Pardon, Çıkaramadım
30 Kasım 2019 Öykü

Pardon, Çıkaramadım


Twitter'da Paylaş
0

Metronun merdivenlerini hızlıca yarıladı. Durdu, çantasındaki tabancayı kontrol etti. Oradaydı. Aynı hızla inmeye devam etti. Adamı uzaktan görebiliyordu. Yamuk kafası aynıydı. 

“Dikkat etsenize biraz!”

Şu kadın ne diye yolunda dikiliyordu. Metro geldi. Adamın birkaç sıra arkasından içeri girdi. Adım atacak yer kalmayınca kapılar kapandı. Gözucuyla takibe devam. Cebinden telefonunu çıkarmış bakıyor. Anons sesleri, belediye reklamları, kalabalığın bayat kokusu. Altı durak sonra adam kapıya yaklaştı. Semiha da peşinden. Yedinci durakta indiler. Yamuk kafa acele acele yukarı çıktı. Çiçekçiler tarafına doğru yöneldi. 

Semiha’nın kalbi deli gibi çarpmaya başladı. Yapabilecek miydi? Yapacaktı elbet. Senelerdir beklediği gün gelmişti. İki ay önce de onu bulmuş, metro istasyonunda kaybetmişti. Bu sefer şansı yaver gitti. Kaba elleri gri paltosunun ceplerinde, başı önde yürüyordu. Elleri. Sert, pençeli. Yürürken arada sağa sola göz gezdiriyordu. Yandaki markete girdi. Semiha dışarıda bekledi. Çantasından sigarasını çıkardı. Aklından geçenleri dumanla birlikte dışarı boşalttı. Ne gerek var markete girmeye? Girişte ötebilir. Tabancayı satan delikanlı. Dükkânı çoktan kapamıştır. 

“Abla bak, ruhsatsız silahlar tehlikelidir, aman ha yakalanayım deme. Yakalanırsan da beni görmedin, buraya hiç gelmedin.”

Hayatında gördüğü en acayip dükkân. Seksenlerden kalma köhne bir evden bozulmuş. Hediyelik eşyalar, sabunlar, mumlar, seks oyuncakları, video kasetler, leopar desenli paltolar, muhtelif tütünler. Dükkâna ilk girdiğinde delikanlı ters ters bakmıştı.

“Kimden duydunuz burayı?”

“Sedat Bey’den.”

“Aa, Sedat Bey düzenli müşterimizdir. Çok selam söyleyin.”

Sedat’ın adını duyunca yüzü güldü satıcının, Hangi Sedat, diye üstelemedi bile. Tabancayı hemen verdi. Vay be, insanın Sedat gibi arkadaşı olsun yeter. Kara günün kara dostu. Sırrını tek bilen. Senelerdir görmemişti Sedat’ı. 

Çıktı yamuk kafa. İki elinde poşetler. Semiha takipte. Bacakları pantolonun içinde. Hâlâ o kadar kıllılar mı? Neden metroya binmişti acaba? Nezih bir mahalle. Birkaç kez Murat’la gelip az ötedeki restoranda yemek yemişlerdi. Murat. Semiha içini çekti. Adam sağa saptı. Bakımlı evlerin olduğu küçük bir sokak. Etrafta ikisinden başka kimse yoktu. Yüz metre sonra sarı boyalı bir apartmanın kapısında durdu adam. Poşetleri yere koyup elini cebine soktu. Semiha arkasından koştu. Yaklaşınca durup bağırdı.

“Hey!”

“Buyurun?”

“Tanıdın mı beni?”

Adam şaşkın şaşkın bakıyor, Semiha’nın yüzünde tanıdık bir şeyler arıyor gibiydi. 

“Pardon, çıkaramadım.”

Alacakaranlıktı, hatırlamaması normaldi. Hayır. Hatırlamalıydı.

“Şerefsiz herif!”

Titreyen parmaklarıyla tabancayı çıkardı. Adama doğru iki el ateş etti. Tabancayı çantasına geri koyup koşmaya başladı. Alacakaranlıkta bordo bir gölge. Anacaddeye gelince restorana doğru yöneldi. Nefes nefese içeri girdi, boş masalardan birine oturdu. Izgara köfte kokusu. Adi herif! Demek çıkaramadın. Yaptığım atış talimlerinin bir faydası olmuştur da gebermişsindir inşallah. Camdan dışarı baktı. Nefesini yavaşlatmak istercesine derin derin soluyordu. Paltosunun düğmelerini açtı. Caddedeki arabalara, iş çıkışı koşturan insanlara, karşı taraftaki çocuk parkına. Çocuğu, bir bilse...

“Bir arzunuz var mıydı hanımefendi?”

Bir an nerede olduğunu unutmuştu.

“Bir kadeh rakı. Yok yok, şarap.”

“Marka fark eder mi?”

“Fark etmez, en ucuzundan olsun.”

Garson arkasını döner dönmez gözü duvardaki tabloya takıldı. Hâlâ oradaydı. Murat’la son gelişlerinde tabloyla ilgili uzun uzun konuşmuşlardı. Murat, çocuğuna baba olan, sevdiği. Çok sormuştu. Babası kim diye. Yaşasaydı, artık cesaret edip söylerdi. 

Tablo bugün ona sanki başka bir şey anlatıyordu. Bordo elbiseli genç kadın, saçında kırmızı bir gül. Neşeyle boy aynasına bakıyordu. Aynanın içinde koyu grilerle kaplı, yüzü acılı bir adam vardı. Başına saplanmış gümüş bıçak, kadına doğru kollarını uzatmıştı.

 

 

Yoğun bakımda, makinelerin arasında. Başında beyaz bir sargı, sol şakağı kanlı. Hareketsiz. Kolu sarılı. İçeride solunum makinelerine bağlı üç hasta. Alarm sesleri, tentürdiyot kokusu, hemşirelerin koşturmaları. Parmakları kıpırdamaya başlıyor. Dimağına görüntüler akın ediyor. Bordo mantolu, elinde tabanca. Kim bu kadın? Kurşunun sol şakaktan hafıza merkezine doğru yolculuğunda uyardığı atıl bölge yavaş yavaş canlanıyor. 

Gece. Senelerdir ne yaptığını hatırlayamadığı o gece. Eşi hamileliğinin son günlerinde. Saçma bir sebepten tartışıyorlar. Gergin. Evden çıkıp arabaya biniyor. Yeni açılmış bir bar, kadeh kadeh içki görüntüleri. Oradan erken ayrılışı. Alacakaranlık. Kurşun karanlığı aydınlatıyor. Yolda otostop çeken güler yüzlü kız, elinde kitaplar. Gülüşü masum. Kızı arabaya alması, teşekkür eden kibar sesi. Sapa bir yola girişi, araba kapılarını kilitlemesi. Sağ koluyla onu sıkı sıkı tutması. Ağaçlar, yarı çıplak bir beden, yalvarması, çığlıklar... Semiha. Arabaya binerken adının Semiha olduğunu söylemişti.

Gözünü dehşetle açıyor. Doktor yanı başında durmuş, gülümsüyor. Elini tutuyor.

“Geçmiş olsun Bülent Bey, beni duyabiliyor musunuz?”

“...”

“Beni duyuyorsanız lütfen elimi sıkın.”

 Elini sıkıyor.

“Bülent Bey, çok şanslıymışsınız, kurşun sadece beyindeki hafıza bölgenize biraz zarar vermiş. Onunla uzun süre birlikte yaşayacaksınız gibi görünüyor. Yerinden oynarsa tehlikeli olabilir. Diğer kurşun sağ kolunuzu sıyırmış. Polisler, eşiniz, çocuklarınız dışarda. Uyanmanızı bekliyorlar. Sizi vuranı gördünüz mü? Tanıyor musunuz?”

Yataktan doğrulmaya çalışıyor. Kafasını hareket ettiremiyor. Kısık, net bir sesle cevap veriyor. 

“Hayır.”


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR