Gorki için bardağı taşıran son damla, yeni rejimin, yaşanan kıtlık krizi karşısındaki duyarsızlığı oldu.
Geçmişte Rusya’daki bütün okul ve kütüphanelerde Sovyet kahramanlarının portreleri asılı olur, Sovyet kültür kurumunun simgesi haline gelen Maksim Gorki’nin portresiyse her zaman Lenin ile yan yana dururdu. Proletaryanın içinden çıkan ilk büyük Rus yazarı olan Gorki aynı zamanda Bolşeviklerin yakın bir dostu olarak tanındı ve Sosyalist Gerçekçiliğin kurucusu olarak selamlandı. Gorki, henüz hayattayken bile bir Sovyet kültü haline gelmişti: gençliğini anlatan bir film üçlemesi yapıldı, Moskova’daki ana caddelerden birine adı verildi ve doğduğu Nijny-Novgorod’ın adı Gorki Gorod (Gorki Şehri) olarak değiştirildi.
Fakat böylesi bir ikonun ardında, Sovyet halkının tanımasına izin verilmeyen bir Gorki daha vardı. Kendi ülkesinde biyografilere konu olan alelade bir insan değil, adeta adına hayranlık dolu methiyeler yazılan bir azizdi. Sovyet arşivlerinin açılmasıyla birlikte Gorki’nin aslında görünenden çok daha karmaşık ve trajik bir figür olduğu ortaya çıktı. Batı’da uzun süredir bilindiği üzere aynı zamanda bir gazeteciydi ve hacimli yazışmaları uzun süredir arşivlerde saklı duruyordu. Bu yazışmalar gösterdi ki, Gorki aslında adanmış bir Bolşevik değildi. Devrim’in 1917’den sonra izlediği yöntem hususunda ciddi şüpheleri vardı ve bu şüpheler yüzünden 1921 yılında sürgüne gönderildi. Sürgünden 1928 yılında döndü. Ancak o tarih itibariyle hiçbir zaman Stalin’in gerçek bir destekçisi olmadı. Aksine, onun tutsaklarından, hatta kurbanlarından biriydi.
Lenin ve Gorki ilk kez 1902 yılında tanıştılar. Asıl adı Aleksey Peskov olan bu otuz dört yaşındaki yazar kısa zamanda ismini duyurmuş, 1890’lı yılların ortalarında Petersburg’daki Marksizm yönelimli entelektüel çevrelerde iyi bir yer edinmişti. Kentin dilencilerden, hırsızlardan, serserilerden ve günlük işlerle hayatını idame ettiren işçilerden oluşan yer altı dünyasından çıkan ilk nitelikli yazar, bu dünyayı olanca canlılığıyla tasvir eden ilk isimdi. İşçi sınıfı kendini kolaylıkla onun öyküleriyle özdeşleştirebilirdi çünkü anlattığı hikâyeler hem onların gündelik yaşamlarıyla ilgiliydi hem de – tıpkı kendine seçtiği takma isim gibi – isyankâr ruhlarını yansıtıyordu (Rusçada Gorki “acı (tat)” anlamına gelir). Yazılarından elde ettiği kazancı Sosyal Demokratları finanse etmek için kullanan Gorki’nin partinin Bolşevik kanadıyla, özellikle de lideriyle olan ilişkisi hiçbir zaman istikrarlı bir çizgi izlemedi.

Gorki’nin devrime olan bağlılığı çoğu entelektüel gibi romantik ve idealistti. Devrimi insan ruhunun özgürlük, kardeşlik ve manevi gelişim için verdiği büyük bir mücadele olarak görüyordu. Özünde hümanistti. Dolayısıyla Bolşeviklerin katı disiplinini ya da dogmatizmini hiçbir zaman benimsemedi. Hatta bir keresinde ünlü ressam Repin’e, herhangi bir partiye ait olmadığını ve bundan ötürü memnuniyet duyduğunu söylemişti: “Zira bu özgürlüktür ve insanlığın buna ihtiyacı var.”
Gorki, Lenin’i zekâsı, karizmatik liderliği ve şahsi nitelikleri dolayısıyla sever ancak yaşamsal farklılıkları kendi soyut teorileriyle sınırlandırmaya çalışmasından hoşlanmazdı. 1909 ve 1910 yılları arasında Lenin’in Capri adasındaki konutunda işçilere eğitim verirken hem onunla hem de Sosyal Demokrat Parti’nin önde gelen kültür kuramcıları Bogdanov ve Lunarcharsky ile fikir ayrılıkları yaşadı. Lenin’e göre işçiler ancak Parti içi disiplinli kadrolarla başarılı olabilir ancak bağımsız birer kültürel güç haline gelemezlerdi. Fakat Gorki ve birlikte çalıştığı diğer eğitimciler, işçi sınıfının kültürel ve manevi ilerlemesini devrimin hareket ettirici gücü olarak görüyorlardı.
Gorki, devrimin uygarlaştırıcı misyonuna daha fazla odaklandığından 1917 yılında Bolşeviklerle sert tartışmalar yaşadı, hatta onları, kalabalıklar arasında baş gösteren yıkıcı şiddeti kışkırtmakla suçladı. Zira Şubat Devrimi, Çarlık rejimine karşı dizginlenmesi güç bir öfke ve hiddet dalgasını serbest bırakmış, kalabalık gruplar hapishanelere, mahkemelere, karakollara saldırmıştı. Rus çarlarının heykelleri yıkıldı, binalardaki çarlık amblemleri kaldırıldı, saraylar ve kütüphaneler tahrip edildi.
Gorki’nin evi Petrograd’da çatışmaların yaşandığı bölgelere çok yakın olduğundan bütün bu olup bitenlere birinci elden tanıktı. Hatta 1917-1918 yılları arasında, “Zamansız Düşünceler” isimli bir köşesinin olduğu bağımsız sosyalist gazete Novaya Jizny’de mevcut durumu kınayan çok sayıda yazı yayımladı. Ona göre linçin yaygınlaşmasında, Yahudi düşmanlığının yükselmesinde ya da Çarlık rejiminin çöküşüne müteakip dile getirilmeye başlanan kraliyet pornografisinde (Rasputin ve İmparatoriçe hakkındaki hikayeler) kültürel ilerleme ya da manevi olgunlaşmaya dair hiçbir iz yoktu. Toplumsal bir devrimin gerçekleşmekte olduğunu reddediyor ve insanların “devrim” olarak nitelediği şeyin, “zoolojik içgüdülerce” tetiklenen bir şiddet silsilesi, Rusya’nın uygarlık katmanını yok etmek üzere olan karanlık ve kadim bir hiddet patlaması olarak görüyordu.
Gorki bu kötümserliğini elbette şiddetin her halini reddeden edebiyatçı yönüne borçluydu. Devrimi o zamanın koşullarıyla değil, kendi hümanist idealleri üzerinden değerlendirdi. Ve “Rus köylüsünün Asyalı barbarlığı” gibi kimi nitelemeleri, ancak bir entelektüel tarafından dile getirilebilecek kültürel önyargılarla doluydu. Bolşeviklerle birlikte hareket eden Rus aydınlarıysa karşı karşıya oldukları şiddet ve yıkımı on yıllardır ezilen bir halkın doğal dürtüleri olarak görüyor, yaşanan çatışmaları devrimin uzun vadeli hedefleriyle meşrulaştırıyorlardı. Hatta kimilerine göre eski Rusya’nın başına gelenler adeta bir şeytan çıkarma ayiniydi ve eski dünyanın bu yıkımından daha yeni ve daha kardeşçe bir dünya doğacaktı.

Fakat Gorki’nin bu tarz güzellemelere yanıtı açıktı: kürek her zaman bir kürektir. Şubat Devrimi’nin yıldönümünde yaptığı ve daha önce hiçbir yerde yayımlanmayan şu cesur konuşmada da belirttiği gibi, “Bir devrim, ancak halkların sahip olduğu yaratıcı gücün doğal ve sağlam bir ifadesi olarak ortaya çıktığında devrimcidir. İnsanların kölelik ya da baskı sebebiyle biriktirdiği içgüdülerin serbest bırakılması devrim anlamına gelmez. Bu olsa olsa bir kin ve nefret isyanıdır; hayatlarımızı değiştirmez, sadece acıya ve amansız bir kötülüğe yol açar. Devrimin üzerinden bir yıl geçti. Peki şu an insanlarımızın daha iyi, daha nazik, daha zeki ve daha dürüst olduklarını söyleyebilir miyiz? Elbette hayır. İçimizden hiç kimse çıkıp da böyle bir şey söyleyemez. Hâlâ monarşi zamanında olduğu gibi aynı anlamsız geleneklerle, aynı önyargılarla, aynı ahmaklık ve sefaletle yaşıyoruz. Eski rejimin telkin ettiği açgözlülük ve kötülük hâlâ içimizde saklı duruyor: hâlâ birbirini aldatan ve en ufak fırsatta soygunculuğa girişen bir halk ve hem halktan rüşvet alan hem de halkı aşağılayan bürokratlar.”
Gorki’nin bu içtenlikli sözleri, devrimi uygarlaştırıcı bir güç haline getirebileceğine inandığı entelektüel sınıfa yönelikti. Zira iç savaş esnasında birçok entelektüel ismi Bolşeviklerle olan bağlantılarını kullanarak zulüm görmekten kurtarmış, tacir Yelisev’in Petrograd’daki eski evini yazarlar sığınağı haline getirip Rus klasiklerinin yeniden basımını yapmak amacıyla kendi yayınevini kurmuştu. Yayınevi bir işletmeden ziyade bir hayır kurumu gibi yönetiliyor ve Gorki, çevirmen ya da editör olarak istihdam ettiği onlarca yazar, gazeteci, akademisyen, müzisyen ve sanatçının bu karmaşa içerisinde hayatta kalmasına yardımcı oluyordu. Zamyatin, Gumilev, Babel, Chukovsky, Khodasevich, Mandelstam, Blok ve Zoshchenko gibi 20. yüzyıl Rus edebiyatının önde gelen isimleri, bu zorlu zamanlarda hayatta kalmalarını Gorki’nin himayesine borçluydular.
Gorki’nin masası her zaman ilginç ve renkli bir topluluğu ağırlardı: yazarlar, sanatçılar, işçiler ve denizcilerden oluşan bu değişik toplulukta Bolşevikleri lanetlemekten bir an olsun bıkmayan Shaliapin’in yanı sıra Bolşevik liderler Luncharsky ve Krasin, hatta eski bir dük olan Gavril Konstantinovich Romanov gibi isimler olurdu.
Bolşevik karşıtı entelektüellerse Gorki’nin ikiyüzlü davrandığını düşünüyorlardı. Onlara göre Gorki hem halkın ve aydınların savunucusu gibi görünüyor hem de onları ezen Bolşevikleri destekliyordu. Oysa hakikat görünenden çok daha farklıydı. Gorki, rejim içerisindeki ayrıcalıklı konumunu Bolşeviklerin katı politikalarını yumuşatmak ve mümkün olduğunca çok sayıda aydın ismi kurtarmak için kullandı. Daha en baştan itibaren rejimle ters düşseydi bunların hiçbirini yapamazdı.
Ancak takvimler 1921 yılını gösterdiğinde bu hassas ve tehlikeli dengeyi korumak Gorki için neredeyse imkânsız hale geldi. Bolşeviklerin, Gorki’nin de desteklediği Kronstadt denizciler isyanını bastırırken kullandığı yöntemler, en sadık takipçilerinin bile protesto ettiği zalim diktatörlüklerinden vazgeçmeyeceklerinin bir kanıtıydı. Bu esnada Kızıl Terör hız kesmeden devam etti ve Sosyal Devrimci Parti’nin göstermelik yargılanmasıyla doruğa erişti. Petrograd’da şehrin önde gelen entelektüelleri tutuklandı, Gorki ise gözetim altına alındı. Rusya’nın en büyük iki şairi Blok ve Gumilev’in ölümüyse Gorki’nin Bolşeviklerle olan ilişkisini tümden değiştirdi. Zira tedavi için Finlandiya’ya gitmesi gereken Blok’un seyahati Parti’nin Petrograd yetkilisi Zinoviev tarafından engellenmiş, Gumilev ise Petrograd Çeka’sı tarafından tutuklanarak monarşist bir komploya karıştığı iddiasıyla yargılamaya dahi gerek duyulmadan kurşuna dizilmişti.
Ancak Gorki için bardağı taşıran son damla, yeni rejimin, yaşanan kıtlık krizi karşısındaki duyarsızlığı oldu. Bolşeviklerin haddinden fazla tahıla el koyması, Volga-Ural bölgesinde yaşayan birkaç milyonluk nüfusun kıtlıkla karşı karşıya kalmasına sebep oldu. Duruma çözüm üretemeyen rejim, Gorki ile birlikte birkaç kişinin daha Batı’dan yardım talep etmesine izin verdi. Ancak bu yardıma karşılık verenin bir Amerikan kuruluşu olması, Gorki’nin değilse bile yardım talep eden diğer tüm tanınmış isimlerin tutuklanmasıyla sonuçlandı. Gorki, biraz da Lenin’in teşvikiyle yurt dışına çıkmaya zorlandı. Lenin, görünüşte onun sağlığı için endişeliydi ancak bu durum muhtemelen biraz da hükümete yönelik eleştirilerinden duyduğu rahatsızlıkla ilintiliydi. Dolayısıyla Gorki, aslında Sovyet rejimi tarafından sürgüne zorlanan muhalif yazarlar silsilesinin ilk ismiydi.
Sürgün, Gorki için bir nevi işkenceydi. Ne Rusya’da ne de yurt dışında yaşamaya tahammülü vardı. Bir yandan kendi ülkesini özlüyor öte yandan kendini Rusya’ya dönemeyecek kadar yorgun ve bıkkın hissediyordu. Berlin’den yola çıktı, Almanya ve Çekoslovakya’nın kaplıca kentlerinde huzursuzca dolanıp nihayetinde İtalya’daki Sorrento’ya yerleşti.
Onu 1920’li yıllar boyunca sürgünde tutan şey Sovyet rejiminin doğası değil, Bolşeviklerin sanata karşı aldıkları düşmanca tavır ve Yeni Ekonomi Politikası kapsamında köylü sınıfıyla olan yakınlaşmasıydı. Bolşevik diktatörlüğünün yükselişine her zaman karşı çıkmış olsa da, bunu meşrulaştırmak için köylülüğün içgüdüsel anarşizminin dizginlenmesi gerektiği fikrine sarılmış fakat Sovyet rejiminin bu yönünü rasyonalize etmek için kullandığı argümanlar, bilhassa Lenin’in ölümünden sonra güçlenmişti.
Fransız yazar Romain Rolland’a yazdığı mektup, “Evet sevgilim dostum,” diye başlıyordu, “Lenin’in ölümü benim için çok ağır bir darbe oldu. Onu seviyordum. Onu öfkeyle sevmiştim.” Gorki’yi Berlin ve Marienbad’da yaşadığı dönemlerden tanıyan yazar Nina Berberova ise Lenin’in ölümünün Gorki üzerindeki etkisini, “Pişmanlık içindeydi,” sözleriyle aktarıyor ve devam ediyordu: “O zamana değin yaşanan her şeyi, Ekim Devrimi’ni, Bolşevizmin ilk yıllarını ve Lenin’in rolünü yeniden değerlendirdi. Nihayetinde onun haklılığına ve kendi haksızlığına kanaat getirdi. Zira o sıralar Lenin’in ölümünün sadece kendini değil bütün Rusya’yı yetim bıraktığına inanıyordu.”
Onu eve dönmeye ikna edense eski usul Rus milliyetçiliği oldu. Her şeyden önce Rus göçmenlere tahammülü yoktu – onlar da ona tahammül edemiyorlardı. Göçmenler ne kadar Sovyet karşıtıysa Gorki o kadar Sovyet yanlısıydı ve tepkisini göstermekten bir an olsun çekinmezdi. Dahası İtalya’da faşist hareket güçlenmeye başlamış ve Gorki’nin Bolşeviklere karşı geliştirdiği argümanların temelini oluşturan Avrupa merkezli medeniyet anlayışı derinden sarsılmıştı. Faşist Avrupa’ya karşı giderek artan hayal kırıklığı, onun Sovyet Rusya’yı ahlaki yönden üstün bir sistem olarak yüceltmesine yol açtı. 1928 yılında Rusya’ya döndü ve 1932 yılında temelli yerleşti. Kremlin yazarın dönüşünü bir propaganda kampanyasına çevirerek onu onurlandırdı. Oysa Gorki’nin döndüğü rejim, o sıralar derin bir çatışma içindeydi. Bir tarafta Stalin’in kolektifleştirme ve sanayileşme konusundaki aşırı politikaları öte yandan bu politikalara karşı çıkan Buharin, Rikov ve Tomski gibi isimler vardı.
Başlangıçta Gorki iki taraf arasında orta noktada kaldı ve gücü dengelemeye çalıştı. Ona göre Rusya’yı bu geri kalmış köylü geçmişinden kurtarmanın tek yolu Stalin’in katı politikalarıydı ama bir insan olarak ondan hoşlanmıyor, özellikle sanat konusundaki tutumuna karşı çıkıyordu. 1928’den 1932’ye kadar hem ona yüzeysel de olsa destek verdi hem de onun aşırı politikalarını dizginledi. Aslında bu, 1917-1921 yılları arasında Lenin ile oynadığı oyunun bir benzeriydi ve bu sayede onlarca düşünür, yazar ve sanatçının çalışma kamplarından serbest bırakılmasını sağlamıştı.
Ama Sovyet Rusya’dan tamamen kopan eski yoldaşları için Gorki’nin Moskova’ya dönüşü gerçek bir ihanetti. Sosyalist Viktor Serge onu trajik bir figür olarak tanımladı; bir zamanlar Sovyet rejimini kıyasıya eleştiren ancak bir şekilde susturulmaya razı gelen bir isim. Oysa gerçek çok daha karmaşıktı ve Gorki’nin trajedisi de burada saklıydı.
1932’de temelli Rusya’ya yerleşti ancak zaman içerisinde kendi fikirleri, Stalin’in uygulamalarıyla giderek daha fazla çelişmeye başladı. Yine de kaçması mümkün değildi. Gittiği her yerde halk ona hayrandı. Avrupa’da ise kitaplarının satışı düşmüş ve mali açıdan tamamen Sovyet hükümetine bağlı hale gelmişti. Üstelik yurt dışına çıkışı Stalin tarafından yasaklanmıştı.
Fakat Gorki, bu görünmez hapishanede bile Stalin’in başının belası olmaya devam etti. Stalinist rejime karşı çıkıyor, kamuya açık yazılarının satır aralarında ince ince rejimle alay ediyor, faşizm üzerine kaleme aldığı denemelerde totalitarizmin her halini açık bir biçimde kınıyordu. Hatta ölümünden sonra bulunarak arşive kaldırılan defterlerinden birinde Stalin’i, “halkın üzerinde yarattığı propaganda ve korku hipnozuyla devasa boyutlara ulaşan korkunç bir pire” olarak tasvir etmişti.
Gorki’nin 1934 yılında sağ kanat liderleri Rikov ve Buharin, NKVD şefi Yagoda ve Parti’nin Leningrad yetkilisi Kirov ile birlikte Stalin’e karşı bir komploya karıştığını gösteren kanıtlar var. Bu da Stalin’in niçin Gorki’nin oğlu Maksim’i öldürttüğünü açıklıyor çünkü Maksim, babası ve Kirov arasındaki bilgi alışverişine yardım ediyordu. Hatta bu durum büyük bir olasılıkla Kirov’un öldürülmesinin de sebebiydi.
Gorki’nin ölümüyse gizemini korumaya devam ediyor. Sağlığı son birkaç yılda iyice kötüye gitmişti. Akciğerlerindeki eski bir rahatsızlığın yanı sıra kronik grip ve kalp problemleri de dahil olmak üzere günden güne uzayan bir hastalık listesi vardı. Son günlerinde onun yanında olanlar, doğal yollarla öldüğünden eminler. Fakat Buharin ve Rikov’un ele başı olduğu söylenen rejim karşıtı komplo kapsamında ölümünden iki yıl sonra yapılan göstermelik bir duruşmada Gorki’nin iki doktoru, Yagoda’nın emriyle yazara ölümcül dozlarda ilaç vermekten, yani tıbbi cinayetten suçlu bulundu.
Stalin, yazarın bu doğal ölümünü kendi düşmanlarını ortadan kaldırmak için kullanmış olabilir. Gorki’nin muhalefetle kurduğu ilişkiyse ölüm emrini Stalin’in vermiş olabileceği ihtimalini güçlendiriyor. Muhtemelen gerçeği hiçbir zaman bilemeyeceğiz. Fakat şu bir gerçek ki, külleri hâlâ Kremlin Duvarı’ndaki bir nişte duran Gorki, bizzat Stalin’in önderlik ettiği bir cenaze alayıyla, tam bir Sovyet onuruyla uğurlandı ve Sovyet rejiminin kült simgelerinden biri haline getirildi.
Çeviren: Fulya Kılınçarslan






