İtalyan yazar Domenico Starnone, evli ve iki çocuklu Aldo ve Vanda’nın hikâyesiyle, güvenlik, özgürlük, kendilik, haset, değersizlik, bencillik, öfke, evlilik, sorumluluklar gibi birçok kavramı düşünmemizi sağlamıştır. Aldo’nun başka bir kadına âşık olması ve onunla yaşadığı evlilik dışı ilişki üzerinden “Ben kimim?" sorusunu okuyucuya dolaylı olarak sordurmaktadır.
Aldo’nun evlilik dışı bu ilişki ile ilgili yaptığı tercihlerin yaslandığı yer nedir?
Doğru nedir? Bir şey sana iyi geliyorsa mı, temas ettiğin diğer insanlara iyi geliyorsa mı doğrudur?
Bu romanın kahramanları üzerinden gidip, niceliksel faydacı bir açıdan bakarsak ve bu soruya yanıt olarak “ötekiler” dersek, diğer insanlara iyi gelenin ne olduğu ile ilgili nasıl emin olabiliriz? Freud, “Sen evinin bile efendisi değilsin!”—seni yöneten bilinçli tercihlerin değil—derken biz, başkaları adına doğru şudur diyebilir miyiz?
Şayet, başkalarının mutluluğu üzerinden karar aldığımızı söylüyorsak, o zaman kendimize ne kadar gerçeğiz? Ötekinin üzülmesinden duyulan üzüntümüz mü gerçek? Yoksa asıl mesele, ötekinin üzülmesi üzerinden yaşayacağımız suçluluk duygusu ile başa çıkamayacak olmak mı?
Soruyu başka bir açıdan soracak olursak, asıl önemli olan birini kendinden daha çok sevmek midir? Yoksa herkesi kendin kadar sevebilmek mi?
Anne ve babanın görevi çocuklarının mutluluğunu sağlamak mıdır?
Mutluluk görev bilinci ile yüklenilecek bir amaç olarak (mutlu etmek-mutlu olmak) yaşantılanırsa bunun koordinatları bir noktada sorumluluk denen kavramın koordinatları ile kesişmez mi?
Mutluluk ve sorumluluk aynı cümlede yan yana gelir mi?
Sorular çok. Kitabı bitirdiğinde her okuyucu bu sorulara kendi cevaplarını verecektir zaten.

Romandaki karakterlerin kişilik örgütlenmeleri, kişilik yapıları, kimlik bütünleşme düzeyleri, nesne ilişkileri, çekirdek çatışmaları, duygulanımları, kullandıkları savunma mekanizmaları, vicdan, ahlak ve idealler üzerinden kurdukları süper egoları gibi çeşitli perspektiflerden izini sürerek, bu iz üzerinden öyküyü yeniden kurmaya çalışalım mı?
Kişilik örgütlenme düzeyleri ve kişilik yapılarının evlilik ilişkilerine yansıması nasıldı? Bu öykünün çocuklar üzerinde bıraktığı iz—çocukların kendi yaşam hikâyelerinde anne ve babanın hikâyesinin izleri—nasıl bir iz oldu?
Kitabın kurgusu, hikâyeyi üç tarafın gözüyle de—anne, baba ve çocuklar—anlamamızı ve değerlendirmemizi sağlarken, yazar bu kurguyla, gerçek dediğimiz şeyin ne kadar öznel olduğunun altını çiziyor.
Murathan Mungan’ın deyişi ile “ana vatanımız” dediğimiz çocukluğumuzdan getirdiklerimiz ve yaşam boyu bizi belirleyen şeylerle olan ilişkimiz üzerinden düşündüğümüzde, gerçek denen şeyin tamamen öznel bir yorumdan ibaret olduğunu bir defa daha görmüş oluyoruz.
Farklı gerçeklere sahip iki insan, adına “aşk” denen, ötekinde kendini sevme haline düşüyor (fall in love). Freud, aşk ya da sevişme için “sıla hasretidir,” der. Ötekinde sıla ile ilgili bir şey ararız. Doğumla birlikte kaybettiğimiz o bütünlük illüzyonunu, kısa bir süre için de olsa bu şekilde yaşamak isteğidir bu. Aslında imkânsıza ulaşma hali de diyebiliriz buna. Kendinde olmayanı ötekine vaat etmek ve aradığımız şey ile vaat edilen şeyin birbiri ile hiçbir zaman örtüşmüyor olduğu gerçeği, aşkta kırılma noktasıdır.
Evlilikler, egonun denetim sanki kendi elindeymişçesine “mış” gibi yaptığı zamanlarda edilen “sonsuza kadar” yemini ile kurulur. Bir açıdan, “Alice Harikalar Diyarında” kafası ile “ölüm bizi ayırıncaya kadar” kontratına atılan imza gibi diyebiliriz buna. Kaldı ki üzerine imza atılan, yani taahhüt içeren her sözleşme, ziyadesiyle rasyoneldir ve insan dediğimiz varlık da bir o kadar irrasyoneldir.
“Öteki”nin ona mutlak bir şekilde bağlı olduğu yanılgısıyla kendiliğini kuran özne, bu bütünlük bozulduğunda, yani her kesintide, her iğdişte savrulur, dağılır ve kişiyi ele geçiren duygu genelde öfke ve kıskançlık olur. Özne, bütünlük ve kontrolün elinde olduğu yanılsamasını sürdürmek ister. Kişi, yenilgiye, eksiğe, dışarıda bırakılmaya tahammülsüz narsistik egonun zedelenmesini önlemek üzere bir takım savunma mekanizmaları kullanılır. Mesela görmezden gelir. Bazen bu savunma mekanizmaları kişiyi ömrünün sonuna kadar idare eder ve bu şekilde iç dengesini korumayı başarır.
Eğer ilişkideki çatlakları görüp, kendinden emin olma halini bir kenara bırakabilir ve Lacan’ın deyişi ile “eksik özne” olduğumuzu fark edebilirsek, ilişki gerçekçi (yeterince iyi) bir hal alıp devam eder. Ancak şu da unutulmamalıdır ki bu farkındalık durumunun ön şartı, ego özerkliğine sahip olmaktır.
Buna sahip olup olmadığımızın bilgisi de “Ben kimim?” sorusuna verilecek samimi cevabımızda saklıdır. Kişinin kendini tanıma ve özgürleşme süreci de denebilecek “Ben kimim?” sorusunun cevabına ulaştığı bu sürecin sonunda açığa çıkan şey: “yaşam enerjisi,” “yaratıcı enerji” ve “egonun yaratıcı gücü.”
VANDA
Vanda, 34 yaşında, 12 yıldır Aldo ile evli, Sandro ve Anna adlı iki çocuğa sahip bir kadındır. Eşi Aldo’nun başka bir kadına âşık olarak evden gitmesi ve Vanda’nın iki çocuğuyla baş başa kalmış bir halde kâğıda döktüğü duygularıyla hikâye başlar. Aldo’ya yazdığı bu mektuba hâkim olan duygu çaresizlik ve yetersizlik duygusudur.
‘’Bir başkasını beğenmen benim için anlaşılır gibi değil’’ (s.14).
‘’İyi bir eş, başarılı bir anneden daha fazlası olmalıydım, yaptıklarım yeterli değil miydi? Yenilenmem lazımdı’’ (s.15).
Burada Vanda’nın katı bir benlik kavramı olduğundan söz edilebilir.
"Katı bir benlik kavramı kişiyi tökezletip çabuk hayal kırıklığına uğratabilir. Her insanın ulaşmak istediği bir benlik kavramı vardır. Kişi özlediği, kendine yaklaştırdığı bu ideal benlik kavramını geliştirmeye çabalar"(Atalay Yörükoğlu, Gençlil Çağı Ruh Sağlığı ve Ruhsal Sorunlar, s.103).
İdeal benlik, kiminde hep çalışarak, kiminde hep kurallara uyarak, kiminde hiç hata yapmamak şeklinde tezahür eder. Yörükoğlu aynı kitapta bu konuyla ilgili olarak şöyle devam etmiştir: “Ben neyim, kimim, nasıl bir insanım sorularını bir çocuk sormaz. Çünkü henüz iç gözlem yeteneği gelişmemiştir.”’
Vanda, gelişiminin bir döneminde bu sorular ve sorgulamaların belki de eksikliği nedeniyle ya da yeterli aynalamanın olmaması gibi sebeplerle benlik saygısını kazanamamış olarak değerlendirilebilir.
Özüne güvenmesini sağlayacak olumlu bir ruh hali geliştirememiştir. Genelde yetersizlik ve değersizlik duygularına savrulmaktadır. Evde kurmaya çalıştığı otorite, çocuklara dayattığı kurallar, parayla olan ilişkisinde görüldüğü gibi güce yönelik eylemleri, bu duygulardan çıkış sağlama çabalarıdır.
Vanda’nın ezilmişlik ve köşeye sıkışmışlık hissinin sonucu duyduğu öfke o kadar büyüktü ki bunu dışarı boşaltmayı başaramamış, yetersizlik ve değersizlik duygularıyla baş edemeyerek kendine yöneltmiş, hatta intihara teşebbüs etmişti.
‘’Kendimi öldürmeye teşebbüs ettim’’ (s. 23).
Aşkının peşinden evi terk eden Aldo’yu, bu yaptığı eylemin yanlışlığıyla yüzleştirmek ve yeniden eve geri dönmesini sağlamak için kendisinin ve çocukların mağduriyetini her fırsatta ona dile getiren Vanda, bu şekilde Aldo’da bir merhamet ve acıma duygusu uyandırmaya çalışmaktadır. Tehdit ve intikam gibi yerlere de savrulan ambivalans duygulanımlarının etkisiyle, çocukları Aldo’ya karşı kullanmaktan rahatsızlık duymamaktadır.
‘’Sefil düştük, asla güvende değiliz, sıkıntı içindeyiz’’ (s.18).
‘’Bana da çocuklara da hiçbir şans vermezsen çocukların velayetinin bana verilmesini talep edeceğim’’ (s. 22).
Daha kitabın girişinde bu mektupla yazar, haksızlığa uğramışlık, kendine acıma, aşağılanma, ümitsizlik, haset gibi geniş bir duygusal yelpazeyi, mektubun her satırından okuyucuya başarıyla geçirmiştir.
Bireyin önemli ötekileri ve kendini bütünleşmiş bir bakış açısı ile görebilme kapasitesi, onun normal bir kimliğe sahip olduğunu gösterir. Ancak travma durumunda bu kimlik dağılır. Burada Vanda, yaşananları alfabetize edememiş, yani kafasında anlamlı bir duyusal şekle dönüştürememiştir. Bion’da beta elementler dediğimiz, dağınık, parçalı ve korkutucu dünyanın hâkimiyetindedir. Yaşadığı travma sonrası geçen 4 yıla rağmen, Vanda’nın zihninde olan biten işlenememiş, sembolize edilip hikayeye dönüştürülememiş, kısaca iyileşememiş bir durumdadır Vanda.
Bu iyileşememe durumuna bir sebep de Aldo’nun yaşadığı olayları kendi bakış açısıyla anlamlandırma çabasına bir cevap olarak, Vanda’nın da sürekli karşı argüman üretmesidir. Bunu şu şekilde anlatmak gerekirse: Öteki ile olan ilişkisinde özne; eleştirici-yargılayıcı-suçlayıcı bir dil ile karşılaştığında, ötekine karşı, kendini açıklama-kendini savunucuve boyun eğici bir dil kullanırsa bu bir sarkaç şeklinde gider gelir. Ötekini memnun etmeye yönelik bu gibi (boyun eğici, fedakâr, tatsızlık çıkmasın, gönlü hoş olsun) tutumların kaynağı sevilme ihtiyacıdır. Eleştirici, yargılayıcı, suçlayıcı dile yönelim ise güçlü hissetme ihtiyacından kaynaklıdır. Vanda ancak romanın sonuna doğru, kendini ortaya koyan, kendi duygu ve ihtiyacını ifade eden “ben dili” dediğimiz iletişim şeklini hayata geçirebildiğinde özgürlüğüne kavuşacaktı.
Aldatıldığını öğrendikten sonra Vanda’nın içini kaplayan duygulardan biri de hasetti. Bunu özellikle kıskançlık değil de haset olarak tanımlamak isterim. Haset arzulanan bir şeyin başka birine ait olduğu ve bize değil ona haz verdiği inancının yol açtığı kızgın bir duygudur. Başka birinin iyi ve başarılı olması kendi yetersizlik duygularını tetiklediği için rahatsızlık yaratır. Haset duygusu olan kişi haz ve memnuniyet görüntülerinden huzursuzluk duyar. Bu kişiyi tatmin etmeye yarayacak her tür çaba nafiledir. Vanda’nın da kitap boyunca haz alabildiği kaynaklarının olmadığı, kocasıyla birlikte çıktığı tatillerde bile evden zor ayrıldığı, kendini haz alabileceği şeylere bırakamadığı, genelde yaşamı boyunca sürüklendiği duyguların olumsuz duygular olduğunu okuyoruz.
Kitabın her iki karakterinin de kendilerine bakışı, genelde toplumsal normlar üzerinden olmaktadır.
‘’Korkarım beni nasıl hor gördüğün çoluk çocuğun ve eşin dostun diline düşecek’’ (s.17).
Kendini Arayan İnsan adlı kitabında Rollo May, ‘’Her insan kendi gerçekliğine dair hislerin çoğunu, başkalarının kendisi hakkında söylediklerinden ya da düşündüklerinden edinir.’’ der.
Ego psikolojisindeki uyum kavramı belki bunu daha iyi anlamamıza yardımcı olur. Dış dünya ve o dünyanın gerçekliğine adapte olmak şeklinde tanımlayabiliriz "uyum"u. Uyum sayesinde gerçekliğe hakim oluruz. Ancak bu kavrama gelen önemli bir eleştiri de “hayatınla ilgili öncelik alma ya da kişiliğin ve seçimlerinle ilgili bir değişiklik yapma kararını uyum geri plana atar.” şeklindeki eleştridir. Dolayısıyla uyum sorununda çatışmasız alana neyin girdiği de önemlidir.
Parayla olan ilişkisine baktığımızda Vanda parayı, keyiflerine ulaşmasını sağlayan bir araçtan ziyade güce hizmet edecek araç olarak görme eğilimindedir. Hazza yönelik bir eylem içine girdiğinde ise içini suçluluk duygusu kaplamaktadır. Çünkü kendisine en yakın ötekilerle olan ilişkisini fedakârlık eksenine oturtarak bir yandan sevgiyi bu şekilde almaya çalışırken diğer yandan da talepkâr, kural koyucu, kontrol edici davranışlarıyla aile içindeki gücünü elinde tutmaya çalışmaktadır. Fedakârlık aslında bir yanıyla da bencilliği (nevrotik özgecilik) gizleyen bir tutumdur.
Erich Fromm Kendini Savunan İnsan adlı kitabında bencil kişi ile ilgili şöyle diyor: “Bencil kişi, yalnız kendine ilgi duyar. Her şeyi kendisi için ister. Başkalarının gereksinmelerine ilgi, onur ve bütünlüklerine saygı duymaz. Herkesi ve her şeyi kendisine olan yararı yönünden yargılar. O temelde, sevmekte güçsüzdür,” der ve şöyle devam eder, “O yalnızca başkaları için yaşar, kendisini önemli saymadığı için de gurur duyar. Herhangi bir şeyi sevme ve ondan hoşlanma gücü felce uğradığı için yaşama karşı bir düşmanlığa bürünmüştür. Onların çocukları da sevildiklerine inananların mutluluğunu göstermez. Genellikle annelerinin yaşama karşı duyduğu gizli düşmanlıktan etkilenirler. Sonunda onlar da böyle bir düşmanlıkla dolarlar. Eğer kendini gerçekten seven bir annenin çocuk üzerindeki etkisini inceleme şansına sahip olunursa bir çocuğa sevgi, neşe ve mutluluk kazandırmak için onun kendini seven bir anne tarafından sevilmesinden başka bir şeye gerek olmadığı görülebilir.”
‘’Çocuklara katı bir yaşam dayatması beni rahatsız ediyordu ‘’ (s.94).
‘’Ev hayatının katı kurallarına uyuyordum’’ (s.93).
‘’Paraya çok kıymet verir, hayatı boyunca tasarruf konusunda takıntılı oldu’’ (s.31).
‘’Hayatın keyfini çıkartması için onu ikna etmek yıllar geçtikçe güçlendi’’ (s.33).
Dolayısıyla şunu diyebiliriz ki çocukların iyiliğini sürekli öne sürmek ve fedakârlık gibi kavramların arkasında o kişinin hangi ihtiyaçlarının yattığını anlamaya çalışmak önemlidir. Fedakârlığın arkasında sevgi arayışı vardır, dediğimiz noktada, Nietzsche’nin sevgi arayışı ile ilgili söylediği, “İstedikleri için savaşmaya güçleri yetmediği için onu sevgi aracılığı ile elde etmeye çalışan, kölelere özgü bir arayıştır,” sözü de dikkate değerdir.
Bir başka insanı sevmek kendi içsel gücümüzden doğan zenginlik olarak yaşantılandığında erdemdir. Bu noktada belki kavramlar üzerinde biraz daha derinleşmekte fayda var. Çünkü bencillik biraz da ideolojik çıkarına yaslanılarak, kişiliğin özgür gelişimini bastıran bir araç olarak kullanılmıştır. Toplum, devlet, okul, aile bize ‘’bencil olma!‘’ derken, insanın her istediğini yapmaması, kendi isteklerinden güç sahiplerinin uğruna vazgeçmesi—bir başka deyişle senden daha önemli bir güce ve vazifeye teslim olması—talep edilir. Burada en büyük yanılgı sanırım “bencillik” ve “kendini sevme”nin özdeş olarak görülmesidir. Hâlbuki durum bunun tam tersidir. Başkalarını sevme gücü olan herkes kendi duygu ve tutumlarının da nesnesi olan kendini sevebilen kimsedir. Dolayısıyla asıl bencil insan, kendini ve dolayısıyla başkalarını da sevemeyendir.
Kitabın bütünü içinde Vanda’nın Aldo başta olmak üzere diğerleriyle olan ilişki epizotlarına baktığımızda, nesne ilişkilerinin olgunlaşma derecesi, ego gücü, anksiyete toleransı, savunma mekanizmalarının düzeyi, süper ego bütünleşmesi dikkate alındığında Vanda bize sınır kişilik örgütlenmesini düşündürtmektedir. Sınır durum halindeki kişiler kendindeki kötüyü ya da ötekindeki iyiyi göremez. Ayrılık sürecinde önemli takıntılar yaşarlar. Bazen kendilerini çok değerli bulurken bazen de işe yaramaz ve değersiz hissederler. Kimlik bütünlüğünün olmayışı aynı zamanda can sıkıntısı, terk edilmeye ve yalnızlığa tahammülsüzlük getirir. Kendi değerleri başkalarının varlığına bağlıdır. Beta elementleri fazla olduğu için anlamlandırma ve sembolize etme ihtiyacı içindedirler. Temel savunma mekanizmaları bölmedir. Kendisini güçlü, her şeyi bilen ve iyi görüp karşısındakini değersiz ve yetersiz kılan bir projeksiyonları vardır. Yansıtmalı özdeşim kullandıkları bir diğer savunma mekanizmalarıdır. Kendilik ve nesne arasında bir ayrışma yokluğu ve dış nesneyi denetleme ihtiyacı ile karakterizedir. Sınır kişilik örgütlenmesinde yapısal tanı koymayı kolaylaştıran nevrozlardan birisi de obsesif kompulsif belirtilerdir. Vanda örneğinde bunu düşünmemi sağlayan ayrıntılar: Vanda'nın ailenin gelir ve giderlerini 30 senedir kareli kâğıtlara ayrıntılı yazması, para saplantısı ve hiçbir şeyi atamamak olarak örneklenebilir.

ALDO
Aldo’da tezahür eden boyun eğici ve karşısındakinin gönlünü hoş tutan yaklaşım ve kırmamak üzere alınan pozisyonun derininde sevilme ihtiyacı ve kabul görme ihtiyacı yer almaktadır. Eşlerden birinin güç, diğerinin sevilme ihtiyacı Aldo’yu iyice kendi kimliğinden uzaklaştırmıştır. Bu boyun eğici ve çaresiz tutum hikâyenin sonunda Aldo’nun ailesinin yanına dönmesi ile sonuçlanmış ama bu davranış kimseyi mutlu etmeye yetmemiştir. Kendini olduğu gibi ortaya koyup ifade edebilmeyi öykünün sonunda başarsaydı sadece kendi özgürlüğünü değil muhtemelen çocuklarının da duygusal özgürlüğünü sağlayacaktı.
Kitabın 88. sayfasında Aldo’nun annesinin, babasına ait bir jiletle bileklerini kestiğini okuyoruz. Bu tarz bir çocukluk travması kişinin sağlıklı bir kendilik geliştirmesinin önünde önemli bir engeldir. Aldo’nun zayıf bir benlik yapısı olduğundan söz edebiliriz. “Bireyin kendi içinde kendi kararlarını verebilmesi, kendi seçimlerini yapabilmesi ancak temelde bir özerklik duygusunun varlığı ile olasıdır” (Özerk Benlik Kul Benlik, Orhan Öztürk, s.61).
Aldo seçimlerini bu şekilde yapmamıştı. Tercihlerini belirleyen etmenler, Vanda’nın üzüntüsünün onda yarattığı suçluluk duygusu ve buna bağlı olarak ortaya çıkan anksiyete ile başa çıkamayacak olmasıydı.
“Aşık olduğumu ve Lidia’yı sevdiğimi Vanda’ya söyleme gücünü kendimde bulamadım. Böylece onun yıpranmasının sorumluluğu omuzlarıma daha fazla yüklendi” (s.66).
Aldo bu yüzden "uyum" sağlamayı seçmişti. İlişkide bulunduğumuz öteki, duygusal olarak çocuk gibi, zihin olarak ergen gibi olabilir. Ama sonuçta varoluşsal olarak yetişkin yaşındadır. Aynı şekilde kendi hayat sorumluluğunu almak durumundadır. Aldo, Vanda’nın kendi hayat sorumluluğunu üzerine almasına izin vermedi.
“Kendisi beni hayatının merkezine almıştı, yıllardır yanımda yatıyordu, bana iki evlat vermişti ve bütün ihtiyaçlarımı eksiksiz bir şekilde karşılıyordu” (s.66).
Bu şekilde düşünerek, aldığı karara rasyonel bir zemin oluşturmuştu, ama Vanda’ya aslında daha da büyük acılar yaşatmıştı. Burada dikkat çekmek istediğim bir husus Vanda ve Aldo’nun ilişkisinin kişi ilişkisinden çıkıp nesne ilişkisine dönmüş olmasıdır. Avusturyalı filozof Martin Buber’e göre insan ilişki içinde var olma isteği taşır. Her insan annesinin karnındayken evrenle ilişki içindedir. Yani başlangıçta ilişki vardır. Kişi ilişkiyi iki biçimde yaşar: 1-BEN-ŞEY ilişkisi 2-BEN-SEN ilişkisi. İlki paylaşımdan yoksun bir özne nesne ilişkisidir. Sınıflandırır, yargılar, nesneler dünyasında ne işe yarayacağına karar verir. Diğeri ise bir insanın diğerini olduğu gibi yaşayabilmesidir. Aldo ve Vanda ilk tanıştıklarında ben-sen ilişkisini kurabilmişler ancak, süreç dediğimiz dinamik akış içerisinde, bu ilişki ben-şey ilişkisine dönüşmüştü.
Bu aşamada bazı insanlar yaptıkları ya da yapamadıkları şeylerin ya da yaşadıkları travmaların kendi üzerlerinde yarattığı baskıyı hafifletmek üzere bir anlam arayışına da girebilirler. Eğer içimizdeki anksiyete bu yolla yatıştırılabiliyorsa bu da son derece makul bir yöntemdir elbette. Logoterapinin kurucusu Viktor E. Frankl, insanın aslında homeostasis değil (gerilimsiz durum-dengeleme) çift kutuplu bir gerilim aksında oluşan dinamiklere ihtiyaç duyduğunu söylemektedir. Kutbun bir tarafında kişinin hayatına yüklediği anlam, diğer tarafı ise buna ulaşmak için katlanılan mücadeleler ve çabalar bütünü mevcuttur. “Anlamsızlık hissinin yarattığı boşluk, varoluşsal açıdan katlanılması imkânsız bir vakumdur,” der Frankl. Ancak kitabın geneline Aldo’nun duygu ve düşünceleri açısından baktığımızda aldığı kararların arkasında böyle bir anlam arayışından ziyade korkular olduğu gözükmektedir.
Aldo’nun nevrotik kişilik örgütlenmesine sahip olduğunu söyleyebiliriz. Bunu söylerken dikkatimizi çeken şey ağırlıklı olarak kullandığı savunma mekanizmaları olmuştur. Bunlardan biri, karşıt tepki kurmadır. Kitap boyunca Aldo’nun, kendi içindeki bilinçdışı dürtü ve eğilimlerin tam karşıtı tepkiler göstererek, benliğini savunmaya çalıştığını da görüyoruz. Bir diğer savunma mekanizmasıysa rasyonalizasyondur. Rasyonalizasyon: Benlik için acı ve bunaltı verici durumlara, akla uygun görünen ve sıkıntı vermeyecek bir açıklama bulmak olarak tanımlanabilir. Başka bir deyişle, kendini ve çevreyi aldatıcı açıklamalarla, bu bunaltı durumunu geçiştirmek için, bilinçdışı bahaneler bulma düzeneğidir.
Aldo kitabın 57. sayfasında “Ben Kimim?” sorusunu soruyor kendine. Bu soruyu sorduğunda 80 yaşında olması trajik mi acaba? Üstelik, Vanda’nın obsesif karakteriyle yıllarca biriktirdiği eşyalar üzerinden bu soruyu soruyor. “Ben yaptığım işler miyim? Okuduğum kitaplardaki kenar notları mıyım?” kendini gerçekleştirip gerçekleştiremediğinin bir nevi sorgusu bu aslında. Tam bu noktada Erich Fromm’un, ‘’İnsanın yalnızca tek bir gerçek çıkarı vardır. Bu da insan olarak kendisini ve gizilgüçlerini tam anlamıyla gerçekleştirmektir,” sözü sanırım Aldo’nun hüznünün de cevabı olmaktadır.
SONUÇ
Yazarın bu romanla ele aldığı başat konu, hayattaki yerini bulmak, kendini gerçekleştirmek olarak özetlenebilir. Hayatta kendi merkezini bulmak; doğru işi, doğru eşi bulmak değil, daha genel anlamda hayata karşı gösterilen bir tutum, bir tavırdır. Kendi iç sesinizi duyup, buna göre karar almaya cesaret edebilmekle ilgili bir şeydir. Bu özgürleşmeyi gerektirir ve özgürleşen herkesin içinden yaşam enerjisi çıkar. İnsan kendi merkezini bulamadığında, o merkeze bir insanı atfetme eğilimindedir. Vanda’nın hayatının merkezine Aldo’yu koyması, Aldo’nun ise tüm ötekileri koyması gibi. Bu kimi insan için iş, kimi için kariyer, kimi için de annelik olabilir. Bu merkez kendin dışında bir yere yaslandıkça işin içine fedakârlık ve bunun karşılığında da beklentiler girer. Sonuç olarak da hayal kırıklıkları...
Aldo özgür bir insan değildi. Bu nedenle içindeki yaşam enerjisini açığa çıkartamamıştı.
Özgürlüğün 3 düşmanı onu da esir almıştı: Suçluluk duygusu, sorumluluklar ve korkular.
Mutluluksa her zaman özgür eylemlerden ortaya çıkacağı için ne yaparsa yapsın Aldo için mutluluk yoktu. Üstelik bazı kavramları da karıştırıyordu. Örneğin, özgürlük ve serbestlik. Sayfa 68'de ‘’İnsanın kendine bir parça özgürlük tanıması bu kadar mı zor?’’ derken, evlilik dışı ilişkisini özgürlük olarak tanımlamaya çalışıyordu. Hâlbuki biraz duygularını tercüme etmeyi öğrenebilseydi, özgürlüğün ne olduğunu duyguları ona söylemişti.
“Lidia ile geçirdiğim zaman neşeliydi, hafif bir zamandı. Kendimi enerji dolu hissediyordum. Vanda ile birlikteyken kendimi yalan söyleyerek koruyordum. Yalan beni saran olağanüstü sağlıklı havayı sağlama almama yarıyordu’’ (s.68).
Aldo, bunların ayırdına varıp bir adım atsa da bu çok güvensiz ve ürkek atılmış bir adımdı. Yürümeyi yeni öğrenen bir bebeğin her an—omuzundan arkaya attığı kaçamak bakışlarıyla—annesinin güvencesini araması ve o duyguyla özgürlüğe adım atma çabaları gibiydi.
Sorumluluklar için yaşamak ayrı bir şey kendi isteklerini takip ederken sorumluluklarını da yerine getirmek ayrı bir şeydir. İkincisini seçersek hiçbir zaman sorumluluklarımızı mükemmel bir şekilde yerine getiremeyiz, ama belki de olması gereken budur. Eksikliklere tahammül edebilme gücü egonun önemli görevlerinden biridir. Domenico Starnone’ın Bağlar romanıyla düşündürdüklerinden biri de bana kalırsa budur.
Kitabın sonunda çocukların gözünden olanı biteni dinlediğinizde bir çocuğun da yegâne ihtiyacının kendi merkezini bulmuş, sorumluluklarını dikkate alırken kendinden de vaz geçmeden hayatını yaşayabilen anne babalar olduğunu görüyoruz.
‘’Babamın gerçek kabahati bizden sonuna dek vazgeçmemek oldu. Etraftan kabul gördüğü sürece dayandı. Sonra eve geri dönüp kendini annemin sadizmine teslim etti’’ (s.139).
‘’İnsanlar söylediklerinizi unutabilir, yaptıklarınızı unutabilir ancak onlara ne hissettirdiğinizi asla unutmazlar,” diyen Maya Angelou’nun bu sözü, çocuklar açısından durumu çok güzel özetlemektedir. Her ne yaşanırsa yaşansın geriye kalan duygu önemlidir. O gün, o iki çocuk mutluluk duygusunu Lidia ile hissediyorlardı. Çocukların gözünde özgürlük, huzur, barış ve mutluluğun ete, kemiğe bürünmüş hali Lidia olmuştu.
‘’Lidia sizinle gelmek istiyorum, annemle kalmak istemiyorum. O beni korkutuyor!’’ (s.138)
Son olarak Vanda’nın, 80 yaşına geldiğinde, Aldo’ya karşı gerçek duygularıyla yaptığı itiraflar, kitap içinde çok sarsıcı bir bölümü oluşturmaktadır.
‘’Sen yalancısın, daima yalancı oldun ve ihtiyarladığında da yalan söylemeye devam ediyorsun’’ (s.110). Aşkın yağmur gibi bir şey olduğu ve bir damla bir damlaya değdiğinde tesadüfen göl olduğunu söyledikten sonra, seks, gereksinim, alışkanlıklar, çocuklar, diye özetliyordu evliliklerini. Başka bir kadına âşık olduğunu öğrendikten sonraysa, onu zulmetme güdüsü ile eve çağırdığını, utanç ve yıkım içinde yaşamanın ortak tutkalları olduğunu söylüyordu. Onun gitmesine olan öfkesinin temelinde önce kendi gidememiş olması gerçeği olduğunu itiraf ediyordu.
O noktada Aldo’nun iç sesi enteresandı:
’’Bir şekilde kıvır, hiçbir şey olmamış gibi davran, kalan günlerini, yıllarını, aylarını kurtar.’’
Bu cümleyle, hayata karşı her zaman takındığı maskeyi takmayı tercih ediyordu Aldo. Evdeki kediye verdiği isim de aslında bu ikiyüzlü tavrın, bu maskenin çok güzel ifadesiydi.
Evde herkesin sevgi ile temas ettiği yegâne canlı olan kedi; Labes! (Labes: Utanç, yıkım, bozgun.)
Bu şekilde öç alıyordu Aldo. Elbette öç almaya çalıştığı şey, hayattaki merkezini yasladığı her şeydi.






