Sana, Aslında Bana
23 Şubat 2020 Öykü

Sana, Aslında Bana


Twitter'da Paylaş
1

Onu bulduğumu anladığım an içimde tarif edilemez bir sevinç doğmuştu.

Yine her günkü rutinimi gerçekleştirmek için evden çıkıyor, sokakta onu aramaya başlıyordum. Sokak aralarında bulamadığım zamanlar her zaman gidebileceği mekânlara uğruyor, bazılarına kapıdan şöyle bir bakıyor, bazı mekânlarda oturup bir şeyler içiyor, gelebilme ihtimalini düşünüyordum. Kimi zaman da barlarda oturup ha şimdi gelecek, ha şimdi gelecek diye diye kafamda binlerce kez kuruyor, gelmeyince de biraz hüzünle biraz da vazgeçmişlik hissiyle oralardan ayrılıyordum. Ayrılık her seferinde vücudumda yeni yaralar açıyordu. Onu beklediğim zamanlarda alkolü biraz fazla kaçırıyordum bazen. Öyle anlarda kendimi dışarıya attığımda gözümün önündeki tül perdeden görebildiğim kadar dışarıyı görmeye çalışıyor, her seferinde bir gölge gibi karşımda durduğunu hissediyordum. Elimi uzatıp onu yakalayacağımı düşünüyordum. Elimi uzatınca gölgenin içinde dağıldığını, havada kuşların kanatlarına takıldığını ve oradan da yere çakıldığını hissediyordum.

Onu bulduğumu anladığım an içimde tarif edilemez bir sevinç doğmuştu.

Onu arayışlarım hız kesmeden devam ediyordu. Odamdaki yatağın altına bakıyor, penceremin perdeyle bütünleştiği yerde onu arıyordum. Dedemden babama kalan, babamdan da bana kalacağını düşündüğüm sigara tabakasını her açtığımda karşıma çıkacağını, “sonunda beni buldun” diyeceğin düşünüp gülümsüyordum. Kahve içtiğimde, çay içtiğimde ya da ne bileyim herhangi bir şey, içinde olabileceğini düşünüp temkinli davranıyordum. Olur da içerken oradaysa boğazıma takılacağını, oradan da zorlaya zorlaya mideme doğru yol alacağını, bir daha çıkamayacağını ve bütün öykünün başlamadan biteceğini düşünmek korkutuyordu beni. Korku bana temkinli olmayı, temkinli olmak da onu asla bulamayacağım düşüncesini getiriyordu.

Beni bulduğunu anladığım an içimde tarif edilemez bir korku doğmuştu.

Beni bu kadar süre aramalarının sonucunda burada, en yakınında bulmuş olman bana acıdan başka bir şey vermemişti. Sana o kadar yakınken, beni görmezden gelmelerin içimi rahatlatıyordu. Senden saklanmak, sanki ömrümün sonuna kadar bana yüce bir varlık tarafından verilmiş görevdi. Şimdi o yüce varlığın karşısına çıkarsam bir gün, vereceği bütün cezalara katlanmak, boyun eğmek zorundayım. Yanındayken, yakınındayken bir ismimin olmaması, içinde olmam, belirsiz olmanın en güzel yanlarından birisiydi. O zamanlar aslında saklanmama da gerek kalmıyor, beni kendi içinde saklıyor, koruyor ve kimselere de göstermiyordun. Ne zaman ki beni buldun, işte o zaman bana isim, isimler verdin. Bir vücut verdin. Durup dururken Gürkan oldu adım. Orta yaşlı, kilolu bir vücuda kavuştum. İki evlilik yapmış oldum, ilk evliliğimden bir çocuğum olmuş oldu. Konuşurken bazı harflere takıntım olmuş oldu. Oysa ben su gibi konuşur, hiç takılmadan konuşurdum seninleyken, sendeyken. Hiç hayat dolu biri değildim örneğin önceden. Karanlık bir odadan adımını dışarı atmayan, sadece penceresiyle, perdesiyle, zaman zaman da odadaki, daha doğrusu senin odandaki eşyalarla konuşan biriydim. Seninle de çok konuşurduk. Daha doğrusu ben konuşurdum, sen de beni onaylardın.

Seni birkaç kez hayatın eşiğine kadar getirmişliğim bile olmuştu. Ama sen bana öyle hayatlar, felsefeler, karakterler çizdin ki hayata umut dolu bakan, kedilerin ve köpeklerin başını okşamadan yoluna devam etmeyen, çocuklara cebindeki son parasını veren bir insana dönüştürdün zamanla. Girdiğim bütün ortamlarda, dost meclislerinde hep güldüren, insanlarla şakalaşan, aranan bir insan yaptın beni kimi zaman. Hatırlıyor musun, bir keresinde en yakın arkadaşın Meliha’nın ne kadar alımlı olduğunu, aranızda neden bir şey olmadığını sana sorgulatmış, ondan sonra da Meliha’ya hep o gözle bakar olmuştun. Bütün bunları yapan beni, bir kereden çok başka bir insana, çok başka insanlara dönüştüren sendin.

Beni bulduğunu anladığım an içimde tarif edilemez bir korku doğmuştu.

Beni bu korkuyla karşılaştırdın. Beni daha da korkak bir insan yaptın. Ben ki kendi halinde yaşayan, bütün gün senin kafanı ütüleyen, seni yanlış yollara sokan biriyken, sen beni ne hallere soktun. Şimdi her şey daha mı iyi olacak sanıyorsun? Şimdi, beni senden alıp da buraya getirince istediğin hikâyenin gerçekleşeceğini, kusursuz bir hikâye mi doğuracağını sanıyorsun?

En son beni oturttuğun meyhane masasında yanıma bir kadın gelmişti. Nereden geldiğini, ne olduğunu bilmediğim o kadına bir isim koydurtmuştun benim ağzımdan. Sonra da o kadına bütün meyhaneyi ayağa kaldırtıp benim için kadeh kaldırtmış. Yanımda, gözlerim garsona çevrilmişken onu öldürtmüştün. Kimdi o kadın? Neyin nesiydi? Ben niye oradaydım? Kime anlatıyordum bütün olup biteni? Her şeyi havada bırakmıştın.

Sonra başka hikâyelere de ekledin beni. Karlı bir kış gününü anlatmıştım senin yüzünden. Dilim dönmediği halde, karın bütün beyazlığı evrenin bütün yoksulluğunu örtsün istiyorum, istiyorum ki evrende hiçbir yoksulluk kalmasın cümlesini kurdurtmuştun bana. Sonra o hikâyeyi tamamlayamayıp yırtıp atmıştın. Ben bu değildim. Bunu sen de iyi biliyordun. İşte beni bulmanı istemeyişim de bundandı.

Onu bulduğumu anladığım an içimde tarif edilemez bir sevinç doğmuştu.

Sonra günlerden bir gün, uyandıktan sonra, her zamanki gibi tuvalete girmiş, sıcak yataktan kalkan biri olarak tuvaletin soğuk klozetine oturmuş, işimi halletmiş, lavaboda elimi yüzümü yıkamıştım. Yüzüme baktığım zaman, sivilcelerin, çukurların ve kırışıklıkların arasından bana doğru birinin baktığını gördüm. Bu biri üç mekândan; sivilcelerin, çukurların ve kırışıklıkların arasında tek bir vücuda sahip üç aynı kişiydi. Şu yaşıma kadar şahit olduğum en garip olaylardan biriydi bu. Sivilceleri patlatıp, çukurların içinden başını uzatıp kırışıklıkların arasından elleriyle doğrulmaya çalıştı. Şu zamana kadar onun da tıpkı benim bedenimin geçirdiği evreleri geçirdiğini, içimde, beynimde yaşadığını o zaman anlıyor, şimdiye kadar yazdığım bütün öykülerdeki karakterin o olduğunu, bundan sonra yazacağım öykülerdeki karakterin ve bu öykünün de karakterinin o olacağını anlıyordum. Sonunda onu bu kadar zaman arayışım bir sonuca ulaşmıştı. Onu içimde bulmuştum. Ağır bedenini yüzümden dışarıya çıkmak için zorladı. Ona yardım etmem gerektiğini anladım. Yüzümden çıkması için ona yollar açtım parmaklarımla. Lavabodan biraz kendimi geriye doğru çektiğim anda onu tam karşımda, aynayla arama atladığını, yüzünü bana döndüğünü gördüm. Yüzünde ben vardım. Vücudunda, soluk alış verişinde ben vardım. İçimden yeni bir ben çıkarıp karşıma koymuştum sonunda.

Onu buldum.

Daha sonraları birlikte çok zaman geçirdik. Bir şeyler yedik. O, neyi sevdiğini tam olarak bilmediği için benim sevdiğim yemekleri ona da yaptım. Benim gibi iştahla yedi. Yemekten sonra bir sigara uzattım. Çakmağı masanın üstünden alıp uzattım. Çakmağı ilk çakışında sigarayı yakmadı, ateşi söndürdü, ikinci kez çaktı, sonra yaktı sigarasını. Hayretim gitgide artıyor, ruh eşimi, ben’i bulduğumu düşünüyordum. Onun için salonda bir yatak hazırladım. Temiz çarşaflar çıkardım. Başının altına da yumuşak bir yastık verdim. Yastığı kontrol ettikten sonra “daha sert bir yastık var mı? Bunu kucağıma alıp öyle yatacağım, başka türlü uyuyamıyorum” dediğinde gözlerim korkusuyla yüzleşmiş bir insanın gözlerini aldı hemen, fal taşı gibi açıldı, titremeye başladım.

İlerleyen günlerde aramızdaki benzerlikler beni daha da korkutmaya başlamıştı. Sevinçlerimiz, korkularımız, heyecanlarımız tıpa tıp aynıydı. Bir süre sonra ondan sıkılmaya başlamış, onu değiştirmek isteği içimde filizlenmeye başlamıştı. Bunu ancak onun başkarakterde olacağı öyküler yazarak ve ona yeni hayatlar üfleyerek yapabileceğimi düşündüm. Onu birkaç yıl içinde farklı öykülerde kullandım. Neredeyse bütün öykülerimde onu kullandım. Hepsinde de farklı hayatlar üfledim ona. Birinde, apartmandan haz duyan, evden çıktıktan sonra hayali bütün karakterlerin ve yanılsamaların peşinden geldiği bir insana dönüştürdüm. Birinde de Tekin Pansiyon’a attım onu, hayat kadınıyla birlikte olmasını sağladım. Bir başka öyküde onu otostop yolculuğuna çıkardım. Yanındaki kadına duyduğu bütün hisleri anlatmasını istedim, kendini tanımasını sağladım. Kendini tanıması kısa sürdü. Alıp onu başka bir öyküye verdim. Orada nefes almaya çalıştı. Bir keresinde tavana astırdığım ipe boynunu geçirdim, altındaki tabureye birinin vurmasını beklettim ona. Yalnızlığın ne olduğunu, onu öldürecek, intiharına yardım edecek birinin bile olmamasını gösterdim ona. Her öyküde başka bir cinsiyet çizdim ona. Bir keresinde babasını öldürmek için evden çıkan bir kadına büründürdüm onu. Başarılı bir iş çıkardığını söyleyebilirim. Beklenmedik bir cinayetin ortasına attım onu. Ona hiç söylemedim ama o öyküdeki karakterini çok başarılı oynadı doğrusu. Aferin ona.

Bir öyküden bir öyküye doğru onu savururken kendimden uzaklaşmıştım. Onun benim için olan görevi de tam olarak buydu sanırım.

Çalışma masamın üstünde bir mektup buldum.

O gün sokakları dolaştım. Çarşılarda gezindim. Aynaların içine girip çıktım. Bir süreliğine de olsa onu aklımdan çıkarmış, kendime zaman ayırmıştım. Eve dönüş yolunda tarif edemediğim kötü bir his vardı içimde. Eve girdiğimde onu göremedim. Ev büyük bir cenaze sessizliğine bürünmüştü. Çalışma masamda bir mektup zarfı buldum. “Sana, aslında bana…” yazılı bir not vardı üzerinde. Zarfı yırtarak açtım. Sayfanın üzerinde yazılanları okumaya koyuldum.

“Beni bunca sene aramaların, arayışların beni neden korkutmuştu şimdi anladım. Sen, beni kendinden kaçmak, başka bir hayatla oynamak, onu oyun hamuru gibi şekilden şekle sokmak için istemişsin. Beni bulduktan sonra da tüm bunları gerçekleştirdin. Beni her seferinde başka bir öyküde kullandın. Senin yüzünden kendimi tanıyamaz hale geldim. Senin içinde yaşadığım zamanlar daha mutluydum. Daha bendim. Şimdiyse kim olduğumu bilmiyorum. Senden ve kendimden kaçıyorum. Kendine yeni bir oyuncak bulsan iyi edersin. Ben aradığın kişi değilim.”

Kâğıdı tekrar masanın üstüne bıraktım. Cebimden sigaramı ve çakmağımı çıkardım. Çakmağı çakıp söndürdüm. İkinci kez çakıp sigaramı yaktım. Birkaç derin nefes aldım. Çalışma masasının başına oturdum. Bilgisayarımı açtım. Ezzio Bosso’dan In Her Name, The Sea Rain parçasını açıp yeni bir öyküye başladım. Öykü şöyle başladı:

O gün sokakları dolaştım. Çarşılarda gezindim. Aynaların içine girip çıktım. Bir süreliğine de olsa onu aklımdan çıkarmış, kendime zaman ayırmıştım. Eve dönüş yolunda tarif edemediğim kötü bir his vardı içimde. Eve girdiğimde onu göremedim. Ev büyü bir cenaze sessizliğine bürünmüştü. Çalışma masamda bir mektup zarfı buldum. “Sana, aslında bana…” yazılı bir not vardı üzerinde. Zarfı yırtarak açtım. Sayfanın üzerinde yazılanları okumaya koyuldum.

“Beni bunca sene aramaların, arayışların beni neden korkutmuştu şimdi anladım. Sen, beni kendinden kaçmak, başka bir hayatla oynamak, onu oyun hamuru gibi şekilden şekle sokmak için istemişsin. Beni bulduktan sonra da tüm bunları gerçekleştirdin. Beni her seferinde başka bir öyküde kullandın. Senin yüzünden kendimi tanıyamaz hale geldim. Senin içinde yaşadığım zamanlar daha mutluydum. Daha bendim. Şimdiyse kim olduğumu bilmiyorum. Senden ve kendimden kaçıyorum. Kendine yeni bir oyuncak bulsan iyi edersin. Ben aradığın kişi değilim.”


Twitter'da Paylaş
1

YORUMLAR


Murat Gil
Bir şairin düz yazıya başka bir deyişle kurgu metne kattıkları, yolun başından bu yana düz yazıya gönül veren yazarlara göre daha fazladır diye düşünüyorum son günlerde. Buna kendi kendime Raziye etkisi diyorum. Sana, Aslında Bana'da başlıktan son cümleye değin bir şairin dil becerisini düz yazıya dikte edişine şahit oldum. Bu aralar şairlerin düz yazılarını okumak gibi bir hevese sahibim. Bu öyküyle karşılaşmak güzel bir tesadüf oldu. Monolog öykü tarzının hakkını sanıyorum bir şairden başkası veremezdi. Kalemine sağlık üstadım!
4:50 PM

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR