Saliha Yadigâr • Üç Kısa Öykü
8 Nisan 2018 Ne Haber

Saliha Yadigâr • Üç Kısa Öykü


Twitter'da Paylaş
0

T

“Kurak mı?” dedi dişlerinin arasından tıslayarak… “Kuraklık nedir, sen bilir misin? Otların katır katır kuruyup sararmasını, uzaktan gelecek tankerin ucundaki 'T' harfini beklemeyi, o T’nin gitgide yalnızlığın işaretine dönüşmesini, çiçeklerin dibinde küçücük bir ıslaklık aramayı, bulamayınca çıldırmayı...” Karşısındaki kadın öylece onu seyrediyordu. Aklından yollar, sokaklar, uzak diyarlar, sarı sapsarı tarlalar ve sonunda uçsuz bucaksız bir çöl… “T demek?” dedi sorarcasına… Engin bitmek tükenmek bilmeyen tanımlamasını bırakıp kadına göz ucuyla baktı. “Eh, fena sayılmaz… Ne fena sayılmazı, oldukça güzel bir kadın,” diye düşündü. “Hele şu simsiyah gözleri…” Siyah gözlü kadınlara zaafı vardı. Siyah gözler, sonsuz, uçsuz bir ufukla baktı. Engin o ufka giden küçük, anlamsız bir noktacık olarak titredi. “T harfini severim!” dedi kadın heyecanla... “Adını bağışlar mısın?” dedi Engin aldırmıyormuş, öylesine sormuş gibi yaparak… “Ne önemi var?” dedi kadın. “Diyelim ki T…” “T harfi önemli mi senin için?..” “Önemli, çok önemli hem de.” “İyi öyleyse…” Düşündü. “Taliha, Tijen…” Bulamıyordu. Uydurdu. “Tiraje, Tennur…” Kadın birden zarif bir kıvrılışla belli belirsiz bir dansa başladı. “Harikasın!” Engin coşkuyla alkışlıyor, bu dağ başında, hatta dağın ardındaki çölün başlangıcında böylesi büyüleyici bir kadına rastlamanın ne büyük bir şans olduğunu düşünüyordu. Sonra dansa o da katıldı. Kıvrılıp bükülerek yirmi-yirmi beş dakika dans ettiler. “Dinle!” dedi kadın. Derinden gelen valsi o da duyuyordu. Engin kadının gözlerinde kaybolarak elini, omzunu, belini tuttu, bir yarım saat birbirlerinin kollarında eridiler. Nihayet vals bittiğinde Engin durdu. Kollarının arasındaki kadının soğuk ve dümdüz oluşunu fark etti. Gözlerini açmadan önce, “Yine mi Tanrım?!” dedi ve gözlerini açtığında kendisini T cetveliyle kucak kucağa buldu.

Arsız

Karanlık biter bitmez, hemen Lütfi Abilerin evinin arkasında bekleyen güneşi görmeye çıkıyorum. İki evin avlusunu birleştiren dar geçitte küçük, sarı kediye rastlıyorum. Bana bakıp birkaç kere miyavlıyor. Altı ay önceki yavru kediyi anımsıyorum. Bizim eve çok alışmıştı. Adı neydi, Fıstık’tı. Sarışına bakıyorum, yine miyavlıyor. “N’oldu?” diyorum. Durup yüzüme bakıyor. Acı acı miyavlıyor. “Aç mısın?” diyorum. Susup duruyor. “Eee, böyle bakışacak mıyız Kurukız?” Gözlerini kırpıyor. Bahçedeki musluğu açıyorum, Kurukız yanıma koşup musluktan düşen damlayı tırmalamaya çalışıyor. “Aaa, sen onu tırmalayabilir misin?” Durup sarı sarı, gözlerime dalıyor. Başını tutup öpüyorum. “Sen burada bekle,” deyip süt bulmaya içeri gidiyorum. O arada güneş perdenin arasından gizli de değil, açık açık bakıyor. Arsız sıcaklığını içime çekiyorum.    

Yanık Osman

Yanık Osman’la dertleşiyoruz. (Daha doğrusu, ben anlatıyorum, o dinliyor.) “Niye yürümedi ki o ilişkin?” diyor. Kulaklarım yanıyor. “Ne ilişkisi?” diyorum. “Sadece içten içe âşıktım ona. Söyleyemedim bile…” “Peki niye?” diyor dayı dayı… “Niye olacak, benden küçüktü,” diyorum. “Allah Allah, bu muydu derdin? Ne önemi var?” diyor olgun olgun… Osman’ın kara kapkara gözlerine ilk kez bakıyorum. “Yalan mı?” “Doğru, hem de çok,” dercesine başımı sallıyorum. Yanık Osman’ın niye Yanık Osman olduğunu bana bakan gözlerinden, omzuma dokunan ellerinden anlıyorum. Sonra sınıfın girişinde betona uzanıyoruz. Eşik bizi buyur ediyor. Başım Osman’ın başının yanında, gözlerim gözlerine, dudaklarım dudaklarına yakın… Osman’ın geniş omzu güven veriyor. O omza başımı koyma arzuma karşı gelemiyorum. Osman da usulca boyun eğiyor. Sınıfın girişinde uzanıp yüreklerimizin gümbürtüsüne kulak veriyoruz. Çocukların mırıltıları ninniye dönüşüyor. Osman’ın omzu; okyanusun dalgaları kadar büyük, sert ve kapsayıcı… Çocukların mırıltıları; birlikte çıkacağımız yolculuğa eşlik ediyor.  

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR