Kelimelerle adeta resim yapan Koçak, girişte sözü geçen patetik yanılgının en ileri seviyesini “Gelincik Kuşları”nda sergiliyor: Ressam olan kahraman, çizdiği resme model olan manzaranın yaşayan bir tablo olduğunu fark ederek uzanıp bir gelincik koparıyor. Bu nesneye ölümsüzlüğü bahşetmek arzusuna bürünen ressam, onu farklı boyuttaki varoluşundan çekip madde dünyasına taşımış oluyor.
Heykeltıraş ve seramik sanatçısı Neşe Koçak’ın ilk öykü kitabı Uygunsuzlar yakın zamanda Yeni İnsan Yayınevi etiketiyle okurlarıyla buluştu.
Hezeyanlar, takıntılar, ruhsal yaralar çerçevesinde deliliği ele alan on altı öykünün tamamında ilk göze çarpan özellik, mekân ve objelerin birer heykel ya da resim ayarında görsel bir çeşitlilikle betimlenmiş olması. Yazarın kendine özgü zengin dili, sıra dışı metaforları, metinlerde tasvir edilen her tür öğenin okurun zihninde kuvvetli imgelerle canlanmasını sağlıyor.
Kitabın genelinde yer verilen doğa unsurları, kuş, kedi, çiçek, ağaç gibi canlılar, antika objeler ve çocukluk anılarına ait eşya ve mekânlar, cömertçe kullanılan engin kelime dağarcığı sayesinde coşkulu bir üslupla ele alınmış. Özellikle doğa tasvirleri gönüllü bir patetik yanılgı çerçevesinde işlenmiş. Bütün bunlara ek olarak bazı öykülerin başında o öyküyle aynı kaynaktan alındığı hissini veren ilhamla vücut bulmuş seramik heykel görselleri de yer almakta. Öyküleri besleyen bu unsurlar, kimi zaman metni görkemli bir objeler geçidine dönüştürüp yazarın, karakterleri derinleştirmesinin önüne geçtiğini hissettiriyor. Çoğu kez ressam, yazar ya da çocuk olarak karşımıza çıkan kahramanlar, canlı ya da cansız nesnelere tutunarak ruhlarını bedenlerinden özgürleştirme çabasındaki yalnız ve yaralı insanlar. Bazen karakterin bilinç akışını, zaman zaman da onun etrafta olan bitenle ilgili sübjektif gözlemlerini takip eden okur, ister istemez bu kahramanın – ne kadar aykırı olursa olsun – elle tutulur gözle görülür bir insan olduğunu bilmeye ihtiyaç duyuyor. Zira söz konusu, tutsak olduğu bedenden, psişik bir bağımlılık geliştirdiği objeden, tabi olduğu fizik kanunlarından ve altında ezildiği sosyal normlardan sıyrılmaya çabalayan, vücuttan vücuda, nesneden nesneye sıçrayan, akan, dolan insan ruhunun hikâyesi.

Çeşitli delilik hâlleri içinde bulunan karakterler, görsel ve işitsel sanrılarla telkin alan, üstüne üstlük belirgin kompülsif eğilimleri olan bireyler. Zihinsel ve bedensel süreçleri sürekli tekrar eden, günlük hareketlerinin niteliğinden çok niceliğini takıntı haline getirip hayatlarına çaresizce yön vermeye çalışan bu kişilere her seferinde ilaç içmelerini tembihleyen mesafeli anne figürünün varlığı da dikkate alınmaya değer. Kitabın geneline hem görsel hem de yazınsal olarak sirayet etmiş “kuş” figürü ve metinler boyunca tekrar eden bazı unsurlar da biçimsel olarak bu insanların iç dünyalarına ayna tutuyor. “Gelincik Kuşları”nda evinin duvarında beş yüz altmış iki tane gelincik kuşu resmi asılı olan ressam, “Kuşların Günlüğü”nde dört bin dokuz yüz altmış sekiz kuş teleği biriktiren kadın, “Yağmur Tası”nda yedi mühürlü yedi kapıyı açacak olan yedi günlük yağmur peşinde sokak sokak dolaşan genç kız, karakterlerden en çarpıcıları. İşin trajik yönü, kişilerin, özgürleşmeye giden yolda bu obsesif kompülsif cendereden geçilmesi gerektiğine saplantılı şekilde inanıyor olmaları.
Beş duyuya ilişkin olarak daha ziyade görsel kısmen de işitsel unsurların betimlemesine yer verilen öykülerin pek azında anlatıcının değil de bir başkasının deliliği resmediliyor. Bu öykülerde başarıyla kurulan sahneler, yazarın klasik öykü tekniğiyle de ne denli canlı ve iz bırakan hikâyeler kurabileceğine işaret ediyor. Öteki öykülerde ise bilinç akışının sanrılara ve yanıltmacalara karıştığı hibrit bir teknik göze çarpıyor. Söz konusu metinler boyunca okurun zihni, üzerine basacağı bir zemin bulamayınca zaman zaman fazlasıyla kapalı ve alabildiğine soyut bir dünyada yönünü şaşırabiliyor. Okur, bu noktada kendisine rehberlik edecek canlılıkta bir karaktere ihtiyaç duyuyor.
Öykü okumakla roman okumak arasındaki zihinsel süreç farkı maratonla kısa mesafe koşu arasındaki farka benzetilebilir. Roman okuru sürekli uyanık ve odaklı olmak zorunda değildir. Ancak öykü okuru kısa sürede yoğun bir çabayla metni zihninde işler, sonuçlandırır ve özümsediğini okuma dağarcığına katar. Kısa öykü yazmak da okumak da emek yoğun süreçlerdir. Öykünün sunacağı “tek etki” okurun vereceği bilişsel emeğe değmelidir. Kitabı oluşturan öykülerin büyük kısmında şaşırtıcı hatta hayranlık uyandırıcı buluşlar göze çarpmakta. Ancak tekrarlar, bu beğenilen fikir ve kullanımlara alışılmasına yol açıyor. Örneğin “Hiç”teki metafor kendi başına öylesine başarılıyken onu tekrarlamak bu buluşun ilk etkisini azaltabiliyor.

“İtiraf Ediyorum”daki aynaya insan üzerinden yapılan eğretileme, “Kâğıt Kayıklar”daki mektupları, simgeselliği ve maddeselliğiyle bambaşka bir nesneye dönüştürme fikri, özgün ve etkileyici. Kelimelerle adeta resim yapan Koçak, girişte sözü geçen patetik yanılgının en ileri seviyesini “Gelincik Kuşları”nda sergiliyor: Ressam olan kahraman, çizdiği resme model olan manzaranın yaşayan bir tablo olduğunu fark ederek uzanıp bir gelincik koparıyor. Bu nesneye ölümsüzlüğü bahşetmek arzusuna bürünen ressam, onu farklı boyuttaki varoluşundan çekip madde dünyasına taşımış oluyor. Bu boyutta ölümsüz olmanın ilk şartının öncelikle ölmek olması çelişkisine, ruhla bedenin ayrılmasının ruhun özgürlüğünün ön koşulu olması da eklenince işin acıklı kısmı beliriyor: Bu gelinciğin sonsuz biçimsel varoluşa yine bir resim çerçevesine sıkışarak kavuşabilecek olması. Bu öyküde, Monet’nin “Gelincikler” isimli eserinde kırlarda resmedilmiş bir figürken bir anda kahramanla konuşmaya başlayan Camille Monet, tıpkı Sait Faik Abasıyanık’ın “Louvre’dan Çaldığım Heykel” isimli öyküsünde cana bürünen Mona Lisa’nın yaptığı gibi (“Fakat Joconde müstehzi tebessümünü bir müddet terkle bana hain hain baktı...”) yazarın, nesneyle kurduğu ruhsal ilişkiyi üst seviyeye taşımasına ve ona bir psişik gösterge değeri katmasına hizmet ediyor.
Öykülerde bir delilik bir başkasıyla karışırken biçimsel olarak da etki bir başka etkiyle önemsizleşiyor, gücünü yitiriyor. Kısa öykünün asıl çekiciliğinin, barındırdığı o “tek etki”de olduğu göz önünde bulundurulursa öykü sonlarında gelen açıklamalar, son sahneler ve diyaloglar metni dramdan melodrama sürükleyebiliyor. Olay çözümlemesini okur zihninde zaten yapmışken ona bu çözümlemenin dışında başka bir sonuç verilmesi sürpriz etkisi yaratmaktan ziyade öykünün bütünlüğünü zedeleyebiliyor.
Özgürlük ve sınırlar, sıradan akıllılar, sıra dışı deliler, somut beden, soyut ruh gibi kavramları görsel sanat tecrübesinin izlerini taşıyan, başarıyla kişiselleştirdiği renkli yazı diliyle hikâyeleştiren Koçak, okurda, bu kalemden çıkacak yeni öykülere kavuşma beklentisi yaratıyor.






