Perde
21 Eylül 2019 Öykü

Perde


Twitter'da Paylaş
1

Bu karabulutlar ne zaman geldi? Yoksa hep buradalardı da  ben mi fark etmedim. Dış kapı çarparak kapanıyor. Sesin geldiği yöne doğru kararsız bir adım atıyorum. Daha fazla ilerlemek yerine geri dönüp perdeyi hafif aralamakla yetiniyorum. Elinde bavul caddede görünüyorsun. Daha önce görmediğim bir kazak omuzlarını sarıyor. Sevgilim üşüyeceksin. Duruyorsun. Ardına dönüp bavulu çekiştiriyorsun. Tekerleği kırılıyor. Kırılan tekerlek bana doğru yuvarlanıp yolun kenarında duruyor. İstifini bozmadan bavulu kaldırma çıkarıp, durağa doğru ilerliyorsun. O sırada yanından bir kamyon geçiyor. Seni göremiyorum. Rüzgarın savurduğu kurumuş bir yaprak cama çarpıp kayboluyor. Çok geçmeden yine görünüyorsun. Derin bir nefes alıyorum. Başını kaldırıp, omuzlarını dikleştiriyorsun. Yaşının sonbaharında olmana rağmen, duruşuna tazelik yayılıyor. Perdeyi çekip yerinden koparmak istiyorum. Aklıma perdenin arkasındaki pencere gelince vazgeçiyorum. Neden aramızda bu perede, bu pencere?

“Artık ne fark eder?” Sesin derinden geliyor.

“Döndün mü sevgilim?” Sesin yerine piyanonun çarpık melodisi odayı dolduruyor. Oysa biz akşam çayını yudumlarken piyano ile sazın uyumundan çıkan ahenkli ezgi başlamalıydı. Ne tuhaf, bu akşam piyano tek başına, üstelik berbat bir ses çıkarıyor. Yüzük parmağıma dokunuyorum. Yüzüğün yeri boş.  Parmaklarım da bu boşluğu yadırgıyor. Hangi çekmecede olduğunu bildiğim yüzüğü farklı yerlerde arıyorum. Ne aradığımı hatırladığımda doğru çekmeceyi açıyorum. Eski sınav sorularının altında kırık tebeşirin yanında onu buluyorum. Solmuş. Ona da özenli davranmamışım. İtinayla avucumun içine alıyorum. İsmin okunmuyor. Sabunu kazıyınca bir kaç harf belirgin hale geliyor.  Yatağa dökülen sabun tozlarının üzerine uzanıyorum. Dağınık yatakta ikinci yastığın olmadığını fark edince hızla ayağa kalkıyorum. Gözlerim kararıyor. Aldırmıyorum. Pencereye doğru koşuyorum. Ayaklarım o an ağırlaşan bedenimi taşımaktan vazgeçiyor. Ellerim bana ait değillermişçesine salınıyor. Camın yanına yığılıyorum. Yere çarpan yüzüğün sesi kulaklarımda yankılanıyor. Bedenim hafifliyor. Gözlerim kapanırken alaca karanlığın içinde bu tarafa doğru geldiğini görüyorum. Elinde manav torbaları, üstünde her zaman giydiğin beyaz bir gömlek apartmana giriyorsun. Dağınık saçlarımı hızlıca ortadan ayırıp topuz yapıyorum. Gecelik giysem  fark eder misin? Zil çalıyor. Kapıya doğru yöneliyorum. Gözüm komodinin üstündeki fotoğraflara takılıyor. Annemle babam. Ne çok kavga etmişlerdi, ama birbirlerini hiç bırakmamışlardı. Bir keresinde teyzem, “Ezdirme bu kadar kendini,” demişti. Annem, “Çocuğun hatırına katlanıyorum. Sen de anne olunca anlarsın,” demişti. Ben de annemi anlar mıydım? Evlilik fotoğrafımızı alıyorum. Altın yaldızlı çerçevenin içinde minicik bir resim. Çerçevenin görkemi gözlerindeki donukluğun fark edilmesini engelliyor. Zil yeniden çalıyor. Kapıyı açıyorum. Gözlerinin içine bakıyorum. Donuk bakışların yerine aydınlık masmavi bir bakış beni karşılıyor. Bana resmi unutturuyor. Elimde olmadan sana sarılıyorum. Bedenin sıcacık. Hep böyle sıcak mıydın? Sonra hemen toparlanıyorum. Poşetleri elime tutuşturuyorsun. Teninin kokusu yerini ekşimiş meyve kokusuna bırakıyor. Poşetleri tırnaklarımı tenimde hissedinceye kadar sıkıyorum. Avuçlarım sızlıyor. Gözlerim karşı duvardaki evlilik fotoğrafına çivileniyor. Ahşap çerçeve duvarda eğrelti duruyor. Onu düzeltmek istiyorum. Elimdeki poşetler buna engel oluyor. Fırlatsam meyveleri, düzeltsem fotoğrafı, tozunu dikkatlice alsam. Meyveler öyle ağır bense öyle yorgunum ki hareket bile edemiyorum. Sadece fotoğrafı inceliyorum. Sana gülümseyerek bakan genç bir kız görüyorum. Hatta arka fona yerleştirilmiş, tahtadan bir dağ kulübesinin önündeki minik ceylanla annesi de tebessüm ediyor. Bizim fonun üstünde nasıl da uyumsuz durduğumuzu şimdi fark ediyorum. Neden bize ait olmayacak ayrıntıların fona yerleştirmelerine izin verdik ki? Rimelim mi akıyor. Daha fazla akmasına izin vermiyorum.

Çalışma odasına yaklaşıp kapı aralığından sesleniyorum.

“Çalışacak mısın?” Cevabını beklerken parmağımdaki bir türlü kapanmak bilmeyen yarayı kaşıyorum. Konuşmuyorsun. Sorumu birkaç sefer daha yineliyorum. Parmağım artık kanıyor. Dosyadan gözünü ayırmadan,

“Evet. Bir müvekkilim yarın boşanıyor.”

“Çocuğu olmadığı için mi boşanıyor?” Dosyaya bir şeyler karalıyorsun.

“Hayır. Karısını hiç sevmemiş. Ailesi uygun görünce evlenmiş. Sonra başka kadınlar araya girmiş.”

Zavallı kadın, onun da mı hayalleri çalınmış. Bu söylediğimi duymuyorsun. Sayfayı çevirip. Pencereden dışarıyı izliyorsun.

“Bu arada siyah poşetin içinde gül var.”

“Bana mı?” Ses vermiyorsun. Hayatımızdaki önemli bir günü ben unutmuşken sen hatırlamış olabilir misin?  Poşeti dikkatlice açıyorum. Diken parmağıma batıyor. Buna da aldırmıyorum. Sarı gülü meyvelerden kurtarmak için boynundan tutup kendime doğru çekince incecik dal kırılıyor. Kırılan dal yere düşerken pörsümüş gül elimde kalıyor. Hızlı hızlı soluyorum. “Bu pörsümüş.” Sesimin çıkardığı gürültüyü ben de fark ediyorum. Dönüp bana bakarak

“Nasıl olur? Bu sabah çiçekçi kız onu satmaya çalıştığında canlı ve tazecikti.”

Sen onu diğer meyvelerin yanına koyana kadar.

“Neden gülü ayrı taşımadın? Onu da soldurmuşsun.”

Gülü komodinin üstündeki evlilik fotoğrafının yanına bırakıyorum. Çerçevede bir gariplik var. O da ne, yoksa minik deliğe girip çıkan bir kurtçuk mu? Aman tanrım bu çerçeve kurtlanmış. Üstü bir sürü delikle dolmuş. Nefes nefese kendime geliyorum. Ter içinde kalmışım. Komşudan gelen piyano sesi kulaklarımı tırmalıyor. Kulaklarımı kapatıyorum. Durağa bakıyorum. Görüntü bulanık olmasına rağmen, durakta bekleyen otobüsü seçebiliyorum. Yakınlarda bir yerde şimşek çakıyor. Gökyüzü ikiye ayrılıyor. Görüntü netleşiyor. Otobüs hareket ediyor. Anlımı cama dayıyorum. Kırık tekerlek rüzgarla savruluyor. Piyano coşuyor. Yağmur hızlanıyor. Damlalar iki taraftan cama akıyor.


Twitter'da Paylaş
1

YORUMLAR


Ali Seydi Şahin
Tebrikler. Konu ve anlatım çok iyi.
10:42 AM

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR