrush gemisiyle Karayiplerden gelen göçmenlerin Londra’da karşılaştığı düşmanca ortamı resmetti ve öyküdeki anlatıyı, oturduğu “nezih” muhitte Karayip şarkıları söylediği için tutuklanan Windrush yolcusu Selina Davis’in hikâyesi üzerinden kurguladı. 

Rhys’ın öyküsü sesi hem bir direniş biçimi olması yönüyle ele aldı hem de gürültünün politikleşmesi yönüyle. Nitekim Karayiplerden gelen göçmenlerin icra ettiği müzik kendileri bakımından işitsel bir direniş biçimiyken müziğin yetkili otoriteler tarafından “sapkın” olarak görülen bedenleri susturma stratejisi ama insan kaynaklı oluşu sebebiyle de dışlayıcı değer ve hiyerarşi kodlarını aşan toplumsal bir isyandı. 

Sonuç itibariyle bu eserleri ve daha nicelerini okuduğumuzda, modernist yazarların hızla değişmekte olan işitsel dünyaya adeta birer ses kuramcısı gibi tepki verdiklerini ve gürültüyü doğrudan olumsuzlamak ya da istenmeyen bir fazlalık olarak nitelemektense gürültüde estetik ve politik imkânlar aradıklarını görürüz. 

 

Çeviren: Fulya Kılınçarslan

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Yeni Başlayanlar İçin 7 Güzel Klasik M..Oggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Deniz Sessiz

14 Mayıs 2025

Sıfırdan Bire, Doğaldan Plastiğe!

“Plastik gelecektir,” dedi Profesör gür sesiyle. “Çünkü plastik... eee... insanlardan bile daha iyidir!”Bu geri dönüştürülemeyen, sağlığa olduğu kadar çevreye de zarar veren “kolay şekillendirilebilen” polimer madde, endüstriyi olduğu kadar dünyamızı da ele geçiriyor..

Devamı..

Direniş Politikaları

Michael Walzer

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024