Gece oldu. Perdeler kapalı. Evin küçük salonunda, öldürücü, bembeyaz bir ışığın altında sessizce nefes alıp veriyorum. Elimin altında anlamsız sözlerle dolu bir defter var. Defterin sayfalarını karıştırırken tüm salonu öfkeli seslerle dolu bir uğultu kaplıyor. Beni iyice yassılaştıran, alnıma ağır gelen, uzun uzun haykırışlar, boşuna atılmış kahkahalar, bomboş evlerin sessizliklerinden saçılan sivri çınlamalar ve nal sesleri… Nal sesleri beni uyandırıyor. Defteri kapayıp büyük bir nefes veriyorum. Sırtımı dikleştirip bir şeylere hazırlanıyor gibi dikkatimi topluyorum. Bir çift diz yere değiyor ve sakinleşiyorum. Daha hızlı düşünmeliyim ama olmuyor. Merdivenlerden sesler geliyor. Rüzgâr bahçeyi birbirine katıyor. Artık gerçekleri duymaya başlıyorum. Halbuki gece oldu. Gece oldu mu insan daha zarif ve belki biraz daha arşa layık kıpırtılar duyar. Duyması icap eder mi bilmem. İlla ki bir şeyler duyulmalı mı onu da bilmiyorum. Ben burada rüzgârı, merdivenlerdeki ayak seslerini, iki elin salınışını ve mukaddes fısıltıları duyuyorum. Bu salonun ışığı beni öldürüyor. Arkamı dönüp perdeyi kaldırıp pencereyi açıyorum. İçeri çirkin bir koku geliyor. Masaya dönüyorum. Salonun kapsında bir çift göz görüyorum. Sanki yüzü yokmuş da onun yerinde büyük bir karanlık taşıyormuş gibi bana o karanlığın içinden kızgınlıkla bakan bir çift göz… Fısıltıya yakın hırıltılı bir sesle, “Ben sakatım!” diyor. “Evet,” diyorum ben de, “bu önümdeki defterde de aynen böyle yazıyor.”
*
Bahçeye çıkıp ellerimdeki titremeye mani olmaya çalışarak bir sigara yakıyorum. Sesleri pek az duyuyorum. Gökte çok fazla yıldız var. Hepsi de bir harf, bir kelime, bir cümle. Ben uzun zamandır burada değildim, ne anlatmaya çalıştıklarını tam bilemiyorum. Defteri masada bıraktım. Uğultu bu defa kafamın içinde. Önümde merdivenler var. Burada kimse yok ama bunu zaten biliyordum. Bir daha denemeyeceğim. Evin kapısı tam arkamda. Onun orada olduğunu bilmek hoşuma gidiyor. Evin içi benim iğrenç izlerimle dolu. İçeri her girişimde ıslak anılarımın kokusunu duymaktan yıldım. Yine de buna devam edeceğim. Sigaram bitince yine eve gireceğim, düz koridoru geçtikten sonra solumdaki kapıdan girip evin salonuna varacağım ve bir süre ayakta duracağım. O salonu dolduran ışığa içimden küfürler ederek yine masaya oturacağım. O defteri elime alacağım ve tüm hakikatleri bildiğimi sanacağım. Hem belki de bileceğim. İşte bu da vardı, diyeceğim, şu da vardı. Işıkları bu yüzden geceleri hiç kapatmıyorum ve perdeler tam da bu yüzden kapalı.
Sigarayı söndürüp merdivenlere yöneliyorum. Hızlıca çıkıp iniyorum. Sonra bir daha ve bir daha tekrarlıyorum bunu. Nihayet eve giriyorum ve bir insanın eğilme sesleri geliyor. Şaşkınlıkla kulak veriyorum. Ses kesiliyor. Salona doğru ilerliyorum. Müthiş bir bel çatırtısı duyuyorum bu kez fakat her nasılsa, yaşamak bir biçimde devam ediyor. Salona giriyorum ve masada oturan biri var. Yüzü kapkaranlık, gözlerinde baş edilemez bir kin bataklığıyla bana bakıyor. Heyecandan bir an başım dönüyor ve duvara tutunuyorum. Ağır bakışlar altında sakinleşiyorum. Gidip yanındaki sandalyeye oturuyorum. Aynı hırıltılı sesle, “Ben sakatım!” diyor. “Bunu biliyorum,” diyorum, “sen sakatsın.”
*
Yağmur başladı. Yağmurun başladığını biliyorum. Elimdeki asayı evin duvarına yaslayıp gökyüzüne dönüyorum. Gökyüzü için yeterince cazip değilim. Hiç olmadım. Yağmur yağdığı için ona dönüp bakan başkaları da vardır elbet ama bu defa farklı. En azından ben farklı olmasını bekliyorum. Bu evin duvarları çok yüksek. O kadar yüksek ki nereye baksam onları görmek zorunda kalıyorum. Bembeyaz, itici, ruh emici rezil duvarlar. Bu duvarlar yüzünden burada yalnızım ve gök, işte bu duvarlar yüzünden beni bir türlü görmüyor. Yağmur beni de ıslatıyor elbet, ama bu o kadar da basit değil. Duvara dayadığım asaya bakıyorum. İçim sıkılıyor. Evin pencereleri kapalı, perdeler kapalı. Bu geceden çıkış yok. Burada sıkışıp kaldım. Asayı kaldırıp atıyorum. Hareket etsin diye bakıyorum. Etmiyor. Pencerelerden biri açılıyor. Perde kalkıyor ve simsiyah bir yüz görünüyor. Bir süre beni izliyor. Elim hırkamın cebine gidiyor gayri ihtiyari. Defter cebimde. Ona dokununca hatırlıyorum. Ben hatırlayınca o, buz gibi sesiyle, “Ben sakatım,” diyor. Tebessüm ediyorum, “Sen sakatsın,” diyorum, “bunu biliyorum.” Pencere kapanıyor. Yeryüzü birkaç defa aydınlanıp sönüyor. Korkuyorum. Yere attığım asa, yılan gibi kıvrılarak gezinmeye başlıyor. Evin kapısı hızla çarpıyor duyuyorum. Bunu duymam gerekiyor mu bilmiyorum. Bir şeyler duymam mı gerekiyor. Bu defter yetmiyor mu? Yetmiyor.
*
İşte bir alnın yere dokunuşunu duyuyorum. Gök gürültüleri, salondaki ışık ve ellerimde durmaksızın bir soluklanma… Bana ferahlık sunan bir şey yok. Defteri cebimden çıkarıp koltuğa doğru fırlatıyorum. Salonun kapısını örtüyorum ve arkamı döndüğümde kan kırmızı iki gözle karşılaşıyorum. Koltukta oturuyor ve bu defa biraz öfkeyle, “Ben sakatım!” diyor. “Elbette,” diyorum gözlerine bakamıyorum bir türlü. “Seni tanıyorum.” Parçalanan dikkatimi çakan şimşek iyice tuz buz ediyor. Gözlerimden süzülen yaşlara mani olamıyorum bir türlü. Gecenin benim hakkımdaki hükmü nedir, diye geçiriyorum içimden, parmak uçlarımdan damlayan kanın halıda dağılışını izliyorum. Tedirgin adımlarla koltuğa fırlattığım defteri alıp açıyorum. Yüzüme vuran alevi görmeden gelerek okumaya başlıyorum. İşte, diyorum kendi kendime, her şey burada, bu alev alev yanan defterin içinde. Bu duvarları aşamayacağıma göre, diye geçiriyorum içimden, yakmalıyım. Perdeleri açıp salonunu ışıklarını kapatıyorum ve perdelerin hepsini açıyorum. Geceyi içeri buyur edip derin bir nefes alıyorum ve simsiyah yüze bakıp, “Sen sakatsın!” diyorum. Neden sonra karşımda bir yüz görüyorum. Bir yüz, beni canlı cenazeye çeviriyor. Açık pencereden içeri kıvrılarak giren asa onun bacaklarına dolanıyor ve yıldızlar, dayanaksız bir edeple onun karanlık yüzünü aydınlatıyorlar. Ben salonunu orta yerinde karanlıkta aklıyorum ve öfkeden dilim dolanıyor, gözlerim acıyor. Giderek gölgeye dönüşen yumruklarımı sıkıp ona bağırıyorum. “Ben sakatım!”






