Siz Hiç Süs Hayvanı Oldunuz Mu?
26 Ekim 2019 Edebiyat Doğa

Siz Hiç Süs Hayvanı Oldunuz Mu?


Twitter'da Paylaş
0

Bazen hayvanların gözlerine bakarım. Hepsinde bir hüzün var. Herhalde yalnızca gözlerini değiştiremedik. Kopuşun, kayboluşun, özgürce koştukları, kanat çırptıkları, dörtnala dağları, denizleri aştıkları günlerin özlemi gözlerine düşüyor.

Cemal Süreya şiirinde “Sizin hiç babanız öldü mü?” diye sorar. Sanki birden fazla ölebilirmiş gibi. “İnsan bir defaya mahsus olayları kaç kere deneyimleyebilir,” diyebilirsiniz ancak insan böyle bir olayın acısını defalarca yaşayabilir. Yani milyon kez ölebilir. Kimse aksini iddia edemez. Peki insan, süs hayvanı olabilir mi? Olamaz mı yoksa oldurur mu? Bu soruları sormaktaki amacım felsefe yapmak değil.

Bu konu hakkında yazma fikrinin ilk tohumları, mutfaktayken aklıma düştü. Balık akvaryumu şeklindeki kavanozu görünce kafamda taslak oluşturmaya başladım. Elimde olmadan rengarenk, bilhassa turuncu süs balıklarını hayal ettim. Sanırım bu, son gördüğüm akvaryumdan aklımda kalan bir görüntüydü. Üstelik o gün alabalık satın almıştım, havuzda yetiştirilen alabalıklardan. Üstüne limon sıkacaktım yerken.

Balık yemek için kültür balıkçılığı yapıyoruz. Aynı balıkların hemcinslerini, cam kaplarda ya da havuzlarda sergiliyor, zevk almak, oyalanmak için onların hareketlerini izliyoruz. “İnsan denen canlı hayvanların derisinden, sütünden, etinden, gücünden faydalanır,” diye öğretmişlerdi ilkokulda. Ancak daha fazlası da vardı.

Homo sapiens, yani biz bir milyon yıldır bu dünyada varız. Bu sürenin bir kısmını avcılık, balıkçılık ve toplayıcılıkla geçirdikten sonra hayvanları evcilleştirerek yerleşik hayatı kurmaya ve konforu artırmaya başladık. Tabii ilk faaliyetlerimizi hâlâ sürdüren kabileler de vardır, ama konumuz onlar değil. Evcilleştirme aslında I. Dünya Savaşı’nın ilk tetiği sayılabilecek Sırp genci hükmündeydi. Çünkü evcilleştirme, uygarlık, bol yiyecek ve soğuk mevsimler için gıda deposu demekti. Hayvanlarla birlikte bitkilerin evcilleştirilmesi ile köyler ve kentler doğdu, gelişti ve büyüdü.

Bu duruma antropolojik ve arkeolojik açıdan baktığımızda duygusallıktan uzak uç ve zorlayıcı doğa koşullarına adapte olmaya çalışan bir varlığın meşru hareketlerini görüyoruz. Kısacık ömründe kendini doyurmak için yeni çözümler bulmak ve bunları geliştirmek zorunda. Bu süreçteki eylemleri yargılamak kimsenin aklına gelmez. Emekleyen bir bebeğin evdeki büyük bir vazoya tutunarak ayağa kalkmaya çalışırken vazoyu kırması gibi. Bebeğin davranışını sorgulamak ve bebekten ahlaki davranmasını beklemek akıldışıdır. Ancak bu tarz bir eylemi gerçekleştiren bir yetişkini sorumsuzluk ve dikkatsizlikle suçlarız. Eylemler görelidir.

Bugünü, yarının ya da geçmişin terazisiyle ölçemeyiz. Ancak hayvan evcilleştirme konusunda bugünkü davranışlarımızı haklı çıkaracak bir kıstas ya da doktrin mevcut değildir. Evcilleştirdiğimiz hayvanları çoktan ilk amacımız dışında kullanmaya başladık. Teknolojinin gelişimi, mekanikleşmek yani hayvan gücüne daha az ihtiyaç duymak demekti ve bu durumun bir benzerini ileride yapay zekânın bize yapmasından korkuyoruz.

Teknolojinin gelişmesi, hayvanları ötekileştirmemizde bir basamak oldu. “Ötekileştirme” kelimesini bilerek kullanıyorum, çünkü hayvanlara bir nevi ırkçılık yapıyoruz. Onlara hantal, aptal bir ırklarmış gibi davrandık. Aramızda hayvanları çok sevdiği için onları doğasından edip evlere kafeslere kapatanlarımız oldu. Her türlü etrafı kapalı cisim ya da mekânı, hayvanların gelişmiş uçma ve kaçma mekanizmalarını frenlemek için kullandık. Onları kamçıladıkça, dizginledikçe daha çok itaat ettiler. Yakın çağın robotları ya da ortaçağ kölelerinden farksızlardı. Doğal yönlerini yontup kendi işimizi gören yerlerini pekiştirdik. Hayvanın doğasına hükmettik. Doğasını, DNA’sını çok fazla değiştirdik, türleri birbirine karıştırdık. Hatta bazıları sevimli olsun diye vahşiliklerini kırptık. Yumuşacık, küçücük süs köpeklerimiz oldu.

Bazen hayvanların gözlerine bakarım. Hepsinde bir hüzün var. Herhalde yalnızca gözlerini değiştiremedik. Kopuşun, kayboluşun, özgürce koştukları, kanat çırptıkları, dörtnala dağları, denizleri aştıkları günlerin özlemi gözlerine düşüyor diye düşünüyorum. Doğal kaderlerinin yazısını karalayıp onlara insafsız kaderler ve kederler çizen insanlara sitem ettiklerini okuyamam bu gözlerden. Bir bakarsınız, modern şehirlerin yalnız insanlarının arkadaşı oluvermişlerdir. Parklarda, caddelerde kendilerine sahip belleyen kişilerin peşinden usul usul yürürler. Bu arada hukukta hayvanlar mülk statüsündedir. Buna rağmen “sahip” kelimesini kullanmak istemiyorum. Çünkü bir canlının sahibi diğer bir canlı olamaz. İkisi de ölümlüdür ve biyolojik yapıya sahiptir. Evcilleştirmenin bizi haklı kıldığına kendimizi inandırıyoruz. Kendi evlerinden alıkoyup evlerimize ve yaşam döngümüze eklediğimiz hayvanlar… Bu, evcilleştirmek değil, evsizleştirmektir. Siz hiç başkasının evine, evim diye hitap ettiniz mi?

Üst modelleri çok sevdiğimiz bu çağda süs hayvanlığı, evcilleştirmenin bir üst modeli midir? Modern çağın karnını doyurma, yiyecek depolama seviyesini aşmış insanların hayvanlarla ne işi olur? İnsanlar artık depolama değil, dopamin artırma peşindeler. Bilim bize hormanlarımızın ne olduğunu ve onları nelerin artırdığını söyledi. Biz bu bilgiyi daha fazla keyiflenmek, sıkıcı hayatlarımıza heyecan katmak için kullanmaya başladık. Bu cümleleri kullanmaya başlayan insan, hormonlarını masum şeylerle yükseltmedi. Bunu başarmak için çoğu şey meşruydu. At çiftlikleri, hayvanat bahçeleri gibi. Bunların modası keşke geçse.

Evcil ev hayvanları, akvaryumların renkli sakinleri bizim ihtiyaçlarımız için kullanılamazlar. At yarışlarında zarar verdiğimiz atlar bizi Jüpiter’e çıkarmıyor. Savanlarda saatte kilometrelerce hız yapan aslanları, çitaları, leoparları ve daha birçok hayvanı hücrelere kapatmak sadistlik değil de nedir? Hayvanlar üzerinden gerçekleştirdiğimiz her yıkıcı eylem, dışsallaştırılmış sadizmdir. Erich Fromm ile bu konuyla ilgili konuşmak ne iyi olurdu. 

İnsana yapılınca hukukta gündeme gelen eylemler, hayvana yapılınca bütün dünyanın onay verirmişçesine sustuğu bir kabule dönüşüyor. Hammurabi Kanunları’nda bile evcil hayvanlara zarar vermek cezalandırılırken modern hukuktu bunun karşılığını görmemek iç sızlatıcı. 

Evlerde kafese kapatılmış kuşlar beni hep yaralamıştır. Onlara bakınca içime bir ayrılık ve özlem acısı düşer, onlarla empati kurarım. Onların özgür hemcinslerini düşünürüm. İzlediğim belgesellerdeki şaşırtıcı deniz dibi canlılarının arasında macera dolu yaşam süren balıklarla kimyevi renklere boyanmış, yapay süslemeli, naylon yeşilliklerin bulunduğu akvaryumlardaki balıkları karşılaştırınca insan üzülüyor. İçim daralır, duramam öyle evlerde. Kafes ister camdan ister demirden olsun.

Hayvanlar duygularımızın birer nesnesi oldular. Yalnızca romanlarda, karikatürlerde, çizgi ya da filmlerde, çocukların ve duyarlı yetişkinlerin dünyasında özneleştiler.

Türkçede hayvanlar için çoğul eki, özne çoğul olsa bile kullanılmaz. Neden? Çünkü onlar sürüdür ve bu yüzden onları tekil kabul ederiz. Ben ise onları anlatırken çoğul ekini kullanıyorum. Hayvanlar da rüya görebiliyor, ağlayabiliyorlar. Sadık ve hain olmak gibi kişilik özelliklerine sahip olduklarını ileri sürüyoruz. Peki niçin hâlâ bu özellikleri varmış gibi davranmıyoruz? Kendimize dönüp özümüzü, var olan akli ve duygusal yetilerimizle onarmalı, hayvanlardan tatmin olmayı, bir şeylerin acısını onlardan çıkarmayı bırakmamız gerek. Onlardan faydalanarak kendimizden çok şey kaybediyoruz. İnsanlık hanesine yazılıyor hepsi. Yaptığımız yanımıza kâr kalmayacak. Doğada her şey dönüşür. Davranışlarımızın bedeli ise bozulan vahşi dünya ve ahlaksız toplumlar olacak. Ahlaksızlık en rahat zayıflar üzerinden yapılır. Bir toplumun batışını hayvanlara davranış şeklindeki gidişata bakarak anlayabilirsiniz. Ahlaksızlıkla doğru orantılıdır.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR