Silvina Ocampo – Adolfo Bioy Casares’in eşi, Jorge Luis Borges’in yakın arkadaşı. Bu eksantrik aristokrat uzun bir süre Arjantin’de tanınan tek kadın yazardı.
Silvina Ocampo’yu tanıyan herkes, onun karşı konulamaz kişiliğini, “dünya üzerindeki hiç kimsenin olmadığı kadar eşsiz ve farklıydı” diyerek tarif ediyor. Gözleri anıların etkisiyle kısılmış, elleri boşlukta bir şeyler ararcasına hareket halinde başlarını sallıyor ve utangaç bir biçimde gülümsüyorlar. “Ne zaman onunla ilgili bir hikâye anlatmaya başlasam kulağa aptalca gelir,” diyor içlerinden biri, “sanki Silvina delinin ya da ahmağın tekiymiş gibi. Oysa o ne ahmaktı ne de deli.” Arkadaşları için onun büyüsünü tasvir etmek çok güç, hatta onun imgesini zihinlerinde tasavvur etmekte bile zorlanıyorlar. Silvina gitti, giderken gizemlerini de beraberinde götürdü.
Onu anımsayanların hatıraları bölük pörçük. Yaz aylarını kırsalda geçirir, tek başına yürüyüşlere çıkardı. Özür dilerdi, çünkü hamam böcekleri kahve şekerini yemişti ve kahve yanında ikram edebileceği başka şekeri de yoktu. Karıncaları izler ve onların düşünebilseler intihar edeceklerini söylerdi. Sürekli beyaz çerçeveli güneş gözlüğü takar, erkek kıyafetleriyle dolaşır ve fotoğrafının çekilmesinden hiç hoşlanmazdı. Bacakları, o güzel bacakları. Kanepede uzanıp saatlerce telefonda konuşurdu. Ses tonu gerçek olmayacak denli kırgın, tereddütlü hani neredeyse imkânsızdı. Ve psişik güçleri vardı; yaklaşan fırtınaları, apansız arzuları, beklenmedikleri talihsizlikleri öngörebilirdi.
Silvina Ocampo – Adolfo Bioy Casares’in eşi, Jorge Luis Borges’in yakın arkadaşı. Bu eksantrik aristokrat uzun bir süre Arjantin’de tanınan tek kadın yazardı. Elbette başkaları da vardı, çağdaşları ve selefleri. Ama ismi, biraz da sahip olduğu sosyal statünün etkisiyle, sorgusuz sualsiz kabul edilerek kendi kuşağı için yeterli görüldü.
Silvina 1903 yılında doğdu. Arjantin’in üzerinde tarım ve hayvancılık yapılan geniş arazilerine sahip, zengin ailelerinden birine mensuptu. Çocukken öğrendiği ilk dil İspanyolca değil, İngilizce oldu. İngilizceyi Fransız ve İtalyanca izledi çünkü İspanyolca, mensup oldukları sınıf için gereksiz bir dildi. Hayatının hiçbir döneminde okula gitmedi, mürebbiyeler tarafından eğitildi. Aile sık sık Avrupa’ya seyahat eder, zaman zaman Paris’teki dairelerinde kalır ve sırf kızları taze süt içebilsin diye gemiyle ülkelerine dönerken yanlarında bir ya da iki inek getirirlerdi.

Çocukluğunun tamamı Arjantin’de, 1912 yılına kadar genel oy hakkının söz konusu bile olmadığı ve iktidarların sadece -kendi ailesinin de içinde bulunduğu- elit gruplarca şekillendirildiği bir ülkede geçti. Yüzlerce çalışanın olduğu, devada bir malikanede büyüdü. Buenos Aires’in Kuzeyindeki San Isidro’da, on hektarlık bir arazi üzerinde kurulu olan bu ayrıcalıklı dünya, toprak sarısı duvarları ve gri kayrak taşından kesilmiş çatılarıyla yarı yarıya bir Fransız şatosunu yarı yarıya bir İtalyan villasını andırıyor, görkemli bahçelerinde farklı türlerden onlarca evcil hayvan dolaşıyordu. Silvina alabildiğine özgürdü. Ailesi hiçbir zaman ona katı davranmadı çünkü o sıralar odaklarında büyük kızları, özellikle de ilk çocuk olan Victoria vardı. Bu da Silvina’ya dikkatlerden kaçabileceği bir özgürlük alanı tanıdı.
Fakat yıllar sonra verdiği bir röportajda, “kendimi ailenin bir eklentisi, vesairesi olarak hissediyordum,” dedi. Yine de sahip olduğu konumun avantajlarının farkındaydı. Her şeyden önce evdeki çalışanlarla vakit geçirmesine izin verilmişti. Öğleden sonralarını, bütün gün dikiş diken, ütü yapan, yemek pişiren ve evin üst katında yaşayan bu insanlarla geçirmekten hoşnuttu. Onlardan dikiş dikmeyi, bıçak kullanmayı öğrendi. Hatta öylesine etkilenmişti ki, büyüdüğünde kıyafet tasarımcısı olmak gibi bir hayali vardı. Sık sık evden çıkıyor, nehir kıyısındaki yoksul insanlarla, evsizlerle, tren işçileriyle vakit geçiriyordu. “Herkesle arkadaş olur, onları yanaklarından öperek selamlardım,” demişti röportajlarından birinde, “ama ailem kurduğum ilişkileri sakıncalı görürdü. Bulaşıcı bir hastalığa yakalanacağımdan ya da eşyalarımı çaldıracağımdan korkuyorlardı. Hatta bir keresinde bana, böyle gidersem o insanlarla iş yapmamın mümkün olmadığını çünkü bu şekilde bana kimsenin saygı duymayacağını söylediler. Ben de yanıt verdim, istediğim şey bana saygı duymaları değil beni sevmeleri.”
Edebiyat eleştirmeni Blas Matamoro, 1975 yılında yayımlanan Oligarquía y Literatura (Oligarşi ve Edebiyat) isimli kitabında yer alan “Yıkıcı Çocuklar” başlıklı denemesinde Ocampo’yu kastederek şunları yazdı: “Yıkıcı çocukların mücadelesi, ailenin nefretini aştığı noktada sonlanır. Üst tabakaya mensup bu çocuklar aslında hiçbir zaman toplumsal düzenle ihtilaf içinde değildirler. Çatışmayı onlar için sürekli kılansa mevcut düzenin temel taşlarından biri olan aile tarafından sürekli marjinalleştirilmeleridir. Dolayısıyla onlara devrimler değil, kötülükler atfedilir.” Tıpkı Matamoro’nun ifade ettiği gibi Silvina’nın yoksullara ve işçi sınıfına duyduğu yakınlık da hayatı boyunca siyasi bir duruşa ya da toplumsal bir eylemselliğe dönüşmedi. Ondaki, farklı olana duyulan bir çekim, ötekine duyulan bir hayranlıktı.

Aileye ve mensup olduğu sınıfa karşı isyanıysa aşikârdı. Ressam olmaya karar verdi ve oldukça genç bir yaşta Paris’e taşınarak Giorgio De Chirico ile çalışmaya başladı. Fakat kabiliyetinin bulunmadığına ikna olup Arjantin’e döndü. Döndükten kısa bir süre sonra da Adolfo Bioy Casares ile, kendisinden on bir yaş küçük olmasını hiç umursamadığı, aynı zamanda bir yazar olan bu zengin ve çekici genç toprak sahibiyle tanıştı. Casares ve Ocampo, o zamanlar hiç de hoş karşılanmamasına rağmen Buenos Aires eteklerindeki Pardo’da, mütevazi bir kır evinde birlikte yaşamaya başladılar.
Silvina sosyal hayata pek katılmazdı. Salonlarla, hayır yemekleriyle, modayla, seyahatle ya da kültürel etkinliklerle ilgilenmiyordu. Erkek arkadaşı ve köpekleriyle birlikte yaşıyor, Bioy’un en yakın arkadaşlarından Jorge Luis Borges ile sık sık sohbet etme imkânı buluyordu. Üçü birlikte yazıyor, okuyor ve tartışıyorlardı. Birlikte geçirdikleri bu süre, kendi sınıfına mensup bir kadından beklenenin tam aksine bir inziva ve şekillenme dönemiydi. 1940 yılında evlendiler. Özel bir parti verilmedi, ya da konuklar çağrılmadı. Nikâh dairesinde sadece Borges ve şahitler vardı. Hatta Silvina’nın ailesi, evlilik haberini telgrafla aldı. Ve aynı yıl Casares’in, Borges tarafından “müthiş” olarak nitelenen L’Invention de Morel isimli romanı yayımlandı.
Bu arada kent merkezinde ve Ocampo ailesinde hayat devam ediyordu. Büyük kız kardeş Victoria çocuk sahibi olmak yerine kariyerine odaklanmış, ilk kocasından ayrılmış ve geçen süre içerisinde ülkenin en tanınmış feministlerinden biri haline gelmişti. İber-Amerikan kültürünün vazgeçilmez isimlerinden biri olan Victoria Ocampo, 1931 yılında, İspanyolca konuşulan dünyanın en önemli yayınevi ve edebiyat dergisi olan Sur’u kurdu. Buenos Aires’teki evini inşa etmesi için mimar Le Corbusier ile anlaşan ve San Isidro’daki evi için gemilerle Bauhaus mobilyalar getirten Victoria, ilk küresel entelektüellerden biriydi.
Sur Yayınevi Jung, Virginia Woolf, Nabokov, Sartre, Camus, Gabriela Mistral gibi isimlerin kitaplarını yayımladı. Stravinski, Indira Gandhi ve Rabindranath Tagore Victoria’nın evini ziyaret eden isimlerden bazılarıydı. Graham Greene, The Honorary Consul isimli romanını Victoria’ya adadı. Büyük kız kardeş Ocampo’nun kendisi de aynı zamanda iyi bir yazardı: kurmacadan ziyade günlük ve otobiyografi türünde eserler verdi. Ve belki de Silvina’nın ilk kitabı Viaje Olvidado onu bu yüzden şaşkınlığa düşürdü. “Kendimi ilk kez münferit ve kayda değer bir fenomenle yüz yüze buldum,” diyerek açıkladı bu durumu, “bana sorarsanız Silvina, salt kendi kılığına bürünmüş bir insan.”
Victoria Ocampo’nun bu sözleri, kız kardeşinin otuz dört yaşında yayımladığı öykülere ilişkindi. Silvina gerek konu gerekse biçim yönünden apayrı bir üsluba sahipti ve onun yazınını ötekilerden ayıran yönler oldukça netti: çocukluk dönemiyle ve hafızayla olan takıntısı. Oluşturduğu karakterler, çocuk olmalarına rağmen birer masumiyet timsali değil, küçük ve ahlaksız şeytanlardı. Zalim çocuklar, katil çocuklar, öldürülen çocuklar, intihara meyilli çocuklar, istismara uğrayan çocuklar, kundakçı çocuklar, sapkın çocuklar, büyümek istemeyen çocuklar, yaşlı doğan çocuklar, küçük cadı kızlar. Aslında Silvina, Viaje Olvidado’daki öykülerde, hafıza tarafından deforme edilerek yeniden kurgulanmış kendi çocukluğunu anlattı. Ve bunu yaparken sadece anılarını yeniden yaratmakla kalmayıp kendi kimliğini de yeniden şekillendirdi. Hafızanın güvenilmezliği, geçmişe dair hiçbir şeyin kesinlik içermediği ve yaşanan her şeyin uyanır uyanmaz unutulan rüyalar gibi kaybolduğunu, kasıtlı bir simülakr olan bu çarpıtılmış imge sayesinde keşfetti. Viaje Olvidado gelecekte onun kurmacasında süreklilik arz edecek her şeye sahipti: yetişkinlerle çocuklar arasındaki mücadele, bir yandan sığınak olan ama aynı zamanda ansızın düşman toprağına dönüşüp bütün mekânların en tehlikelisi haline gelen ev ve insanların – onu her zaman şaşkınlığa düşüren amansız bir ısrarcılıkla – ona göstermeye çalıştıkları acımasızlık.

Viaje Olvidado’daki öykülerin bir kısmı sürrealist unsurlar barındırırken diğerleri mutlak deliliğin aşırı uçlarında dolanır. Örneğin “El retrato mal hecho” isimli öyküde bir bebek cinayeti anlatılır: evde çalışan hizmetçilerden biri ev sahibinin oğlunu öldürür ve kadın bunu minnettarlıkla karşılar, “çünkü çocuklardan nefret ediyordu, dünyaya geldiklerinde her çocuğundan tek tek nefret etmişti.” Öyküde kullanılan dil olabildiğince sıradan, hatta banaldir ve moda dergilerininkine eş bir gevezelikten oluşur. “La Calle Sarandi” isimli öyküyse belki de kitabın en iyi ama aynı zamanda en dehşet verici hikâyesini konu alır: tecavüz mağduru birinci tekil şahıs, yer yer boşluklarla dolu travmatik hafızasının elverdiği ölçüde olayı aktarır.
Silvina Ocampo, öykülerinde önceden kestirilmesi güç sözcükler kullanır. Öyle bir izlenim yaratır ki, sanki hikâye içinde beceriksizce yolunu bulmaya çalışıyor, bazı detaylarda boş yere oyalanırken bazı kısımları hızla atlıyordur. Kendiliğinde oluşan bu güçlü ritim aslında hem hafızanın kesintili yapısıyla hem de Silvina’nın dille kurduğu ilişkiyle bağlantılıdır. İspanyolca yazmayı kendi kendine öğrendiği için kullandığı, acemilerinkini andıran tuhaf gramer öykülere tuhaf bir üslup kazandırır.
On yıl sonra yayımladığı ikinci kitabındaki öykülerse Viaje Olvidado’daki vahşilikten bir hayli uzak, dil bakımından da neredeyse Borges öyküleri kadar kusursuzdu. Borges o zamanlar (sık sık akşam yemeklerinde bir araya gelip yaz tatillerini ve Noel ya da yeni yıl gibi önemli günleri birlikte geçirdikleri) yakın bir dostuydu. Ve kendi tarzını ancak 1959 yılında, üçüncü kitabında yakalayabildi. Özellikle kadınlardan, kıskançlık ve kibrin çığırından çıkardığı, yapmacık tavırları ve acımasızlıklarıyla insanı deli eden kadınlardan oluşan ve Julio Cortazar’dan bile önce başvurduğu La Planta dil dizgesi sayesinde yerel konuşma dilini kullanan kadınlar, yozlaşmış bir masumiyetin bilgeliğiyle konuşan çocuklar, sadece insandan hayvana olan dönüşümü değil, cinsiyetler arası dönüşümü de içinde barındıran ve kendisini başlangıçta erkek olarak gösterip hiçbir uyarı vermeksizin kadına dönüşen metamorfik anlatıcılar…
Silvina, bu androjen ve rahatsız edici metinleriyle kendi yazınını geliştirirken özel yaşamını gözlerden uzak tutmaya devam etti. Dedikodularsa havada uçuşuyordu: Bioy Casares’in mahut sadakatsizlikleri çiftin açık ilişki yaşadığı anlamına mı geliyordu? Silvina’nın sevgilileri var mıydı, özellikle de kadın sevgilileri? Neden çocukları olmamıştı? (Silvina nihayetinde Marta’yı, Bioy’un sevgililerinden birinin kızını evlat edindi.) Recoleta’daki devasa apartmandan ayrılmak onun için neden bu kadar zordu? Yaşamının son yıllarını inzivada geçiren Silvina, yakın arkadaşlarıyla görüşmekten ve yazmaktan asla vazgeçmedi. Pek az insanın anladığı ama hiç kimsenin küçümsemeye cesaret edemediği öyküleri hem sıra dışıydı hem de aşırı. Belki de sırf bu yüzden geleneksel çizgiye daha yakın duran şiirleriyle tanındı.
Vermiş olduğu bir röportajda Casares, Silvina’nın hiç kimseden etkilenmediğini belirtir ve ekler, “o hiç kimse gibi yazmaz. Anlatısı hiç kimseye benzemez. Kendisinden, salt kendisinden etkilenir.” Yaygın inanışa bakılırsa hayranlarından biri de Borges’ti ama ortak arkadaşları eleştirmen Teddy Paz Leston aksini söylüyor: “Borges ancak kendi öğrencisi olarak gördüğü ölçüde yazarlara hayranlık duyardı ve Silvina onun öğrencilerinden biri değildi. Şiirlerinden hoşlanıyor fakat bazı öykülerini utanç verici buluyor, bir yazar olarak özgürlüğüne tahammül edemiyordu.”
Silvina Ocampo, çok tanınan ancak az okunan bir yazardı. Sahip olduğu şöhretse kitaplarından değil, ilişkilerinden geldi: Casares’in karısı, Borges’in yakın arkadaşı, Victoria’nın kardeşi, Ocampo ailesinin varisi. Kendine özgü edebiyat anlayışı, alışılmışa meyilli olan geniş okur kitleleri için anlaşılmaz ve muğlaktı. Ama hiçbir zaman çok okunmak gibi bir derdi olmadı. Belki de bu göreceli muğlaklık ona, başka türlü elde edemeyeceği bir özgürlük alanı sağladı. Günümüze gelindiğindeyse Silvina Ocampo, akademinin fetiş yazarlarından biri. Angela Carter’ın aşırılığıyla Clarice Lispector’ın özgünlüğünü harmanlayan androjen ve radikal üslubu artık hiç kimse için tuhaf değil; nihayet kendi okurunu buldu.
Yayımlanan iki romanından biri olan Söz’ü, 1988-89 yılları arasında, Alzheimer semptomlarıyla yarışırcasına, zihni berraklığını yitirmeden tamamladı. Söz’ün, Ocampo’nun ölümünden sonra yayımlanmasına önayak olan Ernesto Montequin’e göre metin 1988-89 yılları arasında tamamlansa da, Silvina neredeyse yirmi beş yıl boyunca üzerinde çalıştı. “Bilmeden ya da karanlık bir önseziyle, sanki onu bekleyen kaderin farkındaymışçasına, kahramanının hikâyesini anlatırken aynı zamanda kendi düşüşünün hikâyesini de anlattı.” Söz’ün kadın kahramanı yolculuk ettiği gemiden düşer ve kendisini denizin ortasına bulur. İyi bir yüzücüdür. Umutsuzluğun onu dibe çekmesine izin vermemek için yaşamı boyunca tanıştığı insanları düşünür, onların tasvir eder, adlandırır ve çizdiği bu portrelerden kendisine anılardan oluşan bir galeri inşa eder. Karakterin sesiyle yazarın sesi aynı dizgede çakışır. Tıpkı ilk kitabı Viaje Olvidado’da olduğu gibi burada da yegâne izlek hafıza, hafızanın kurmaca olarak idrak edilmesindeki imkânsızlıktır.
(LitHub, 2019)






