Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

4 Mayıs 2021

Söyleşi

Özgür Çırak ile Ormandan Gece Gelen Üzerine Söyleşi

Aynur Kulak

Paylaş

1

0


Özgür Çırak: “Düzen içinde gıcırdayarak dönen dişli olmayı seviyorum.”

Ormandan Gece Gelen için anlatımın gücü bir okura neler yapar sorusunun tam karşılığı olarak edebiyat dünyasındaki yolculuğuna başladı diyebiliriz. Özgür Çırak ile yapmış olduğum söyleşi bu anlatım gücünün nasıl başladığı, şekil aldığı, dönüştüğü ve etkisinin nasıl bu denli kuvvetli olabildiği üzerine odaklı. Ormandan Gece Gelen kitabı bir karacanın uzun hikayesi üzerine kurulu evet fakat anlatının ortaya çıkardığı detaylar sandığımızdan daha fazlası. Özgür Çırak ile gerçekleştirdiğim kapsamıyla büyülü gerçekliklerin sınırlarını zorlayan, niteliğiyle doyurucu söyleşimiz için buyurun lütfen.

Aynur Kulak: İvan Illich’in Okulsuz Toplum kitabını okusaydınız nasıl bir hayatınız olurdu? Ya da öğretmen olmasaydınız? 2021 yılında kitapları yayınlanmış, kitabevi işleten bir yazar olur muydunuz yine acaba? Ne zaman biteceği belli olmayan pandemi süreci, milyon tane belirsizlik, depremler, ekonomi ve Zorba Kitabevi. Kitabevi işleten yazar olmak ülkenin hayat şartları düşünüldüğünde hakikaten zor bir imkânsızlığa tekabül ediyor fakat aynı zamanda büyülü bir gerçeklik gibi önümüzde uzanıyor. Benim tarif etmeye çalıştığım bu durumu siz nasıl tarif edersiniz Özgür Çırak’ın edebi hayat içerisindeki bu yol alışını?   

Özgür Çırak: Okulsuz Toplumu okudum. Kitapta anlatılan, okulun sertifika –diploma da diyebiliriz- sistemi herhangi bir alanda –tıp, eğitmenlik vb.- yeteneği olan insanları kaybetmenin, köreltmenin bir aracı olmuştur fikrine katılıyorum. On yedi yıldır yaşamını öğretmenlikle kazanan biri olarak kapitalizmin örgütlediği eğitim modelinden, hele bizim ülkemiz gibi din ve milliyetçilik sosu yoğunsa biat eden, değiştirmeyen, hayatın öznesi olmayı aklına getirmeye korkan bir toplum yaratacağınız kaçınılmaz. E niye öğretmenlik yapıyorsunuz o zaman diye sorabilirsiniz, başka çarem var mıydı bilmiyorum diye cevaplarım önce, bir de bir arkadaşım çok güzel söylemişti, düzen içinde gıcırdayarak dönen dişli olmayı seviyorum. Velhasıl Okulsuz Toplum'u okumak beni öğretmen olmaktan kurtarmadı. Zorba Kitabevi bizim için bir kaçış, umut ve yaşam pratiklerimizi yeniden kurmanın bir olanağıydı; bu niyetlerle açmıştık, hala da açığız elbette ama salgın koşullarında bir yıldan daha uzun bir süredir kira ödememize rağmen altı ay bile ağız tadıyla açık kalamadık. Gelecek güzel, sağlıklı günlere dair umudumuz taze, Zorba’da olmak, orada zaman geçirmek, edebiyatı seven dostlarla buluşmak bizi diri tutuyor, bu sebeple biz sıkılana kadar Zorba Kitabevi açık kalacak. Ekmek değilse de bir umudun kapısı çünkü.

Edebiyat içerisinde nasıl yol aldığıma gelirsek öyle ilkokulda, ortaokulda, lisede elinden kitap düşmeyen, zaman yaratıp şiir yazan bir çocuk değildim, hatta tuhaf olacak ama kitapla yarım yamalak bile diyemeyeceğim bir ilişkim vardı. Edebiyata dair ilk okumalarım ta üniversite yıllarında başlar. Çok iyi okuyan bir kız arkadaşım vardı, “okur” olmayı ondan öğrendim. Okumaya dair ilk gereksinim de yine üniversitenin ilk yılında kendini göstermişti. Birçok arkadaşın bir hikâyesi vardı ve tıkır tıkır köklenen bir ağaç gibi korkmadan anlatabiliyorlardı, benim ne hikâyem vardı ne de sözcüklerim. Böyle başlayan bir okurluğu üniversite biter bitmez bir yazma merakıyla boyutlandırdım. Yirmili yaşlar sıkı bir okuma ve yazma temposuyla geçti. Bugün dönüp baktığımdan güldüğüm, o zaman roman yazdım diyordum metinler doğdu, hatta bundan 15 yıl evvel yazdığım bir öykü kitap olmanın kıyısından dönmüştü. Bu dönüşler, bu olmayışlar, yazmaya dair hiç tükenmeyen istek bir gün bir yerlerde yazdığım bir öykünün veya romanın basılacağına dair bir ümidi hep diri tuttu bende. 2013 yılı itibariyle edebiyat dergilerinde öykülerim çıktı, buradan Sözcükler Dergisi’ne bin selam, Sözcükler olmasaydı sanırım yazmayı bırakacaktım, ardından 2017 yılında iki biyografik romanım yayımlandı. 2019 Mayıs’ında yine Notabene Yayınlarından Sıcacık Bir Ev yayımlandı. Ödül aldı, ödüllerle anıldı, okura cürmünce ulaştı, daha da ulaşacak biliyorum. 2021’in Şubat ayında da Ormandan Gece Gelen raflarda yerini aldı. Kitapların seyrini, zihinler arasında yolculuğunu ve geri dönüşlerini mutlulukla izliyorum.

AK Ormandan Gece Gelen kitabını, hikâyesi ile anlatımı ile bu kadar güçlü bir uzun hikâyeyi, okuyup bitirdiğimde ilkin aklıma gelen sizin bu kitabı bu şekilde bir anlatım gücüyle yazma sebeplerinizdi. Hikâyenin tamamına baktığımda böyle bir hikâyeyi size yazdıran sebebin sadece arkadaşınızın size aktardığı ilgi çekici bir askerlik anısı olamayacağını düşünüyorum. Aksi takdirde böylesine güçlü bir karaca hikâyesi okuyamazdık. Böyle bir aracı alıp Ormandan Gece Gelen gibi bir uzun hikâyeye dönüştürmenizdeki yolculuğu, ruh hâlini, duyguları, yaşanan asıl sebepleri sormak istiyorum.

ÖÇ: Bir askerlik anısının Ormandan Gece Gelen için bir ilk “moment”i verdiğini kitabın “Teşekkür” bölümünde de yazmıştım. Ormandan Gece Gelen'deki kurmaca insanın türcülüğüne bir örtü vazifesi görüyordu pek tabii. Bu izlek üstünde hem kadın olmak hem de annelik de belirgin temalardandı. Harun’un varlığı dini-mitolojik bir hikâye olan “kurban ve günah keçisi”ne bir çağrışımken Cem’in öyküye girişi bir yüzleşmeyi sağlamak, Harun’la başlayan “kurban-günah keçisi” mitolojisini bir nihayete kavuşturmak içindi. Alegorik bir düzlemde yazmaya çalıştım. Bazen isteyerek bazen bilinçaltı-bilinçdışı da devreye girdi, öykü bittikten sonra bağlantıları fark ettiğim yerler oldu. Hikâyeyi yazmam yaklaşık iki yılımı aldı. Öyküyü yazarken yaşadığım iki duygu çok belirgindi: gerginlik ve coşma/coşkunluk hâli. Gerginliğin kaynağı galiba işin içinden çıkamayacağım korkusuydu. Metnin bazı yerlerinde, özellikle Cem’in karacanın peşinden ormana daldığı bölümlerde dilce bir coşma hâli oldu. Öykünün dilini yaratırken düşüncem nasıl kulağımıza hoş gelen bir şarkıya eşlik etme ihtiyacı duyarız, yaratacağım dilde özellikle bazı bölümlerindeki taşkınlığıyla eşlik edilen bir şarkı gibi olsun istemiştim.

AK: Hikâyeyi okumaya başlıyoruz ve bir süre sonra anlıyoruz ki hikâyeyi bize hiç doğmamış biri anlatıyor. “Ben zaten yoktum. Bir fikirdim yalnızca.” Hikâyelerin bize anlatıcılar vasıtasıyla ulaştığını düşünürsek bir hikâye için elzem olan en önemli unsur, anlatıcı kişisi yok. Fakat, buna rağmen, hikâye sanki daha güçlü bir duygu akışıyla bize ulaşıyor. Bu kadar güçlü anlatılıyor olması, duyguların bu kadar güçlü geçmesi tam da anlatıcının aslında hiç var olmamasından sebep olabilir mi? Çünkü hikâyenin tamamına da baktığımızda aslında hayatın o devasa çemberi de kapanmamış oluyor. Gerçekten anlatıcı var olmuş olsaydı hayatın çemberi tüm karakterler adına tamamlanacak, nihayetlenecekti belki de. Ama öyle olmuyor bu uzun hikâyede.

ÖÇ: Yazarken bazı seçimleri neden yaptığınızı bilmezsiniz, sanırım bilinçaltı–bilinçdışı burada devrededir ama ürün ortaya çıkmaya başladığında o “fikri” seversiniz. Doğmamış bir çocuğun ağzından anlatma fikri birçok yaratıcı süreçte olduğu gibi tesadüfen doğdu, belki de tesadüf dediğimiz şey zihnimizin bizim önceden hazırladığı kurmacadır; bu tesadüf bana iki şey sağladı, birincisi doğmamış bir çocuktu ve sonsuz yaştaydı, sonsuz bir deneyimin sahibiydi, tanrının yanında oturup lir çalan melekler geliyor aklıma, onlardan biriydi, istediğim gibi konuşturabilirdim onu. Doğmuş biri olsaydı yaş ve deneyim sınırlıklarından ötürü gönlümce konuşturamazdım. Dili istediğim biçimde eğip bükebilmem için hiç doğmamış olmasını yeğledim, aklım bilinç benim için yeğledi de diyebilirim.

AK: Bir aile için, özellikle anne için travmatik bir durumla karşı karşıyayız. İlk etapta başlayan ve akan bu aile hikâyesinde annenin babanın ya da abi Harun’un hikâyesi geri planda kalmaksızın akmaya devam etseydi bambaşka bir şey okurduk, uzun hikâyeden çıkıp romana evrilebilirdi düşüncesini yaratan sebepleri siz nasıl yorumlarsınız? Anne babanın birbiri ile ilişkisi (ilişkisizliği) -“sessiz ilişkisizliği” daha doğrusu- o jenerasyondaki anne-babalarda çok rastladığımız bir şey, bunun güçlü sebebinin bebek kaybı da olduğunu düşünürsek.

ÖÇ: Öykünün Harun ve ailesinin merkezde yer aldığı bölümün devam etmesini isteyen, yarım kaldığını düşünen okurlar oldu. Aslında bir yarım kalma hâli yok. Kurban-günah keçisi dini motifinin öyküdeki yerinden bahsetmiştim. Bu dini-mitolojik hikâyede “günah keçisi” toplumun bütün günahları onun üstüne yıkılarak çöle bırakılır. Harun da bir günah keçisi gibi “ani”den, (Harun işe girmiştir oysa) amcaları tarafından “asker”e gönderilir, günah keçisidir Harun. Ama annesinin tragedyası karacada başka, kendisinden daha güçlü, kendinin zıddı diyeceğim bir karakterle görür. Aslında hikâye tamamlanır.

Harun ve ailesine dair daha fazla şey söylemem ya da anlatmam metne dair planlarımın içinde yer almıyordu. Ama belki Harun’un askerden dönüşüyle başlayan bir uzun hikâye daha yazarım. Bakalım. Neden roman olarak düşünmediğime gelirsek... Yine buna dönük yazılar da yazıldı. Ormadan Gece Gelen'de kurmaya çalıştığım dilin roman için uygun olmayacağı kanaatindeyim. Kararında bir lirizmin öyküye lezzet kattığını düşünüyorum. Roman için başka bir dil gerekiyor ama ben henüz bilmiyorum o dili.

AK: “Karacayla beraber karakola gelen geriye dönülmez ölüm fikri…” Cem ile tanışıyoruz ve Harun abinin de askerlik yaptığı bir sınır karakolundayız. Ölüm fikrinden ziyade ölümün kol gezdiği, gerçekleşmesi kuvvetle muhtemel olan bu yerde askerlik yapanların hikâyesini edebiyatın büyülü gerçeklik formunda yazmak, insanın da muhtemel bir av olması söz konusuyken, insanın kalkıp bir hayvanı avlaması! Bırakın büyülü gerçekliği, yaşamın içinde gerçekliğin de gerçekliğini yansıtan, paradoksal bir hikâyede ölen, dirilen, sürekli ölümü çağrıştıran bu karacanın hikâyesi, ne dersiniz?. Özellikle de hikâyenin sonunu düşündüğümüzde.  

ÖÇ: Büyülü gerçekçilik ya da gerçeğin tekrar kurulması meselesini ilk kitabım Sıcacık Bir Ev'de de kullanmıştım. Bizim gibi halk hikâyelerinin, masalların çocuk dimağını şekillendirdiği bir toplumun, çağın insanı köşeye sıkıştırdığı noktalarda büyülü gerçekçiliğin bir ifade tarzına dönüşmesi olağan, olması gereken gibi geliyor bana.

AK: “Bir karakolda yemek pişirerek ve düşmanı bekleyerek otuz bir yıl geçirmek…” Cem karakterini konuşmak istiyorum sizinle çünkü, gerçekliğin de gerçekliğini yaratan Cem’in hikâyesi, Cem’in karaca ile olan hikâyesi, Cem’in karaca ile beraber gerçekleşen sonu… Cem gerçekten kim acaba sorusunu sorduruyor bana. Çünkü karacanın hikâyesini Harun’la da anlatabilirdiniz. Ama Cem neden? Cem’in “ayrıca” bir karakter olarak karşımıza çıkışını hikâyenin yaşamla “ayrıca” bir bağ kurma isteği ile ilgili olabileceğini düşündüm. Ne dersiniz?

ÖÇ: Sanırım bu sorunuza Harun – Cem ikiliğini anlatırken cevapladım. Cem’in bir karakter olabilmesi için de birçok boyutuyla serilmesi gerekiyordu. Cem’in geçmişine dönüşler hem Cem’i daha sahici çizebilmek için bir zorunluluktu hem de düve ve yavrusu hikâyesiyle karacanın ontolojik yarasının, yavrularının altını çizmek istemiştim.

AK: Devletin, düzenin, -toplumun hatta- bir tezahürü olarak ensemizde beliren Olgun Astsubay’ın karacayı avlayan kişi olması bir tesadüf değil. Tam da olması gereken bu, buna şaşırmıyoruz. Fakat her şeyi bilen, gören, tanıyan, sezen, kararlar veren, kararlarını uygulatan Olgun Astsubay hikâyenin son sahnesinde askerini tanıyamıyor. Kimlik meselesi hikâyenin görünmeyen kahramanı gibi, üstelik emir komuta zincirinin başında bulunan kişi aracılığıyla karşımıza dikiliyor. Kitaptaki tüm karakterlerin kimlik meselesi bir anda vücut buluyor aslında hikâye içinde yitip giden ne varsa her şeye karşılık olarak. Siz nasıl yorumlarsınız?

ÖÇ: Küçük amca Harun için neyse Olgun Astsubay da Cem için odur. İktidar, hoyrattır, nobrandır, katıdır. Ama Cem, Harun’un zıddı olduğu için Olgun Astsubay’ın iktidarını bir nebze kırar. Olgun Astsubay’ın Cem’i tanıyamaması da Cem’in birden “korku”nun peşine düşmesidir. Olgun Astsubay “korkmayan” Cem’i tanıyamaz. Hem böyle okunabilir hem de bir cümle aklımdan çıkmaz: “Birini anlamaya başladığınızda anladığınız şeye dönüşürsünüz biraz.” Tam olarak cümle böyle değil ama anlattığı bu. Cem de karacayı anlamaya başladığı andan artık ne tam olarak Cem’dir ne karacadır. Hâliyle “kimlik”sizdir artık. Olgun Astsubay bu sebeple de tanıyamaz Cem’i.

AK: Ormandan Gece Gelen’in en önemli karakterleri anlatıcı ve karaca. Bu sonuca, hikâye metniyle ilgili düşünürken sürekli, döne dolaşa soluğu “var olmayan anlatıcı” ve karacanın yanında almama yordum. Annenin ve babanın hikâyesinin sürmemesi, Harun abi ile değil de Cem ile devam edilmesi, her şeyi bilen ve gören Olgun Astsubay’ın aslında hiçbir şey bilmiyor oluşu, ölümü yaratıyor oluşu, dirilişe şahit olamayışı bu karakterler ve hikâyeleri aslında “hiç doğmamış anlatıcıyı canlandırma isteğinin” yanında birer yan unsur sanki.

ÖÇ: Karacanın Ormandan Gece Gelen'in başkarakteri olduğu fikrine katılıyorum. Ama hiç doğmamış anlatıcı üzerine söylediklerinizi düşünerek yazmadım. Lakin edebi metinlerin bu yönü belki de en güzel tarafı. Metin yazardan çıktığı anda okuyanın oluyor. Belki de sizin dediğiniz gibidir, tüm mevzu doğmamış bir çocuğu karaca üzerinden var etme çabasıdır. Ormandan Gece Gelen alegorik yapısıyla çok farklı okumalara müsait bir metin.

AK: Anlatım ve kullanılan dilin yarattığı, metin boyunca bize eşlik eden, mizahtan da bahsetmek istiyorum. İronik bir mizah bu. Birbirimizle olan ilişkilerimiz, ilişkisizliğimiz, doğayla olan ilişkimiz, hayvanlara yaptıklarımız, oluşan tüm durumlara karşılık oluşan bu mizahın sadece güldürü öğelerini kapsamıyor. Ne dersiniz mizahın metnin içinde konumlandığı veya konumlanmaya çalıştığı yer için?

ÖÇ: Doğrusu Ormadan Gece Gelen'de karakolun mekân olduğu yerlerde, askerliğin doğası gereği bir miktar mizahın metni tatlandıracağını düşündüm ve kullanmaya çalıştım ama mizah unsuru Ormandan Gece Gelen'de çok güçlü değil. İlk öykü kitabım Sıcacık Bir Ev'de mizah daha belirgindir. Mizah zor zanaat bence.

AK: Dünya neden böyle bir pandemi süreci yaşıyor bunu sormak isterim size ve kitabevi olan bir yazar olarak nasıl atlatacağız bu süreci, atlatabilecek miyiz? Dayanma gücünün, umudun sınırları nasıl şekillenir? Bir de tabii bu pandemi sürecinin sonraki dönemlerde karşımıza çıkacak sonuçlarını düşünürsek edebiyat, edebi metinlere etki nasıl şekillenecek, nasıl öyküler, hikâyeler okuyacağız?

ÖÇ: İnsanın hayvanla ilişkilenme biçimi bu şekilde sürerse pandemilerin bitmeyeceğini düşünüyorum. Virüs ve bakterinin pandemik düzeyde ortaya çıkması insanın hayvanı ehlileştirmesiyle başlayan bir olgu. Hayvansal gıdalar beslenme modellerimizin merkezindeki yerini sürdürlebilir tarıma ve belki biraz da veganlığa bırakmadığı müddetçe, büyük çiftlikler, hayvan pazarları, insanın hayvanla sürekli teması bir pandemi biter başka bir pandemi başlar gerçeğini düşündürmeli bize. Elbette bu badireyi de atlatacağız, öğreneceğiz, umarım bu süreç bize dönüşümün, insanın doğaya ve insanın hayvana bakışında bir değişimin de başladığı bir yüzyılın habercisi olur. Elbette nasıl ki veba salgınları edebiyata iz bırakmışlar, covid de kendi imzasını atacaktır. Emeğiniz için teşekkür ederim. Metin üzerine kafa yormuşsunuz. Sorduğunuz sorular da hayli kapsamlı ve bir yazarı da konuşturmaya dönük. Keyifli bir söyleşi oldu. Sağ olun.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Tıbbın Askeri Deyimlerle İstilasıFaik Çelik
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Adrien Rivierre

26 Ocak 2025

Makine Çevirisinin Bilişsel Kapasitemi..

Yeni bir dil öğrenmenin beynimizi doğrudan etkilediği uzun süredir bilinen bir gerçek ama bu etkinin boyutu hâlâ tartışma konusu. Makine çevirisi, yapay zekâ teknolojisindeki hızlı gelişmeler sayesinde kısa süre içinde hayatlarımıza ..

Devamı..

Antalya’nın En Büyüleyici Antik Kentleri

Oggito

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024