Biz bulutların göğe tutunduğu gibi tutunamayız mücadelemize, sert rüzgârlar bile bizi yerimizden edememeli. Artık umut etmeyi umut edemeyiz. Adımlarımız somut ve sonuç alıcı olmalı.
I
Şimdi içinde bulunduğumuz zaman hem dünyanın batısında ekonomik, siyasal, kültürel, toplumsal, ekolojik sarsıntıların sürekliliğini, yani önlenemezliğini hissettiriyor hem de o batının kıyısında ona komşu olmakla olmamak arasında gidip gelen bu ülkede tarihi geriye çevirmek gibi boşuna bir çabayı ısrarla sürdürenlerin şiddetini önleme çabasıyla yaşanıyor.
Burada her an tehlikeli gelişmelere açık bir hayat var. Bizi yok etmek için fırsat kollayanların bir türlü tükenmediği toprakların aynı zamanda ne kadar verimli olduğunu bizim kadar onlar da görüyor.
Kapitalizmin bir ayağının hep çukurda olduğu bu ülkede neoliberalizm hem büyük sanayi ve finans sermayesinin hem de onların kapitalist devletinin rüyası olarak canlı tutulmaya çalışılıyor. Ama Ortadoğu’ya mıh gibi çakılmak istenen ülkede neoliberalizmi yaşatmanın olanakları da var, beyhudeliği de.
Yerel seçim sonuçlarının başarısı emanet oylarla birinci parti olan CHP’nin hanesine yazılmış değil. O temiz sayfanın CHP’nin defterinde açıldığını düşünenler de CHP de kendisini yanıltmasın. Demek ki CHP’nin seçim başarısından sonra sözde ileri atılmaya hazır dururken aslında geri çekilmeye koşullu kimliği kendisini gene gösteriyor. CHP bugün, seçimlerde ona hiç mi hiç yüz vermeyen sağıyla oyun oynamaya çalışırken solundaki büyük potansiyeli yok sayma eğilimini görmediğimizi düşünmesin. Onun bu uzlaşmacı ve yeri geldiğinde kolaylıkla parçası olacağı devlet anlayışını ve ilişkilerini gözeten tutumuna karşı emek ve demokrasi güçleri hem politik hem davranış olarak açık tutum almalı.

Bu ülkenin temiz ahlakını yüz yıllık baskıya, şiddete, eziyete boyun eğmeyen, eğilmeyi bilmeyen sosyalistler temsil ediyor. Ar ve edepten yoksun kapitalizmin ve onunla özdeşleşmiş devletin ülkeyi yoldan çıkarma çabalarına karşı sol ve sosyalist muhalefet güçlerinin direnci bazen görünmez, bazen bir kalkan gibidir.
Gezi Direnişi’nin ülkenin bütün topraklarına yayılarak en az beş milyon yurttaşı ayağa kaldırdığını görenler, ne olup bittiğini anladıktan sonra gözlerini açınca kartların yeniden dağıtılacağını görüp korkmuşlardı. Gezi dünyanın batısından buralara kadar bir dizi isyanın tam anlamıyla benzeri olarak taşı toprağı sarstı ama gene öteki benzerleri gibi kalıcı direniş mevzileri ve örgütlenmeleri yaratmaktan uzağa düştü. Anlaşılır bir sonuçtu bu. Öte yandan içinden çıkan güvenli adalar da kazanılmadı değil.
Oradan şu çıktı ki sosyalist hareketin atardamarlarının, hem devrimci demokratik ittifakların parçası hem de bağımsız dalları olarak doğası ve koşulları gereği antikapitalizmden sıyrılıp yüzünü ileriye ve sosyalizme dönen Y kuşağını ve Z kuşağını kazanma çabasından hiç mi hiç vazgeçmemesi gerekiyor. Gençlik gelecektir, evet, hem bunun için hem de sınıf siyasetinin can damarı olan işçi sınıfının ve dolayısıyla emekçi halkın gençlik olmadan eksik kalacağını bilen bir anlayış, bizi aynı zamanda yeni tip parti anlayışına da götürüyor.
Özellikle kendisini Gezi’nin içinden çıkan bir parti olarak tanımlayan ve her fırsatta bundan mutluluk duyduğu anlaşılan Türkiye İşçi Partisi’nin bir amaç olarak kendi önüne koyduğu, sonra da kendini öyle tanımlama niyetini ısrarla belirttiği sosyalist kitle partisi anlayışı da işte bu nesnellikten çıkıyor. TİP sınıfın partisi olmayı daha tam anlamıyla başaramadı belki ama sınıfa odaklı olmaktan asla vazgeçmeyen tutumu, onu elbette sahici bir işçi sınıfı partisi yapıyor. Sınıfa odaklı bir anlayışa çelik kıskaçlarla tutunduğunuz sürece, sınıf kökenli devrimci bir parti olma yolundan ayrılmanız da olanaksızlaşır. Önemli olan da böyle olmaktır.

II
Batı’da son zamanların bir gerçekliği olarak beliren Syriza, Podemos, Otonom Sol ve benzer siyasal partiler ve oluşumlar sınıf siyasetine odaklanmasalar da, sınıf düşüncesinden güç alan sol parti ve oluşumlar olarak kendi ülkelerini ve yerkürenin bizi de içine alan bölgelerini düşündürmüş, merak ettirmişlerdi.
İlginçtir, Batı’da etkili olabilen ve benzerleri yeniden ortaya çıkma potansiyellerini her zaman koruyan bu tür deneyimlerin bu ülkede karşılıkları olmuyor. Biz siyasal hayatı daha sert yaşadığımız için mi, siyasal mücadele deneyimini kendisi kazanmamış toplumun karşısında –aslında nitelikli bir siyasal duruşu olmayan– CHP’nin bir boşluğu dolduruyor oluşundan mı, gri alanları gitgide daraltılmış bir siyasal hayatı yaşadığımız için mi? Ve bu bir eksiklik ya da sorun mu? Sanmıyorum.
Öte yandan şu: “Ancak biz yirmi birinci yüzyılda uzun soluklu bir mevzi savaşını göze alırken, bunun sosyalistler açısından anlamı, yalnızca yirminci yüzyıl Leninizminin sınırlarının kabul edilmesi değildir. Bu, her şeyden önce, kendini kapitalizmin ötesine geçmeye adamış olanların bile sosyal demokratlaşmasının önüne nasıl geçileceğini keşfetmeyi gerekli kılmaktadır. Bugün sosyalistlerin temel görevi budur.”1
Bizim bu temel görevin önünde oluşturabileceğimiz iki güç alanı var: Biri sosyalist hareketi içinde bulunduğumuz partilerle çok daha güçlendirmek, öbürü de sosyalist hareket ile Kürt Siyasal Hareketi arasındaki ittifakın korunması ve güçlendirilmesi. Amacımız, derdimiz bu.

III
Biz bir işçi sınıfı partisi yaratmak istiyoruz – hem üyelerinin yapısıyla sınıf karakteri taşıyan hem de işçi sınıfının siyasal hedefini sosyalizm olarak görüp günün koşullarına göre değişen ideolojisini Marksizm içinde üreten bir parti.
Gelgelelim işçi sınıfının yapısında, bileşiminde ve niceliğinde özellikle son yarım yüzyıl içinde görülen değişim gitgide daha çok tartışılıyor. Yirminci yüzyılın başlarındaki kapitalizmin yükseliş döneminde işçi sınıfının sayıca artışıyla komünist partilerin önünde somut bir sınıf hedefi beliriyordu. Kafalar doğrudan sınıfın içinde yoğruluyordu. 1970’lerin sonuna dek bu olguya dayanan bir devrimler çağı yaşadığımızı söyleyebiliriz ve bana kalırsa o yıllar hâlâ soğumadı.
Neden sonra hayat değişti, kapitalizmin aldığı biçimler bilimsel ve teknolojik ilerlemelere bağlı olarak farklılaşmaya başladı; bir zamanlar hayalini de kurmadığımız yeni sektörler ortaya çıktı; kesintisiz büyüme zorunluluğu yüzünden derin sarsıntılar geçiren uluslararası kapitalizmin ve onu koruyup kollayan şiddet yanlısı devletlerin buradaki uzantıları altında işçi sınıfının koşulları giderek zorlaşmaya başladı; işsizlik arttı; ekonomik ve toplumsal hayatın boyutları ve kurumları değişmek zorunda kaldı; kültürel çöküş bütün ilişkileri bozdu; işçi sınıfının bileşimi artık günümüzde işsizlerin, hizmet sektörü çalışanlarının, ev kadınlarının, kuryelerin, yazılımcıların, satış elemanlarının, banka çalışanlarının da sınıfın parçası olarak değerlendirildiği yeni biçimler aldı; gelir dağılımındaki kutuplaşma, dolayısıyla paranın en tepede birikmesiyle ve aşağıda durmaksızın büyüyen yoksullaşmayla halkın ezici çoğunluğunun yazgısının işçi sınıfıyla birlikte olduğu bir gerçek olarak ortaya çıktı.
Bu sonuç hemen ilk anda düşündüğümüzden daha önemli bir olgu. Sınıf mücadelesinin biçimini; yeni demokrasi ve sosyalizm mücadelesinin yollarını yordamlarını; sınıf ve halk kavramlarını; devlet, devrim ve iktidar hedeflerini; dolayısıyla devrimci sosyalist parti anlayışını değiştirecek kadar önemli. Bu büyük değişimi göz önünde tutmayan bir sosyalist partinin kendi dünyasına sıkışıp kalmaya mahkûm kalacağını söylemeye gerek yok, önümüzden bir sinema şeridi gibi geçen sahnelerde görüyoruz. Leon Panitch ve Sam Gindin ortak yazılarında bu değişime şunu ekliyorlar:
“Bu işçi sınıfı krizinden kurtulmak, öncelikli olarak, daha iyi politika ya da daha iyi taktik meselesi değildir. Bu, öncelikli olarak, birçok kimliği ve topluluğu kapsayan işçi yaşamlarının çeşitli boyutlarına dayanan yeni sınıf oluşumu süreçlerinin önünü açmaya yönelik örgütsel bir görevdir.
“Bu örgütsel görev, yeni türde sosyalist partiler oluşturmayı da içermek zorundadır.”2
Bugün bu noktadayız, daha doğrusu bu düzeye geleli epeyce zaman oldu. Sosyalist hareketimizin bütününün bu gerçekliği hemen çözümleyip ona göre yeniden yapılanmalara gittiğini söylemek kolay değil. 1990’lardan sonra doğru çıkış noktaları yaşanmakla birlikte, hemen tümü karşılıksız kaldı. Türkiye İşçi Partisi kendisini sosyalist bir kitle partisi olarak nitelemeye başladığı zaman, bunun sosyalist parti anlayışını yeniden tanımlama çabasının üstünde durmaya değer bir yeni düşünce olduğunu söylememiz gerekir. Elbette sosyalist hareketimizin düşünce ve davranış olarak olgunluğunu hâlâ tamamlayamamış oluşu nedeniyle dünyamızın öteki bileşenlerinin birinin önüne koyduğu hedefe öbürlerinin yüz vermeyeceğini bilerek söylüyorum bunu.
Kendimizi bir an olgunluk günlerimiz içinde hayal edelim: Sosyalist parti anlayışının günümüzde aynı zamanda kitle partisi olmaktan başka bir yolu var mı – sosyalist hareketimiz toplumsal karşılıklarını on yıllar sonra bile elle tutulur biçimde yaratamamışken.
Uzatmayalım, biz bir sosyalist kitle partisi yaratmak istiyoruz. Onun nasıl bir parti olduğunu hâlâ tam olarak bilmiyorsak, yeterince kafa yorma fırsatı bulamadığımızdandır; artık önce onu tam anlamıyla tasarlamak, sonra da yaratmak için attığımız adımları büyütmek zorundayız. Başka çıkar yolumuz yok.
Katı değil esnek; merkezi otoriteye değil, demokrasisi ağır basan demokratik merkeziyetçilik ilkesine bağlı; dışlayıcı değil kapsayıcı; dogmatik değil yaratıcı düşünceyle donanmış, sürekli düşünce üreten bir parti. Dünyayı anlayan, ondan daha da zor olanını, Türkiye’yi anlama çabasını nitelikli çözümlemelere dayandıran, devleti yeniden örgütlemekten hayatın bütün alanlarına dönük program çalışmaları yapan bir parti. Kendisini açıklıkla eleştirebilen, katı iç işleyişi yerine olağan ve zor her türlü koşula uygun davranabilen, tutarlılığını her koşulda koruyabilen parti.

IV
12 Eylül’den önce sosyalist partilerin genel ve yerel seçimleri ne kadar önemsediğini –yani pek önemsemediğimizi– hatırlayanlarımız var, sayıları azalmış olsa da. Topyekûn mücadelemiz içinde seçimlerin yeri bir kenarda duruyordu. Şeytanlaşmış devletin paramiliter güçleriyle savaşın sertliği içinde öteki mücadele biçimleri o denli baskındı ki, seçimler iki araya sıkıştırılıveriyordu. Bugün öyle düşünmüyoruz.
Bir yıl içinde iki seçim yaşadık. Her iki seçim döneminde de hemen bütün sosyalist partiler seçimlerde tek adam rejimine bir ders vermek için uğraşmanın yanı sıra, kendileri için en iyi sonuçları almak için de canla başla çalıştılar. Hatta 14 Mayıs’ta Türkiye İşçi Partisi’nin bir milyon oy alıp ülkenin bütünündeki oy potansiyelinin daha da üstünde olduğunun görülmesi, başkalarınca yadsınır mı bilmem, bütün sosyalist partileri dokuz ay sonraki yerel seçimler için motive etti. Bu motivasyon elbette yerindeydi. Sosyalist hareketimizin ülkenin siyasal hayatı içinde herkesçe elle tutulur ve kalıcı bir toplumsal karşılık yaratmasının çok önemli olduğunu vurgulamak gerekir mi. Bu olmadan bu ülkede hayat düze çıkamaz. Biz TİP’in aldığı oylara bakarken sosyalist hareketimizin bütünün oy toplamına da bakıyoruz. Bu tutumumuzla her zaman barışık durumdayız.
Kaldı ki seçimlere verilen önem, bana kalırsa –herkes öyle görmek ya da kendini öyle göstermek istemiyor belki ama– parti anlayışımızı da yeniden tasarlamak gerektiğini düpedüz hayatın içinden gösteriyor. Utangaçlık çocukluğumuzdan geliyor. Sonunda seçim günleri geçer ve uzun mücadele yolumuzu yürümeye devam ederiz. O yolda yürüyeceğimiz Parti’yi büyütmek, daha çok insanı Parti’ye kazanmak gibi bir amacımız var. Parti kitleselleştikçe işçi ve emekçi sınıfların daha geniş kesimleri içinde var olma olanakları çoğalacak. Partinin sınıf kökenini güçlendirmeye çalışırken bütün alanlarda verilen işçi mücadelelerinin, grevlerin, direnişlerin içinde ya da yanı başında olmak; her türlü haksızlığa karşı köklerimizin sınıfın içinde olmadığı yerlerde sınıfa odaklı olmak dolaylı olarak düzenle ya da muhalefetin güçlü düzen içi odaklarıyla uyum içinde yaşamaya kendilerini koşullamış sendikaların hareketin içinde daha kararlı durmaları için de itici olacaktır. DİSK ve KESK başta olmak üzere, bütün sendikal hareketin güçlendirilmesini, sınıf duyarlığının öne çıkarılmasını sosyalist hareketin sorumluluğunda görmeliyiz.

V
Batı’da komünist partilerin 1990’dan bugüne kesintisiz süren güç kayıplarının yerini sosyal demokrasinin hem ideolojik donanımından el alan hem de çıkış yollarında halkla ilişkilerini sosyal demokrasinin yöntemlerinde arayan yeni tip sol partilerin aldığı görülüyor. Bu ülkede böyle bir gelişme olmadı, yani burada bir Syrzia oluşumunun nesnel karşılıkları şimdilik bulunmuyor. CHP merkezin hemen sağındaki yerinden hoşnut, yirmi yıl sonra görece bir güç kazanırken kendi solunda bulunan sosyalist partilerden uzak durmaya çalışıyor ve geleneksel anlayışını ve konumunu koruyor.
Bu yakada da kitleselleşmeyi amaçlayan sosyalist hareket var. Kitleselleşmek kendi partilerimiz için amaçken artık bunu birlikte yapmanın yollarını da bulmalıyız. Sözgelimi bugün, halkın bütün kesimleriyle derin bir yoksullaşma yaşadığı, devletin bütün odaklarıyla hukuku ortadan kaldırıp söz söylemeyi yasakladığı faşizan koşullarda, TİP, EMEP, Sol Parti’nin ve öteki sosyalist ve devrimci partilerin birlikte toplumsal dayanışma platformları yaratabileceğini hiç düşünmeyecek miyiz?
Önemli bir soru olarak önümüzde duruyor bu. İşte tam o platformlardan işçilerin ve emekçilerin sorunlarından çıkacak büyük toplumsal direnişler örgütlenmesini mümkün kılmanın yollarına düşmeliyiz. (Bildiğim kadar, TİP ve EMEP’in birlikte davranması zor görünmüyorken Sol Parti hep uzak durmayı mı seçecek? Nedense açıkça sorulmayan bu sorunun kimilerine naif geldiğini bilmiyor değilim ama bana oldukça ciddi geliyor bu soru.)
Yanı başımızda Emek ve Özgürlük İttifakı var. Mücadele ittifakımız olarak seçmiş ve belirlemişken, onu bir süredir içinde bulunduğu ataletten kurtarmamız gerekmiyor mu? Emek ve Özgürlük İttifakı’nı bulunduğu yerden kaldırırken hem onu genişletmek gibi bir görev var hem de onun oluşma ve işleyiş biçimine yeni bir anlayış getirme zorunu. Evet, 31 Mart seçimlerinde bir gerileme yaşadık. Ama sahip olduğumuz enerjiyi kaybetmemek zorundayız. Atıl enerjimizi harekete geçiremiyorsak, varlık nedenimizi önce kendimiz sorgulamalıyız.
Demek ki siyasal, toplumsal, ekonomik, kültürel ve ekolojik hareketler, kadın ve gençlik hareketleri içinde bulunurken yepyeni bir demokrasinin kazanılması için o alanların adım adım kuşatılmasının politik önermelerini ortaya atmalı, onların takipçisi olmalıyız. Ama çeşitli politik sorunlara bir arada odaklanmak yerine, belli bir sırayla ve her birine sonra yeniden dönmek üzere odaklanacağımız sorunları seçmek daha etkili sonuçlar verebilir. Örnekse, bir karşıdevrim tasarısı olan “Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli”ne tam boy odaklanmak, onun yansımalarını aldıktan sonra, Şimşek programının daha de derinleştireceği kriz karşısında “Yoksulluğa ve Hayat Pahalılığına Karşı Kampanya” örgütlemek, bu arada tamamıyla haksız ve hukuksuz tutsaklarımızın özgürlüğe kavuşturulması için mücadeleyi yükseltmek ve propaganda ve mücadele biçimlerini her biri için önceden yapılmış araştırmalara dayandırmak.
Bu arada AKP-MHP iktidarının ülkeyi yeniden hukuksuzluğa ve despotluğa mahkûm etmek için tasarladığı yeni Anayasa girişimine karşı, o girişimin asla parçası olmayacağız elbette ama, biz farklı bir Anayasa tasarısını niçin yapıp da kamuoyuna açıklamayalım.
Dolayısıyla geniş halk kesimlerinin ilgisini kazanacak bir dönüşüm programını sosyalizm idealini de içinde taşıyacak biçimde hazırlayıp ortaya koymak. Önümüzdeki dört yıllık mücadele yolunun stratejisini, Biz ne istiyoruz! sloganı çevresinde, böyle bir anlayışla örmek.
Ne denebilir… Biz bulutların göğe tutunduğu gibi tutunamayız mücadelemize, sert rüzgârlar bile bizi yerimizden edememeli. Artık umut etmeyi umut edemeyiz. Adımlarımız somut ve sonuç alıcı olmalı.
1 Leon Panitch ve Sam Gindin, “Sınıf, Parti ve Devlet Dönüşümü Sorunu”, Devrimi Yeniden Düşünmek-1917 Ekiminin Mirası ve Günümüz içinde, Çeviren: Rafet Koca, Yordam Kitap, Aralık 2017, s. 50
2 a.g.y., s. 55






