Romanda bir zorunluluk olarak sunulan geçmişe ait tüm verilerin silinmesi sistemin istediği baskıyı rahatça kurmasını sağlıyor. Ancak iktidar, bu isteğini planladığı gibi gerçekleştiremiyor.
“Karşılığı yok hiçbir acının
Her şey gölgesi kadar ağır
Sormuyorum artık sormuyorum
Her gün yeniden kodlanan umutlarla kirletiliyor dünya”
Ahmet Telli, “Sormuyorum Artık”
Sema Kaygusuz’un yeni romanı Saf Canavar distopik bir roman ancak Batı anlatılardan önemli bir farkla. Batı anlatısı felaketi gelecekte hayal ederken Kaygusuz, Suriye’de, Lübnan’da, Filistin’de hiç bitmeyen savaşların yıkımıyla bir döngüye kapılmış karanlığın geçmişini ve bugününü anlatıyor. Teknolojik tahakküm, hakikatin sürekli eğilip bükülmesi savaş ve ekolojik yıkım artık bir distopya değil, bugünün gerçeği haline gelmiş durumda. Felaketin çoktan başladığı topraklarda dün, bugün, yarın aynı yıkımın içinde kayboluyor. İnsan kibri hem kendi ruhunu hem de doğayı, dünyayı hatta evreni yıkıma uğratıyor. İşte Kaygusuz’un Saf Canavar romanı da bu yıkımların şiirsel bir ağıtı olarak karşımıza çıkıyor.
Romanda, silinen hafızalar, bedenlerin yeniden tasarlanması ve hikâye anlatımının suç sayılması ana iskeleti oluşturan temel temalar olmuş. Kaygusuz, bu temalar üzerinden dert edindiği konuları olay örüntüsünün içine incelikli ve çok katmanlı bir dille yerleştirmiş. Kuruyan dereleri, yakılan ormanları, boşaltılan köyleri, toplu mezarları anlatırken, mesajını ideolojik kalıplarla söylemeden, bu söylemin sloganlı dilinin tuzağına düşmeden aktarmayı da başarmış. Diğer eserlerinde yer alan şiirsel dilinin sınırlarını daha da zorlayarak yeni bir dil kurmuş, distopik hikâye kendi dilini oluşturmuş.
Saf Canavar’da olay örgüsü, distopyaların olmazsa olmaz sistemi otoriter yapı çerçevesinde, diğer distopya örneklerinde olduğu gibi yine yasaklar temeline oturtulmuş. Bu romanda ana iskeleti oluşturan yasak ise hikâye anlatımı. “Asıl hikâye”, yaşanmışlığın aktarımıyla içinde hakikati taşıdığı ve bireylerin yaşamlarıyla bütünleşip bir aradalığı sağladığı için iktidarların tahtı adına en büyük tehlike. Tüm bu tehlikelere karşın yaşanan bölgede soyu tükenmiş endemik bitki ve hayvanları yaşama döndürmekle görevli bekçilerden biri, romanın da anlatıcı kahramanı, Karabalık, hikâye anlatmakta ısrarcı bir karakter olarak karşımıza çıkıyor. Karabalık, şaçları kazıtılıp tecrit edilse de cerrahi işlemle ses telleri felç edilmekle tehdit edilse de hikâye anlatmaktan vazgeçmiyor. Çünkü ona göre dünyanın anlatı büyüsünü bozan, asıl hikâyeden enformasyona dönen anlatılar. Bu anlatılara karşı, hikayeler başkalarıyla ve yaşamla kurduğu bağ, yaşamın anlamını var eden direnç alanı, iktidara karşı örgütlenmenin yolu. Byung Chul Han’ın Şifa Olarak Anlatı1 yazısında söz ettiği gibi bir yol: “Hikâye anlatmak iyileştiricidir, şifa verir çünkü derin bir rahatlama ve temel bir güven yaratır. Sosyal medyada dolaşan ve aslında sadece kendini sunmaktan ibaret olan hikayeler insanları birbirinden ayırıp tecrit eder. Anlatıların aksine ne yakınlığa ne de empatiye yol açarlar. Sonuçta bunlar, kısa bir süre kaydedilen sonra da kaybolup giden, görüntülerle süslenmiş enformasyonlardır. Bu hikayeler anlatmaz, reklam yaparlar.”
Romanda iktidarın bir diğer sunuluş biçimi, yüzünü tam göstermeden hem yasaklayan hem de yok edilmiş türleri yeniden icat eden bir güç olarak göstermesi. İktidar, yok olan türleri laboratuvarda yeniden üreterek hayatı doğadan alarak kendi tekeline geçiriyor böylece doğanın ve doğal olanın akışını keserek kontrolü elinde tutmaya çalışıyor. Tutabiliyor mu, tartışılır. Örneğin tüm karakterler içinde özellikle ‘diriltilen’ adı verilen, laboratuvarda kalıntılardan bulunan kemiklerden üretilen Mira ve Kewan, asi kişilikleri ile dikkati çekiyorlar. Onlar kendilerine sunulan tüm öğretilere direnç göstermenin bir yolunu bulan karakterler. Doğa ve doğal olanla mücadele etmede üretilen bu türlerin ısrarla doğaya dönmek istemeleri, onların kemikten yapılmış olmaları, geçmişle olan bağları. Onların ruhları geçmişin derinlikli hikayesini taşıyor.” Keywan’la kucaklaşıp bir armağan sunarcasına onu Güneş Kuşu’na teslim ederken, abartılı bir edayla kulağına eğilip sır verircesine Keywan’ın sadece yetenekli bir mühendis değil, aynı zamanda şair ruhlu biri olduğunu fısıldadım. Güneş Kuşu geriye kaykılarak gözlerini kıstı, sonra o gür sesiyle “Hiç şaşırmadım,” dedi, “onlar bizim gibi değil. Kemikten geldikleri için sözcüklerin değerini iyi biliyorlar.” (s.99) Yazar burada geçmişin hikayesiyle toplumsal hafızanın önemine vurgu yapıyor.
Hatırlamak ve hafıza bu nedenle romanın öne çıkan önemli temaları. İktidarın unutuş isteğiyle karakterlerin hafıza direncinin çatışması kurguda belirleyici bir unsur olarak yer alıyor. Hafıza, direnci ayakta tuttuğundan ve kolektif belleği oluşturup dayanışma ağlarını kurabildiğinden tüm iktidar biçimlerinde olduğu gibi romanda kurgulanan iktidar için de tehlikeli. Bu nedenle romanın “diriltilenler” karakterleri adına önlerinin kapatılması gereken bir alan. Romanda bir zorunluluk olarak sunulan geçmişe ait tüm verilerin silinmesi sistemin istediği baskıyı rahatça kurmasını sağlıyor. Ancak iktidar, bu isteğini planladığı gibi gerçekleştiremiyor. Yine Mira ve Kewan gibi karakterlerin sözcükleri silinse, hafızaları yasal olarak engellenmeye çalışılsa da onları var eden derin katmanlar silinemiyor. Bedenleri, duyguları yaşamın fotoğrafını çekip dili geleceğe taşıyor. Yaşamla kurdukları duyusal temas, iktidarın sözleşmesine itaat etmiyor, iktidarın zemininden bir çatlak bulup sızacak alan bulabiliyor. Toplumsal bellek, bir toplumun bir aradalığı ve dayanışma ağları kurabilmesinin en etkin gücü. Savaşlara, baskıcı iktidarlara karşı büyük bir güç ve bu güç Mira ve Kewan gibi geçmişle bugünün bağını kurabilen, diriltilen karakterler üzerinden sunuluyor.

Romanda mekân kurgusu ise distopik romanların genel mekân seçimlerine uygun biçimde ekolojik felaket sonrası radyoaktif atıklar, yangınlar ve sınırlarla çevrili tekinsiz bir alan olarak belirlenmiş ama yine onlardan farklı olarak mekân isimleri hayali değil, gerçekte var olan yerleşim alanlarından seçilmiş. Filistin, Dersim, Baba Düzgün Dağı, Munzur Nehri gibi isimlerin tercih edildiği mekânlar katliamların, işgallerin, savaşların acıyla yoğrulduğu topraklar olmasıyla dikkat çekiyor. Yazar bu topraklarda daha önce yaşanmış hala da yaşanmaya devam eden acıları, haksızlıkları okuyucunun toplumsal hafızasında yeniden hatırlatmaya çalışıyor. Mekân çeşitliliğinin zenginliğinde her mekân, hem kadim geçmişin kültürel zenginliğini hem de bir yıkımı temsil ediyor.
Doğu topraklarında Batı’ya göre ekolojik felaket yaygın ve şu anda yaşanıyor, felakette geçmiş ve şimdiki zaman aynı anda. Romanda Munzur Nehri’nin kuruması, ormanların yakılması, köylerin boşaltılması, toplu mezarlar Batı’nın distopyalarında olduğu gibi kurgusal bir gelecek değil, yaşanan tarihsel bir gerçek olarak sunuluyor. Romanın distopik kurgusunun Batı’dan bir diğer farkı ise Biz, Cesur Yeni Dünya, 1984 gibi iktidarı görünür kılan romanlarda belirgin olarak kullanılan marş, tören, üniforma, numaralar vb. söylemlerle iktidar baskısı belirgin bir biçimde gösterilirken Saf Canavar‘da iktidarın yüzünü doğrudan göstermiyor oluşu. İktidar sözleşmelerle, kardeşlik adı altında beliriyor. Leo’nun bedeni Mira, Semender’inki Keywan için hammaddeye dönüşüyor, bu kardeşlik kişinin rızasıyla protokollerle sağlanıyor. Şiddet görünmez hale geliyor, meşrulaşıyor hatta makul bir dile bürünüyor. Batı’nın distopya dünyalarında kahraman sistemi açıkça sorgulayıp eylemini görünür sunarken Saf Canavar’ da Karabalık gibi karakterler, sistemin içinde büyüdüğünden onun içinden bir direnişle varlığını gösteriyor, anlattığı hikayelerle mücadele ediyor. Karabalık, evrendeki canlılığın tümüyle mekanikleşmesi karşısında insan ruhunun güdükleştirilmesi tehlikesini sezerek böyle çölleşmiş bir ortamda hikâye anlatmanın insan belleğini geri yüklemek adına bir armağan olduğunu düşünüyor ve bu yolla direniyor.
Zamanın ise döngüsel olarak yapılandırıldığı roman, soyu tükenmekte olan bir leoparın betimlemesiyle başlayıp yine roman kahramanlarının leoparla karşılaşması ile bitiyor. Leopar “daima bilinmez yasalara aitliği “temsil edişiyle romanın arka fonunu oluşturan önemli katmanlardan biri. Hem ekolojik yıkımın mağdurlarının hem de tüm yıkımların karşısındaki direncin sembolü. Romanın sonunda Mira’nın kimerik kardeşi Leo’nun leoparı öldürme isteği önünde bir set oluşturup onu kendisiyle birlikte uçuruma sürüklemesi bundan. Leopar, insanın yıkıcı şiddeti karşısında yaşamın temsili olarak Mira sayesinde hayatta kalıyor. “Leopardı Mira’nın asıl kardeşi. Hayvanı yuvada bıraktı.” (s.144)
Romanda birinci tekil kişi anlatıcı kahraman Karabalık yanında, üçüncü tekil kişi anlatıcıların konumlandırılması, karakterlerin değişen duygu durumlarına göre değişen cümle yapılarını oluşturuyor. Yazar kendi anlatısının çeşitli dil denemeleriyle ortaya koyuyor, Asurca, Aramice, Akatça gibi kadim dillerden kelimeler kullanarak dil ve söylem aracılığıyla romanın içerik bütünlüğünü çeşitlendiriyor. Karakterlere verilen isimler, metnin arasına montaj tekniğiyle yerleştirilmiş kadim dillerle ilgili sözcükler, iç hikayeler, şiir örnekleri metni zenginleştiriyor ayrıca şiirin dili olan imge ve sembol kullanımlarıyla romanın üslubu özgün bir tabloya dönüşüyor.
Romanda dikkat çeken kurgu ögelerinden biri de şiir. Şiir, romanın simgesel anlatımında belirleyici bir yere sahip. Mira’nın “karanlığı mühürleyen bir mağara”nın sunağında karşılaştığı dizeler onun yaşamının sınırlarını kaldıran, ötekiyle gerçek anlamda karşılaşmasını sağlayan, özünü ve özgürlüğünü anlatan bir sembol olmuş. “Buradan bakınca ne çok değişmiş şeyeler/ ışkının dikeni, bulutun tırnağı derken/ boynuma dalan dünyayı karnımda buldum.” (s.119) Tam bu noktada sözü yine Byung Chul Han’a verecek olursak yazarın Ötekinin Dili başlıklı yazısında2 şiirle ilgili görüşlerinin Mira’nın şiir tutkusunu desteklediğini söyleyebiliriz: “Şiir ötekine yönelir, öteki arzusu onların temel vasfıdır. Şiir, ancak bir ötekiyle karşılaşmada, karşılaşmanın gizeminde, bir karşıda olanın karşısında gerçekleşir. Şiir her şeye seslenir, onunla başkalığı içinde karşılaşır, onunla diyalojik bir ilişkiye girer. Şiire her şey bir ‘sen’ olarak görünür.”
Kaygusuz’un yazma serüveni Mira’nın dişten var edilmesi gibi seslerden, duygulardan sözcüklerden doğarak çoğalıyor, katman katman açılıyor. Kahramanına “Hikâye anlatmak kemikten diriltmektir.” (s.17) dedirttiği gibi bir serüven. Yazar, metinler arası bağlantılarla hem distopyalara hem sözlü geleneğin masallarına hem hikayelerine göndermeler yaparken aynı zamanda fizik, felsefe, astroloji, dilbilim gibi alanları da olay örgüsüne motifler olarak ekliyor. Tüm bu çeşitlilik oluşturulurken motiflerin bağlantısında hiçbir dikiş izi görülmüyor, okuyucuya sanki usta dil işçiliğiyle dikilmiş bir kadim dönem elbisesi armağan ediliyor. Kaygusuz, kendisi de evrene şiirsel bir ağıt olarak sunduğu Saf Canavar’ın hikayesini niçin anlattığını Murat Tokay ile yaptığı “Saf Canavar gelecekteki matemin ağıtıdır”3 başlıklı söyleşide şöyle dile getiriyor: “Orta Doğu’daki yıkımdan çok sarsıldım. Bu coğrafyaya bakarak yazmak, ister istemez arkeolojik bir eyleme dönüştü. Üstü düzlenmiş toprakların altında ne yattığını biliyoruz, kemikler, fosiller, antik şehirler, yerle bir edilmiş zeytin ağaçları… Batı anlatısı felaketi gelecekte hayal ederken, Suriye’de Lübnan’da Filistin’de geçmişin üstüne eklene eklene halen yaşanıyor. Hatta üstüne beton dökülmek üzere. Saf Canavar o betonu kazımak için yazıldı.”
NOTLAR
1 Byung- Chul Han, Anlatının Krizi, çev. Murat Erşen, Ketebe Yayınları, 2024
2 Byung- Chul Han, Ötekini Kovmak, çev. Mustafa Özdemir, Ketebe Yayınları, 2023
3 Murat Tokay, Sema Kaygusuz ile Söyleşi: “Saf Canavar Gelecekteki Matemin Ağıtıdır”, Libre Kültür







