Oturduğum bankla karşımdaki resüsitasyon odasını kırmızı triaj çizgisi bölüyor. Uzun düz şerit az ileride sonlanıyor. Her şeyin bittiği yerdeyiz. Sedye tekerlekleriyle, insan adımlarıyla incelip aşınmış bu bandın ölümle yaşamı böyle ayırmasını yadırgıyorum. Doktorlar dışında kimse içeri giremiyor.
Ayağa kalktığımda metal bankın delikleri bacaklarımda, kalçamda zonkluyor. Yüzü terlemiş, yanakları kızarmış şişman genç bir doktor soruyor, ben yanıtlıyorum.
Geniş burnunun kanatlarına inen gözlüğünü işaret parmağıyla kaldırırken,
“Neyi oluyorsunuz,” dedi.
“Kızıyım.”
“Şu an kalp atışı yok.”
“Öldü mü?”
Ciddiyetle devam etti, “Geri döndürmeye çalışıyoruz. Sakin olun.”
Bir taşkınlık yapmamdan endişeleniyor. Kendimi yerlere atıp ağlamıyorum. Annesi ölen çocuk böyle mi olur. Yutkunuyorum. Doktor sigara, alkol kullanıp kullanmadığını, şekeri, tansiyonu olup olmadığını soruyor.
Dünyanın en önemli işi gibi hazırlanıp evde uçuşarak ağırladığı konuklarıyla kadeh kaldırdığı geceleri anımsıyorum. O kadehi, sigarayı tutuşunu, saçlarını savuruşunu. Bir tanrıça gibi her adımında çevresine hükmettiğini. Parfümü, kremlerinin kokusu burnuma doluyor. Alkol, sigara ona ne yapabilir. Tansiyonla şekerinin olup olmadığını bilmiyorum. Böyle şeyler ona çok uzak. Doktor başıyla onaylayıp hızla içeri girdi. Korkunç bir evlat olduğumu düşünmüştür. Konuşurken kırmızı şeridi geçtiğimi fark edince bir adım geri attım.
Giderken hafızamı da alıp götürmeli, ardında bıraktığı ne varsa. Kalçamdaki zonklamaların şiddeti azalırken cılız vuruşların sonuncusunu beklemeden banka tekrar oturdum. Banktaki deliklerden buharlaşıp geçeceğim. Yarattığı boşluktan düşmeye devam edeceksem ölmemeli. Oturduğum yere bütün ağırlığımı verirken ellerimi koyduğum kolçaktan güç alıyorum. Oturağın ucunu dizlerimin arkasıyla sıkıyorum. Kalktığımda şortumun açıkta bıraktığı tenim soğuk metale yapışmış olabilir. Belki de az sonra içerideki doktor bunun nasıl olduğuna hayret ederek benimle uğraşacak. Daha çok terleyerek derimi neşterle ayırıp kazıyacak, sonra da onun yanındaki sedyeye beni yatıracak.
Otomatik kapı açıldı. Aynı doktoru görünce kalktım. O hızlı adımlarla yürümeye devam ederken peşine takıldım.
“Yoğun bakıma çıkarıyoruz,” dedi, “hâlâ kritik, en üst kat, çıkın siz de.”
Bacaklarımdaki atışlar gövdeme ilerliyor. Memelerimden boynuma oradan yanaklarıma. Alnımı da banka yapıştırmış olamam. Kıvamlı bir çorbanın kaynarken bıraktığı pelteli kabarcıklar sanki alnımda belirip yok oluyor.
“Kalbi durunca uzun süre oksijensiz kalmış. Beyin hasarı olabilir, bilemiyoruz. Şimdilik solunum desteğiyle yaşıyor.”
Arkasından bakakaldım. Konuşurken açtığı ellerini ceplerine soktu. Beyaz önlüğünün uçlarının düzensiz dalgalanmalarını izledim. Başka şeyler düşünmeliyim. Doktorun dinlenmeye çekildiğini, onun da bir gün öleceğini. Kalbi durmuş, oksijensiz kalmış. Benim yüzümden mi. Kulaklarımdaki uğultuda saatimin daha önce hiç duymadığım sesi. Ekranda yeşil uyarı yanıp sönüyor: nabzınız çok yüksek.
Bir iş için gelmiştik. Niyetimiz lüzumsuz bürokrasiyi çabucak halledip biraz gezip Londra’ya dönmek. Türkiye hattımı telefona takar takmaz mesajları geldi. Silsem de numarası tanıdık.
Mesajları farklı zamanlarda yazmış, çoğunu bir hafta önce: “Seni merak ediyorum. Kaç yıl oldu, neredesin, nasılsın. İyiyim yazabilirsin hiç değilse. Konuşmalıyız.” Sonra o bencil öfkesini görüyorum, belki yıllardır boşluğa yazdığını düşünüyor: “Bunları bir gün göreceğini biliyorum. Böyle olmamalıydı. Çocuk gibi davranmak sana ne kazandırıyor.” Bunun gibi bir sürü şey. Yanıtlamadım ama mesajların çift tikini gördü. Yurtdışı numaramı bilmiyor, bulamaz. Türkiye hattımı da değiştirebilirdim ya da onu engelleyebilirdim. Bütün kapıları kapadım derken kendime yalan mı söyledim. Bir yanım arasın sorsun istemiş demek. Aradı. Arasın isteyen yanım da telefonu açtı.
Çok özlediği birini kucaklar gibi, “Gelmişsin şekerim, ne güzel,” dedi.
“Çok kalmayacağım, bir iş için geldim,” dedim.
“Uğra ya da ben geleyim, olmaz mı. Bir kahve içebiliriz, bak kaç zaman oldu,” dedi.
“Yarından sonra gidiyorum,” dediysem de ısrarcıydı.
“Halledilemeyecek bir şey yok aramızda, konuşalım, çok mu zor.”
“Konuşmak istemiyorum. Konuştuk konuşacağımızı zaten, zorlamayalım,” dedim.
“Ben senin annenim, buna hakkım var,” dedi.
Yine istediği oldu. Oysa kendisine anne dememem için çok uğraşmıştı. Kızım demediği gibi anne de dedirtmezdi. Tülay, Tülaycım, Tülüko’ya izin vardı. Şimdi değişen ne.
Liseye başladığımda beni karşısına alıp bir birey olduğumu, birbirimize karşı bağlayıcı sorumluluklarımız olmadığını, beni doğurmanın sahiplikle uzaktan yakından ilgisi olmadığını anlattı. Ben de onun sahibi değildim. Büyük salondaki hasır istiridye koltukta oturuyordu. Bu konuşmayı yapmaya mecbur kalmıştı çünkü büyüdüğümün farkındaydı.
“Ben uyurken biri odama geldi,” dedim.
Alaycı, inanmaz sordu, “Kimmiş o.”
“Bir adam.”
“Söylemiştim. Arkadaşım bizde kalacak diye. Tuvaletin yerini karıştırıp yanlışlıkla odana girdi herhalde.”
“Neden bizde kalıyorlar.”
“Ne demek neden. Senden izin mi alacağım,” derken hayretle baktı.
“Ben de arkadaşlarımı çağırırım o zaman.”
“Bana önceden haber vermek şartıyla dilediğini çağırabilirsin. Hem o zaman böyle deli deli konuşmaktan vazgeçersin belki.”
“Adam ben uyurken beni izliyordu. Üstü çıplaktı,” dedim. Sesim titriyor, gözlerimden yaşlar fışkıracak.
“Yeter,” dedi, “burası benim evim. Sen de benim evimde yaşıyorsun. Aklından geçen manyaklıklarla beni yargılayamazsın.”
Ağlamaya başladım. Olur olmaz saatlerde eve gelen, uyanıksam işten, spordan arkadaşları olduğunu söylediği o ablaların, abilerin iki katlı koca evde neden kendi yatak odasında uyuduklarını açıklayamadı. Biraz daha sorun çıkarsam onu da yapabilirdi. Dilediğimle yatıyorum, sana ne, diyebilirdi. Odasından gelen sesleri duyduğumu bilmiyor belki ama söylesem ne değişecek. Yüzüne tükürmek istiyorum. Öyle utanmaz ki rahatlığıyla aklımı kaçırdığımı düşündürecek, özür dilemek zorunda bırakacak diye korkuyorum. Sabrının sınırlarını zorladığımı anlıyorum. Bacak bacak üstüne atıp ellerini birleştirdi. Kırmızı tırnakları oturduğu yerden ok gibi üzerime yağmaya hazır. Onu bir daha hiç görmek istemediğimi kesin olarak anladım. Zoraki alttan alarak devam etti.
“Bunda ağlayacak ne var şimdi. Yanlış anladığın şeyler yüzünden özür mü dileyeyim.”
Kalkıp yanıma geldi. Beni göğsüne yatırıp, “Sinirlerin bozulmuş ama çok ayıp böyle yapman, biliyor musun,” dedi. Başımda birkaç kez gezdirdiği ellerini uzatıp kendine çevirdi, dikkatle inceledi. Tanımadığım insanları evde birçok kez görmeye devam ettim.
Birkaç gün sonra yurt dışındaki okulların broşürleriyle geldi. Sesi yumuşak, sevecen. “İngiltere en iyisi bence. Yine de sen bilirsin. İncele hepsini,” dedi. Ben de gitmek istedim, o dünden razıydı. Yatılı okul günleri böyle başladı.
O sabah kapı çaldı. Böyle yapardı. Anahtarı yoksa kapı açılana kadar zilden parmağını çekmezdi. Yine de, “Kim o,” dedim. Bir ayağını son basamağa atmış omzundaki çantasının sapını iki eliyle tutuyor. Gülümsüyor. Dişleri daha beyaz, dudakları daha iri.
“Uyandırmadım umarım,” dedi.
Dışarıda görüşmek için anlaşmıştık. Etrafına şöyle bir baktı. Akın’ın bir artı bir bekar evi. Kapatmamıştık. Beğenmediğini gizlemek istiyor, belki de bilerek açık ediyor. Başını yana eğdi. Bu kez dişlerini görmüyorum, dudakları geriliyor, gözlerinin çevresi kırışmasa da gülümsediğini anlıyorum.
“Mümkünse bu akşam bana gelin,” dedi.
Madem buraya kadar geldin, söyle ne söyleyeceksen, demek istedim. Fırsat bulamadım.
“Bekliyorum. Eşin de gelirse sevinirim.”
Evlendiğimi biliyor. Bunu nereden öğrendiyse adresi de oradan öğrenmiş. Tuttuğum kapı kolu avuç içimle birlikte nemleniyor.
“İyi,” dedim, “geliriz.”
Arkasını dönmüşken, “Canım,” dedi. Kapıyı tekrar araladım. “Akşam geç kalmayın lütfen.”
Saatimi kapattım. Olduğum yerde merdivene ya da asansöre giden yolu seçmeye çalışırken biri yanıma geldi. Elindeki siyah çöp poşetini uzattı. Hasta bakıcı olmalıydı. “İçinde hastanızın eşyaları var,” dedi, “çok geçmiş olsun.” Düğümlenmiş topuzdan tuttum. İki kilo var yok. İçim sızladı. Yürüdükçe ağırlaşıyor. Elimden düşerse özenle koruduğu tabloları, gözyaşı şişeleri, irili ufaklı heykelleri kırılacak, parçalanacak. O zaman kesin ölür. Öbür elimle poşetin altına destek verdim.
Söylediği saatte gittik. Bahçe kapısının yanındaki tuşlara uzanıp şifreyi girecektim, vazgeçtim. Şifre onun doğum tarihiydi. Burası artık benim evim değil. Değiştirmediğine eminim, zile bastım. “Ah, buyurun, hoş geldiniz çocuklar,” diye karşıladı bizi. Gitmeden birkaç saat önce ilaç aldım, sakin olmalıyım. İkimize de sıkıca sarıldı, karşılık vermedim. Parfümü aynı. Akın’a daha önce bilmesi gerektiği kadarını anlatmıştım. Daha doğrusu bilmesini istediğim halini:
“Babam ben küçükken ölmüş. Annemle de aramız hiç iyi olmadı. Olur ya öyle, bazı anne kızlar ömür boyu anlaşamaz. Çok farklıyız. Temelli gitmek istediğimi söylediğimde, hayat senin, güle güle, dedi. Babamdan kalanları alıp devam ettim.” Büyütecek bir şey yoktu yani. Her şeye rağmen rahat bir hayatım vardı işte. Anlattığımdan fazlasını irdelemedi, bir şey sormadı.
Açık koliler antika eserlerle, valizler kıyafetleriyle dolmuş. Akın neyse ama ben de yolu bilmiyor gibiyim. Onu takip ediyoruz. Siyah uzun göğüs dekolteli elbisesinin eteği yürürken savruluyor. Mutfağa geçtik.
“Her şeyi alamıyorum zaten direkt müzayedeye gidecekler vardı. Birini yollayıp aldıracağım. Uzaktan da halledilebiliyor artık, internet sağ olsun,” dedi.
Biz masaya oturduk. Ellerini arkasında birleştirdi. Salınıyor.
“Üst kattaki büyük tabloyu anımsıyor musun, holdeki.” Aksinin mümkün olmadığını biliyor. Gözlerimin içine baktı, gözlerimi kaçırdım. “Küçükken hep bana benzettiğin, uzun uzun izlemeyi sevdiğini söylediğin soyut kadın figürü. İstersen götürebilirsin.” Başımla reddettim. Tedirginliğini ona yakıştıramıyorum ne ki ellerini, omuzlarını, belini, bütün bedenini uzun, gür, dalgalı saçlarıyla yine uyum içinde kullanıyor. Onda duran, ona ait ne varsa ona itaat ediyor. Yaşlanmamış. Benim saçlarım son bildiğinden bu yana çok farklı olsa da ilgilenmedi.
“Köfte seversin sen.” Epeydir kırk yılın başı kırmızı et yediğimi bilmiyor.
“Şu sıra bulaşık çıkmasın istiyorum. Zaten kadını da gönderdim. Plastikler iş görüyor sahiden.”
Mutfak hayli boşalmış. Hep özenle sarıp sarmaladığı seyrek kullandığı antika takımlarında yemem önceden de mümkün değildi. Tutkulu bir koleksiyonerdi, değişmemiş.
Masada iki plastik tabak var, uzattığı iç içe geçmiş tabaklardan iki de ben çıkarmak istedim. Beceremedim. Yediğim tırnaklarım için pişmanlığım arttı. Tabaklar yamuldu, iş uzadı. Tülay tabakların öbür ucundan tuttu. Elleri titriyor. İkimiz de bir anlığına ellerine baktık. Sonra tabakları birden kendine çekti. Uzun tırnaklarını ince plastiklerin arasına sokup onları ayırdı. “Evet,” dedi, “şimdi oldu.” Tezgâha döndüğünde saçları yüzüme değdi. Köfteleri tavaya koyarken hâlâ elleri titriyor. Nereye, niye gittiğini anlatacak. Bekliyorum.
“Bazı önemli kararlar aldım. Bilmen gerektiğini düşündüm,” diye söze başladığında kapı çaldı. Hızlıca kalkıp bizden müsaade istedi. Mutfak girişinde durup saçlarını geriye attı, ip askılarını düzeltti. Arkasına bakmadan ilerleyip mutfaktan çıktı. Kalın topuklu terliklerinin tok sesi kısa sürede kesildi. Kapı çarpıldı. Kimse gelmedi. Bir plastik bıçak elimde sertçe ikiye ayrıldı. Parçaları masaya bırakıp avuçlarımı pantolonuma sürttüm. Bu kez pantolunum nemlendi. Tülay ağır adımlarla yaklaştı. Omuzları düşmüş. Ağladığını hiç görmemiştim.
“Gelmeyecekmiş,” dedi, “vazgeçmiş.”
Duman koyulaştı. Genzim yanıyor. Dizlerini kırıp sandalyeye tutundu.
“Sence ben kaç gösteriyorum,” dedi.
Hastanenin kantinindeyim. Çöp poşetini masaya bırakıp bir süre öylece baktım. Beni yeni sorumluklara zorladığı, yine gelip hayatımın tam ortasına yerleştiği için öfkeliyim. Her şeyi hatırlamalıyım. Yoksa o poşet açtığım gibi beni de içine alır. Soluksuz bırakır. Boğulurum. Buna izin veremem.
Elimi yavaşça üzerine koydum. Ölüm soğukluğu. Yaz gününde içim ürperdi. Poşet içindeki son havayı verdikten sonra sönüp pörsümüş, işlevini yitirmiş bir akciğer gibi büzüştü. Onun kokusuyla geri dönüştürülmüş yoğun plastik kokusu karışıp burnuma doldu. Eşyalarıyla pütürlü naylon arasında hiç hava kalmayana, kokusu etkisini yitirene kadar bastırmaya devam ettim. Artık aramızda yalnızca ince bir zar var.
Düğümü çözdüm. Karşımda Tülay. Capcanlı. Avucumdaki tere rağmen elim saten kumaşta kayıyor. Halter yakalı lacivert puantiyeli elbisesi içinde kalbi son kez atmış. Katlayıp yanımdaki sandalyaye bıraktım. Klipsli küçük şeffaf poşetin içinde takıları, saati. Ölürken de çok şıkmış.
“Biz kalkalım bence,” dedim, “belli senin başka işlerin var.” Doğrulup toparlandı.
Gözlerini nazikçe silerken, “Hayır lütfen kalın. Kendime geleyim. İzin verin ne olur,” dedi.
Dönüp ocağı kapadım. Tavayı lavaboya koydum. Tülay burnundan güçlü derin nefesler almaya çalışırarak üst kata çıktı.
Ertesi akşam yine aradı. Akın evde yoktu. Ağzıma geleni söylemek, ona bir şans daha verdiğim için bin pişman olduğumu haykırmak için telefonu hemen açtım. Değil bir daha görüşmek izimi bulamayacaktı artık, arayamacaktı bile.
“Sen ne biçim insansın, beni rezil ettin,” diye başladım.
Tanımadığım bir kadın konuşuyor: “Amerikan Hastanesi acil burası. Anneniz eks halde getirildi. Araç kullanıyorsanız hız yapmayın. Şu an müdahale ediyorlar. Telefonunu danışmadan alabilirsiniz.”
Yoğun bakım ünitesinde. Onu camın ardından izliyorum. Ağzında solunum cihazı, göğsüne yapıştırılmış kablolar. Akla hayale gelmeyecek durumda. Hareketsiz yatıyor. Yaşam fonksiyonları yanındaki monitörde anlamadığım türden göstergelerle biçimleniyor, öyle çaresiz görünüyor.
İçeriden biri çıkıp yanıma geldi. Kıskaçlı bir evrak dosyasıyla tükenmez kalemi uzatıp, “Buraları imzalamanız gerekiyor,” dedi. Ağzında maske, başında bone, üstünde izolasyon önlüğü. Kadın mı erkek mi hatırlamıyorum, uyuşmuş gibiyim. Gözüm monitördeki zigzaglarda. Doğrusal çizginin ölüm olduğunu biliyorum. Çizgilerin keskin iniş çıkışları aramızdaki dik, uçurumlu engellere benziyor. Düzlük beni bu bağdan sonsuza kadar kurtaracak.
Eldivenli parmağın gösterdiği yerlere birbiriyle alakasız imzalar attım.
“Beş dakikalığına içeri girebilirsiniz,” dedi, “sizi duyabilir ama tepki veremez. Şurada giyinebilirsiniz.”
Tek kullanımlık ziyaretçi önlüğünü giyerken onunkine hiç benzemeyen ellerim titriyordu.






