Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

6 Haziran 2026

Öykü

Çöpçü Balığı

Sevil Kılçıksız

Paylaş

0

0


Durgun su yüzeyinde ayak başparmağıyla bir daire çizdi. “Ne anlamı var ki?” 

Ali, “Nasıl yani?” diye sıkıntıyla ayağıyla suyu itti. 

“Çalışacaksın, gitmek için çabalayacaksın, sonra…"

“Sonra ne?”

“Sonra da işte tam buraya, oturduğumuz tahta iskeleye dönmek için uğraşacaksın.”

Ali cevap vermedi. Bir süre sonra, “Saçma…” diye mırıldandı, tekrar sustu.

Ayla başını kaldırıp güneşe baktı, yükselip yakmaya başlamıştı. Denizin durgun puslu mavisi sarıya bulanmış turkuaza dönüyordu. Dibine bakınca insanı ürküten o belirsiz camsı duruluk yerini ufacık kıpırtılara, dalgalanan yosunlara bırakıyordu. Suda gri bir çöpçü balığı gördü. Sürüden ayrı kendi halinde dolaşmaktaydı. Kararlı ilerliyor, kısa süre sonra sıçrayıp başka yöne gidiyor, yine ilerliyor, yine sıçrayıp başka yöne. Balık suyun derinliğinde gözden kayboldu. 

 Çevre evlerde geç vakit uyanıp eğleştikleri kahvaltı masasından sıkılan insanlar koyu birazdan dolduracaktı. İçine sıkıntı çöktü. Son iki yılın sınava hazırlık yorgunluğu bedenini ağırlaştırmıştı. Hiçbir şey yapmak istemiyor gibiydi. 

Ali’ye baktı; hâlâ ayaklarını suda çırpıyor, biraz bozulmuş gibi kaşları çatık. Yanağından makas alıp omuzuyla omuzunu itti. 

Ali dirense de gülümsemesini koyuverdi. Sonra birden patlar gibi konuşmaya başladı: “Ne yani, yaşlılar gibi ‘Belli mi olur, yarın seyredemeyiz,’ diye düşünelim, her gün batan güneşe bakıp oyalanalım mı? Başka yerleri hiç mi merak etmiyorsun? Burada öylece günü tüketmekten başka bir isteğin yok mu yani? Senin için kolay belki; aile evi, ufak bir gelir…”

Bu kez Ayla sustu. Önüne düşen saçlarını kaldırmadan başı eğik, ayağını sudan çekti. Son bir yıldır girdikleri deneme sınavlarında her defasında neredeyse aynı puanı almışlardı. Aynen gittikleri dershanelerde girdikleri düzey sınavları gibi. Birlikte çalışmışlardı. Yakın rakip ve dost. Hep yan yana. Ama şimdi… O hengâmede koşarken farkına varamamıştı. Şimdi karşısında sabah denizinin puslu dibi gibi belirsiz, onu çevreleyenlerin sıcaklığından uzak, kendi sorumluluğunda bir hayat başlayacak. O puslu suya atlamak çok korkutucuydu. Dipleri hiç sevmez. Suda gözlerini açamazdı. Ali gözlüğünü verip ne kadar ısrar ederse etsin, gördüklerini ballandırarak anlatırsa anlatsın, suda hiç gözünü açmadı. Yine de ayrılamayacak kadar denizi sevdiğini düşünürdü.

Oysa Ali, çocukluğundan bu yana hep aynı merak: Yeni bir oyun önerisi ya da keşfettiği yer, denizin kıyısında gördüğü ahtapot ya da yıldız, fark ettiği bir taş. Bildikleri yerleri ilk defa görecekmiş gibi sabırsız adımlar. Kendisine sıradan gelen ne varsa Ali’yi heyecanlandırıyordu sanki. Ailesinin çalışmak için koya geldiği ilk yıl gözünde canlandı. Annesi evlerine temizliğe yardıma gelmiş, kendisiyle benzer yaştaki oğlunu da getirmişti.  Gözleri simsiyah parlak, sürekli bir şeyler soran bir çocuk. Annesi Ali’yi engelledikçe, kendi annesi rahat bırakmasını istemişti. Arkadaş oldukları o yaz, onun taşkın heyecanını koya yeni gelmesine bağlamıştı. Ama yıllar geçtikçe heyecanı yatışmamıştı. Neredeyse her şey farklı, ilgi çekiciydi ona göre.  Ali’nin çağrısının peşinde yıllardır sürüklenirken bazen hayal kırıklığına uğrasa da onun heyecanından nasibini almaktan şikayetçi değildi aslında. 

“Özür dilerim,” diye sarıldı Ali. 

“Asıl ben senden özür diliyorum,” dedi Ayla. "Senin durumunu düşünmeden konuştum işte, her zamanki patavatsızlığım.”

“Ama her şey bundan ibaret mi? Hiç yeni şeyler öğrenmek, farklı kişiler tanımak, öğrendiğini uygulamak ya da birine öğretmek istemez misin?”

 “Bilmem…” dedi Ayla. Annesini düşündü, iyi bir derece yapmak uğrunda geçirilen eğitim yılları. Sonrası Amerika’da üç kuruş ücretle sefillik içinde eğitim tecrübesi. Dönüşte Anadolu’nun küçük üniversitesinde torpilsiz bulunan akademik kadro. Yazları, önce kiralanan sonra satın alınan bu ev. O derme çatma üniversiteye fazla gelebilecek bilgisi. Coşkusuyla çalışan tutkusuyla körleşen annesinin peşinde, onun idealleri uğruna sürüklendikleri ücra şehirde geçen çocukluğu. Akşamları evi dolduran bitmez şikayetler, arkadaş bildiği akademisyenlerin çıkar nedenli ayak oyunları, kariyer çatışmaları, siyaset cemaat engelleri. O yıllarda evde soluk alacak yer bırakmayan hayal kırıklıkları, öfkeler, ağlamalar… Annesinin büyük şehir özlemi. Hafta sonları eski okul arkadaşlarıyla bir nefes sohbet için, uyarılara rağmen, kamyonların kullandığı o bozuk kestirme yoldan üniversite okuduğu şehre gidip gelmesi. Ve derken o kaza… 

“Ali sana bir şey söyleyeceğim, ne olur iyi dinle.” 

Ali kaygılı baktı, söz verir gibi başını salladı. 

“İleride ne yaparsan yap, nereye gidersen git, kim ne derse desin, önce kendini kolla ne olur. Unutma, söz mü?”

Ali bir süre düşündü, anlamaya çalıştı. “Söz,” dedi gülümseyerek. Siyah gözleri çocuk gibi ışıdı. “Aynı şey bana olmayacak. Sana da. Sen de bana söz ver, sıralamanın başına buradaki vasat üniversiteyi yazmamayı bir daha düşüneceksin. Tamam?”

Ayla, “Hı… Hı…” diye mırıldanarak ayağa kalktı ve kalkması için elini Ali’ye uzattı. Tam onlar ayaklanırken iskelede koşan iki çocuk balıklama denize atladı. Tuzlu su yağmuruna yakalandılar. Bunu fırsat bilen Ali bunu Ayla’yı kolundan çekip denize itti. Peşinden suya atladı.

"Lanet ols–” demeye çalışsa da yuttuğu suyla tamamlayamadı lafını. Hırsla dönüp Ali’ye su fırlattı, ardından kaçarcasına yüzüp merdivene yapıştı.

Eve geldiğinde babası verandada kitap okuyordu. Islak ıslak kafasına bir öpücük kondurdu. Adam gözlüğünden akan damlaları gülümseyerek sildi, kitabına devam etti. 

"Makinede kahve taze hâlâ,” diye arkasından seslendi. 

Ayla durdu. Babası kahve almayı öneriyorsa mutlaka konuşacağı ciddi bir şey olurdu. Şu an hiç havasında değildi, yine de onu kırmak istemezdi.   

Duştan çıktı. Başında havlusu aşağı indi. Tezgâhtaki makinada ona ayrılan kahve vardı, dokundu, hala sıcaktı. Kaçamayacağını anladı. Saçlarını biraz daha kurulayıp havluyu kanepeye fırlattı. Babasının uyaracağını düşünüp havluyu geri aldı, omzuna attı. Mutfak dolabını açtı, raftan sapı kırık kupayı çıkardı. Kupanın üzerine basılı yazılar kısmen silinmişti. XVII. … Kongresi... Annesi gittiği son toplantıdan hediye getirmişti. Kalan kahveyi doldurdu. Ağırdan alarak verandaya yöneldi. Sırtındaki havluyu düzeltti, koltuğa babasının karşısına yerleşti. 

Sessizlik ve babasının önemli bir konuya başlamadan önceki mütebessim ifadesi Ayla’yı hep gererdi. Gerginlikten olacak, o da nedensiz gülümsedi. Annesinin diktiği hanımeli ve akşam sefaları hafif esintiyle kokularını yayıyordu. Koku kahve aroması ile iç içe geçip verandanın serinliğinde salınıyordu. İçinden, “Her şeye boş verelim. Sessizliği dinlesek daha iyi,” demek geçti, vazgeçti.

"Ne yaptın?" dedi adam.

"Neyi ne yaptım?" 

“Kızım, iki gün öncesi senin mi benim mi sınav puanım açıklandı?"

"Zaman var daha baba…”

"Düşünmemek için mi?"

"Of baba. Ben sizin gibi değilim.”

"Ne olmuş bize?”

"Ömrümü boş şeylere feda edecek kadar saf değilim yani.”

 "Ne dediğinin farkında mısın? Hele annen için, nasıl böyle düşünürsün?"

"Tam da annem için baba. Buradan bir yere gitmeyeceğim. Sen vasat görsen de en yakın üniversitede herhangi bir bölüm yeter artar.”

Adam fincanı tabağa koyarken devirdi, son anda yere düşmeden yakaladı. Kalan kahve pantolonuna akmıştı, aldırmadı. Usulca yeniden başladı: “Kızım nereye kadar saklanacaksın? Ben yarın bir gün…”

Ayla bağırdı: “Baba anlamıyorsun, dünyayı dolaşıp yine köhne bir yere gelecek ve ölüme gideceksem, niye acı çekip yorulayım? Sen, annem için olsa da koca şirketteki hukuk danışmanlığı işinden vazgeçmedin mi? O küçük şehre razı oldun."

Adam sustu, birkaç kez yutkundu, toparlamak ister gibi genzini temizledi. “Burada yaşlanmamı seyredip benimle ölümü mü bekleyeceksin? Sona takılmışsın, sonu değil alacağın yolu düşün. Anlamıyor musun, aslında yaşadığımız ücra şehirde annen bir şey yapamadıkça durağanlaşıp öldüğünü hissediyordu. Yoksa hafta sonları o bozuk yollara düşer miydi?”

“Peki sen baba?” dedi, devamını getirmedi. Babasının artık ona bakmadığını fark etti. Bakışları başının üstünde duvarda bir yere takılı kalmıştı. Ayla tedirgin, başını geriye çevirip babasının baktığı yere baktı: annesinin kaybından sonra duvara astığı fotoğraftı. Öğrencilik yılları kampüste birlikteyken çekilmiş fotoğrafa bakışı kilitlenmişti.

“Ben ne?” dedi adam, gözünü duvardan ayırmadan.

“Boş ver baba...”

“Ne olmuş bana?”

Birden soluksuz boşaldı: “Belki annemin peşinden sürüklenmeyi bırakıp dur deseydin…” Gerisini getiremedi, omuzundaki havluyu fırlattı, ağlayarak merdivenlere yöneldi. 

Odasının kapısını hızla kapattı. Kilidi çevirdi. Kendini yatağa bıraktı. Her şeyden nefret ediyordu. Aslında ayrılmak istemediği bu yerden de nefret ediyordu. Hayatı bitirip koya yerleşmiş canı çekilmiş yaşlılardan, yazın kıyıya üşüşüp en çok çiçek, kedi, köpek, denizin dalgasından konuşan kalabalıktan da. Gün tüketmekten, durağanlıktan ya da boşa akan saatlerden de. Sadece babası ve Ali… Annesine benzemek istemiyordu. Ama yine de biliyordu, ne kadar görmezden gelirse gelsin içinde bastıramadığı bir şeyler var: bilinmedik yerler, insanlar görme tutkusu.  Ağladı, içinden bir şeyler yükseldi, yastığı yumrukladı, annesine söylendi. Nihayetinde yorgunlukla gevşedi, yatağının bildik kokusu onu çekti, kendini bıraktı. 

Uyur uyanıktı, sabah denizin dibinde gezen çöpçü balığı aklına düştü. Solundaydı. Suda onunla kararlılıkla ilerliyordu. Birden başka bir yöne dönüyor. Kayaların kovuklarına doğru yönelip aniden geri dönüyorlar, ileriye başka kovuğa, girmeden yine geri... Denizin altı gri, soğuk mavi. Biraz ürküyor, yine de güzel. Suyun ıssızlığında oradan oraya çekiliyorlar. İskeleden biri eğilip ona sesleniyor. Annesi…Annesinin görüntüsü su yüzeyinde dalgalanıp bir kaybolup bir netleşiyor. Kumsalda ileride bir grup genç var, ciddi bir şeyler konuşuyorlar, sanki arkadaşları. Ali’yi de aralarında görür gibi oluyor. Ona el sallıyor. Nedense beklemeden uzaklaşıyorlar. Yalnız kalıyor. Karmaşa… Büyük bir üniversitenin kampüsünde, binalar heybetli, uzun taş sütunlu. Yeşil çimler ağaçlarla gölgelenmiş. Gençlerden oluşan kalabalık, kimileri çimlerde uzanmış. Bina içinde loşlukta, mermer kaplı koridorda yürüyor. İlk kez derse girecek. Gururlu, heyecanlı.  Büyük kapıyı açıyor, loş amfide şimdi. Girer girmez ortam birden değişiyor, okul küçük boz bir bina oluyor. Eski, dökük dersliğin loşluğunda bakınıyor. Tanımadığı gençlerle birlikte. Kürsüde hoca var, ders anlatıyor. Tanıyor onu, annesinin hem vasat hem dedikoducu dediği kadın meslektaşı. Önde oturduğu halde hocanın anlattıklarını anlayamıyor. Elini kaldırıyor, soru sormak istiyor, kadın görmezden geliyor. Tekrar el kaldırıyor, kadının yüzü karanlık ve öfkeli, kürsüden ona kapıyı gösteriyor. Sınıftakiler tepkisiz bakıyor… Beton dökülüp bırakılmış ıssız gri koridor, kimse yok. Okulu bırakmış ya da atılmış sanki. Ailesine nasıl söyleyecek… Sıkıntıyla kendine geldi. Rüyanın etkisiyle bir süre daha yatakta kaldı.

Kalktığında hava karanlıktı. Alt kattan televizyonun sesi geliyordu. Kapıyı açtı, çıplak ayakla usulca merdivenlerden indi. Salonda masada ona ayrılan yemek üstü kapalı duruyordu. Arkasından yaklaşıp babasına sarıldı, saçından öptü. Dönüp kendini saran tanıdık kollara başını gömdü.

Yemekten sonra Ali’yi aradı. Evdeydi. “Uygunsan buluşalım mı? Üniversite tercihleri konusunda kafam karışıktı, sen haklısın sanırım. Şimdi fikrini almam lazım.” Adam gözlüklerinin üzerinden baktı, bir şey demedi, kızının gözlerindeki parlamayı fark etti. 

Ayla verandaya çıktığında arkasından seslendi. “Sahile gideceksen sırtına bir şey al kızım.”

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Hatice Akalın: "Bana göre Anadolu'nun ..Nilgün Çelik
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Robert Bullock

3 Mart 2025

D.H. Lawrence’ın Küllerinin Akıbeti

Peki bütün bunlar karşısında Lawrence’ın tepkisi nasıl olurdu? Kendi ölüsünün, kendi kalıntılarının akibeti hakkında ne düşünürdü?4 Mart 1930 tarihinde ufak bir topluluk, iki gün önce Villa Robermond’da tüberkülozdan hayatını kaybeden yazar ve şair D.H. Lawrence’ı..

Devamı..

Alman İşçi Sınıfının İsyanı

Katja Hoyer

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024