Saniyede 716 Kez
26 Eylül 2019 Öykü

Saniyede 716 Kez


Twitter'da Paylaş
0

2018 yazında hayatım başka bir yöne saptı. Bilerek olmadı bu. Kendime ve hayata karşı bir mesafem olmadığından yakınan karımın beni terk etmesiyle, mesafe mefhumunu düşünmemle başlayan ve benim kontrol etmediğim, başıma gelen bir süreçti.

Temmuz başıydı. Her gün masama oturuyor, on beş aydır üzerinde çalıştığım oyunun son taslağını gözden geçiriyordum. Gözden geçiriyordum dediysem, yaklaşık bir aydır basit, yüzeysel düzeltiler, belki bir iki satırı baştan yazmak dışında bir şey yaptığım yoktu. Boştum. Boş gözlerle bakıyordum yazdığım cümlelere. Mânâsız, kifayetsiz, asap bozucu geliyorlardı. Gözüme batıyorlardı ve aylardır bu böyleydi. Bir arpa boyu yol kat etsem veya öyle olduğunu hissetsem, ertesi güne ne arpaların ne yolun bir anlamı kalıyordu.

Masamın başında kendi küremde kaybolduğum böyle günlerde, bazen karımı sessiz sedasız odaya girmiş, masama yaklaşmış, kim bilir ne zamandır gözlerini bana dikmiş halde buluyordum. Bir ara, onunla değil de kendimle ilgili bir şeyden ötürü irkiliverdiğimde, belki sokaktan bir gürültü içeri sızdığında başımı kaldırıyor, gözlüklerimi indiriyordum ve karımla göz göze geliyorduk. Sabahın erken saatleri olduğunu anlıyordum. Karımın üstünde işe giderken giydiği beyaz gömleği oluyordu (aynı gömleği giymiyordu elbet ama benzeri bir gömlekten belki yüzlercesi vardı onda. Aynı gömleğin ufak tefek değişikliklere sahip versiyonları. Bunların bazısı bebe, bazısı rahip yakalıydı, bazısı cepli, bazısı cepsizdi). Bana sessizce bakıyor, bir şey söylemeden arkasını dönüp odadan çıkıyordu. Bu sık sık olan bir şeydi.

Tabii karım bir zamanlar sakin değildi, hatta biraz sinirli bir yapısı vardı, kestirilemez, ne zaman neye patlayacağı belli olmazdı. Artık soğukkanlı, duyguları derli toplu, mutedildi. Etrafındaki şeyler, cereyan eden olaylar onda bir tepkiye yol açmıyordu. Olup bitenleri içine çekiyor, soğuruyor, tesirsizleştiriyordu. Bu durum, yaklaşık bir yıl önce ofisindeki yoga derslerine katılmasıyla başlamıştı. Yoga, meditasyon, sigara-içkiyi bırakma, dengeli beslenme ve bunların beraberinde getirdiği diğer şeylerle beraber, böyle böyle, uzaklaşmaya başladık birbirimizden. Asıl önemlisi o “diğer şeyler”di. Yüzüne yerleşen daimi anlayış haliydi. Size inceden tahammül eden ifadesiydi. Herkese ve her şeye takındığı akıl ermez, suni saygıydı. Midesini bulandırması gereken haberler karşısında kayıtsız kalmasıydı. Dışarıdan ona atılan taşların her biri görünmez bir duvara çarpıp geri dönüyordu. Hatta bazen sizin kafanıza gözünüze denk geliyordu bunlar. Cam fanusunun içine gitgide gömüldü. Bir süre onu kendi haline bıraktım. Liseden beri beraberdik, yıllardır ne dönüşümlerden geçmiştik, bundan da sağ çıkardık.

Öyle olmadı. Önce yeni seçtiği yaşam tarzına beni uydurmaya çalıştı. Sabah altıda yoga yapacak halim yoktu, gece en erken ikide yatabiliyordum. Meditasyon beni ürkütüyordu, gözlerimi yumduğum an içimden, derinliklerimden bir yaratık çıkacakmış, beni yutacakmış gibi hissediyordum. Sigarayı hayatta bırakamazdım, benim için nefes almakla eş anlamlıydı. İçkiden vazgeçebilirdim ama onu da olsa olsa haftada üç kadehe (bira içiyorsam haftada beş şişeye) indirebilirdim. Et yememeye ve dengeli beslenmeye razı geldim. Becerebildiğim tek şey, akşamları kinoa, brokoli, tofu gibi şeyler yemekti. İstemeye istemeye, canım sıkılarak yapıyordum bunu. Kinoa, brokoli veya tofu sevmiyordum ama karımın taleplerinden hiç olmazsa birkaçını karşılayabilmiş olmak için ağzımda büyüyen lokmaları uysalca yuttum.

Kinoa, brokoli, tofu, soya sütü, tempe, kale, mango (karım kansere karşı koruduğunu söylemişti), çeşit çeşit smoothie içinde çeşit çeşit tohum, kenevir tohumu, keten tohumu, çiya tohumu… Bunları yiyor, içiyor, ardından sigaramı yakıyordum. Karım ters ters bakıyordu. Artık evimizde “sigara köşesi” diye bir yer oluşmuştu ve burası, en nihayetinde, sadece benim köşemdi, ona “benim köşem” de diyebilirdim çünkü karım sigarayı çoktan, hiçbir yönteme başvurmaksızın, bir anda bırakmıştı. Sigara içme köşesi, artık evdeki gözde köşem olup çıkmıştı. Ya çalışma odamdaydım (yıllar evvel burayı bebek odası yapacaktık ama sonra çocuk yapmaktan vazgeçmiştik, böylece oda kendiliğinden benim çalışma odama dönüşmüştü) ya sigara köşesinde. Ayda yılda bir canım hamburger, pizza, patates kızartması gibi şeyler çekiyordu ama bu isteklerimi dile getirmeye yeltendiğimde karımın yüzünde belirecek memnuniyetsizlikten çekinip vazgeçiyordum. Böyle böyle, kolesterolüm düştü, kan değerlerim yetişkin hayatım boyunca hiç olmadığı kadar iyi çıktı, karım da ben de durumdan memnun kaldık, tüm zorluklara değmişti.

Fakat yaptığım değişiklikler esasen yüzeyseldi ve karımın beklentileri çok daha derindi, kişiliğimle, seçimlerimle, dünyaya yaklaşımımla ilgiliydi. Ben haberleri izliyordum. Televizyondan vazgeçmeye niyetim yoktu. Karım televizyonu çoktan bırakmıştı ve benim hâlâ şu niteliksiz insanları konuk eden, içeriksiz, berbat, felaket tellalı, yanlı haber kanallarındaki tartışma programlarını izlememden nefret ediyordu. Yanlı, içeriksiz, berbat olduklarını biliyordum, tuhaf ama tartışma programlarının bu vasıfları bir parça rahatlama, bir miktar avuntu veriyordu bana, felaket tellallığı bahsinde ise söyleyecek lafım yoktu çünkü kendimi bildim bileli her türlü kıyamet alameti ve komplo teorisine düşkündüm. Bu sonsuz, döngüsel paranoyanın her zaman bizim zannettiğimizden daha gerçek ve acil olduğunu düşünüyordum. Tam da gözümüzün önünde olduğu için göremediğimiz şeylerle doluydu hayat.

Karım gecenin geç saatlerine dek süren tartışma programlarını izlediğim sırada, kucağında kediyle sessiz sedasız salona geliyor (yogaya başladığından beri adımlarının sesini duymaz olmuştum), kapıya yaslanıyor, sanki porno veya uygunsuz bir şey izliyormuşum, hasta, iflah olmaz biriymişim gibi bakıyordu bana. Elim ister istemez kumandaya gidiyordu. Artık çok geç olsa da televizyonun sesini kısıyordum.

Zaman zaman insanlar evimize geliyordu. Eskisi kadar sık gelmiyorlardı ama ayda yılda bir karım arkadaşları, ahbapları davet etmek istiyordu. Böyle akşamlarda sigara köşesi diye bir yer olmuyordu çünkü karım evin her yanında sigara içilmesine izin veriyordu. Yüzü gülüyordu, her zamanki gibi güzel ve tatlıydı. Ama şu vardı: Bazen birileri düpedüz saçma veya yanlış bir şey söylediğinde eskisi gibi tepki göstermiyor, kendi fikrini söylemiyor, o kişiye belli belirsiz bir tebessümle, sakin gözlerle bakıyordu. O kişi fazlasıyla radikal, fazlasıyla budalaca veya insanı çileden çıkartan bir şey söylemiş olabilirdi fakat karımın tepkisi, kafasına yatan şeyler söyleyen bir arkadaşına verdiği tepkiyle aynı oluyordu. Hep belli belirsiz bir tebessüm, hep sakin gözler. Ben küfür ettiğimde, argo konuştuğumda, hatta birine itiraz edip kendi fikrimi söylediğimde, masanın ucundan bana tahammül eden bakışlarıyla bakıyordu yine. Huzursuz, rahatsız olduğunu, onda bu duygulara yol açanın ben olduğumu biliyordum.

İnsanlar evimizden gittikten sonra beni mesafeli olamamakla eleştiriyordu fakat bunu eskisi gibi bağırıp çağırarak değil, sakin bir ses tonuyla, şarabını yudumlayarak, bacaklarını esneterek dile getiriyordu. “Biraz daha,” diyordu, “denge. Biraz daha sakin olmayı başarabilmen lazım.” Bacağını kanepenin koluna koyup üstüne kapanıyor, başını kaldırıp bana bakıyordu. “Kendinle, başkasıyla, hayatla… Mesafe kuramıyorsun.”

*

Temmuzun başında mavi sırt çantasına iki kitap, beyaz gömlekler, birkaç pantolon yerleştirdi ve evden gitti. Kediyi almaya sonra gelecekti. O gittikten sonra hayvanın mamasını, kumunu bir torbaya, taşıma kutusunu salona koydum. Karım döndüğünde (ne zaman döneceği belli değildi) her şey hazır olsun istedim.

Evde yalnız kalınca mesafe üzerine bol bol düşündüm. Ama bu düşünme hali arka planda, kendisini dayatmadan, hissettirmeden sürüyordu, zamana yayıldıkça yayılıyordu. Başta bu süreci kendi haline bıraktım, çok yoklamak istemiyordum, ilişmiyordum, kendi başına, zihnimin gerilerinde sürüyordu. Düşünce zincirimi kovalamadım, denetlemedim.

Fakat sonra denetleme ihtiyacım baskın çıktı ve eski alışkanlığıma dönüp, düşüncelerimi incelemeye koyuldum. Bazen oyun üzerinde çalışırken ara verip bir deftere düşüncelerimi maddeler halinde sıralıyordum:

1) Mesafe kaygısı hayatımıza girdiğinde oyunun ikinci taslağı üzerinde çalışıyordum. O ise sabah beşte kalkıyor, yoga yapıyor, ardından işe gidiyordu. İşten genellikle akşam yedi gibi dönüyordu. Yemeği hazırlamış oluyordum. Evle ilgili yapılması gereken her şey yapılmış, kedi mamasını yemiş oluyordu.

2) Karımın düzenli yogaya başlamasının sebeplerinden biri benim bitmeyen oyunumdu. Oyunu yazmaya başlayalı on beş ay olmuştu. Karım bitmek bilmeyen yazma sürecimle nasıl başa çıkacağını bilemez haldeydi.

İkinci madde çok önemliydi. Oyunun üçüncü taslağı üzerinde çalıştığım sırada kendimi biraz salmış, sorumluluklarımı savsaklamıştım. Karım işten dönüyor fakat eskisi gibi yemeği hazır bulmuyordu. Çamaşırlar katlanmış ve ütülü, ev süpürülmüş ve temiz olmuyordu. Ne zamandır doğru düzgün kapanmayan tuvalet kapısını hâlâ tamir etmediğimi, bahçedeki gideri açmadığımı görünce morali bozuluyordu. Kedinin aşıları aksıyor, elektrik faturası vaktinde ödenmiyor, çiçekler gününde sulanmıyordu. Hayat aksıyordu. Karım bütün bunları boşladığımı görünce, düzenimizi ısrarla bozduğum gerçeğinden kaçamadığında, benimle konuşmaya çalışıyordu. Mutfaktaki küçük yuvarlak masaya oturmuş, o duş alırken hazırladığım salatayı veya sebze yemeğini yerken, oyun hakkında sorular soruyordu. Değişen kısımları merak ediyor, önceki taslaktan tuttuğum şeyleri anlamaya çalışıyordu. Altüst olmaya başlayan düzenimizde hiç olmazsa kurgu dünyamda bir tutarlılık, bir denge vaadi olduğunu görmeyi umuyordu. Bunu ayırt edebiliyordum ama ona beklediğini veremiyordum. Çünkü kendim bir savaş halindeydim, ona bir yalan borcum yoktu. İyi gitmediğini söylüyordum. Bir önceki oyunuma (çok tutan Girizgâh Sondur) benzeyen yanları olup olmadığını soruyor, bunu öyle bir yapıyordu ki, yine öyle başarılı bir şey yazmamı deli gibi istediğini, onun kadar başarılı bir şey yazmazsam hayal kırıklığı duyacağını parlayan gözlerinden, alt dudağını kemirmesinden anlıyordum. Eski teleskoplar, buluşlar ve patentler, Oppenheimer ve Wheeler, Reber ve yıldız gözlemcileri, bunlar nasıl birbirine bağlanacaktı? Hepsini ilmek ilmek örmem, tutarlı bir bütün ortaya çıkarmam gerekirken her taslakta metni iyice parçalıyor, olası bir merkeze taşımaktan uzaklaşıyordum.

O yattıktan sonra, parça pinçik ettiğim metne bakıyor, kendimle savaşa savaşa belki birkaç yeni sayfa üretebiliyordum. Sinirlerim hemen her an bozuktu, dalgın ve tedirgindim. Böyle hissederek yatağa yattığımda bir türlü uyuyamıyor, bir o yana bir bu yana dönüp duruyordum. Yavaş hareket etmeye çalışsam da ben dönerken yatak oynuyor, karım uykusundan uyanır gibi oluyor, içini çekerek tekrar uyumaya devam ediyordu.

Ve ben gecenin karanlığında ıslak burnuyla yüzümü dürten kediyi aşağı itiyor, mesafe ve denge hakkında düşünüyordum. Daimi dengenin denge olamayacağını düşünüyordum. Karımı uyandırıp bunları konuşmak istiyordum ama birkaç dakika sonra bundan vazgeçiyordum.

*

Temmuz ayında karım gittikten sonra ipin ucunu bıraktım, bir rahatlama yaşadım ama (böyle bir şey olabilirse) huzursuz bir rahatlamaydı bu. İpin ucunu bırakmış olmak bana, çalışmama ve zihinsel dünyama iyi geldi ama tekrar kötü beslenmeye, sık içki içmeye başladığım için sağlığımın bozulmaya başladığını hissediyordum. Uyku düzenim iyice aksamıştı. Çalışmak ve kendimle yaşamak daha zahmetsiz hale gelirken, zaman zaman yaşadığım çarpıntılar ve baş dönmeleri sıklaşmıştı. Masamda duran oyun taslaklarına göz attığımda eskisi gibi içim sıkılmıyordu, sözler, fikirler, kargacık burgacık yazılar o eski karanlık maskelerini bir kenara atmış, başka bir yüz edinmişti. Bunu görmek hoşuma gidiyordu. Bir yandan da izini tam süremediğim başka bir şeyler oluyordu bende.

Ağustos geldiğinde, mesafeli olma meselesini zihnimde bir çözüme kavuşturduğumu (ve karımın uzun süre dönmeyeceğini) anlamamla beraber, eski hasarlı bir yanımı yitirdiğimi hissetmeye başladım. Evin içi başka bir tona büründü. Beyaz duvarların sert ışığı matlaştı, ılık kahverengi bir tona kavuştu. Eşyanın tozunu, salonun dağınıklığını, tuvalet kapsının doğru düzgün kapanmamasını dert etmez oldum. Bu dert etmeyişin varabileceği boyutları bile dert etmez oldum ve başka türlü, sınırsız bir özgürlük kendisini hissettirmeye başladı. Sabah kahve hazırladıktan sonra demliği temizlemeden bırakıyor, evi havalandırmıyor, lavaboyu günden güne bulaşık yığınına alıştırıyordum. Arka bahçenin gideri sağanak yağmurun ardından tıkandığında her zamanki gibi ayağıma lastik çizmeleri geçirip gideri açmadım. Bahçede su biriktikçe birikiyordu. Dengesizliğe çalan o ince dengede bıraktım suyu. Bırakmak iyi geldi. Girdaba inmekten korkmadığımı hissediyordum.

Geceleri oyun hakkında düşünüp taşınıyordum. Bana yarayan çalışma yönteminin bilgisayar başında yazmaya çalışmak değil, düşünmek olduğunu fark ettim. Yatağa uzanıyor, oyunu düşünüyordum. Aslında karım hariç her şeyi düşünüyordum. Sanki belleğimle aramda önceden varlığını sezemediğim bir perde vardı da, ancak kalkmasıyla beraber fark etmiştim onu. Düşünme edimini de başka türlü yürütür olmuştum. Eski, sistemli ilerleme alışkanlığımı bıraktım. Eskiden bir şey düşündüğümü fark ettiğimde, düşündüğüm şeye bir başlık vererek başlardım. Örneğin, “Oppenheimer’ın Sanskritçe öğrenmesi.” Sonra Oppenheimer’ın kişisel mevzularına veya başka detaylara takılmadan, Sanskritçe öğrenmeye nasıl karar verdiğini, haftada kaç kez Sanskritçe dersi aldığını (kendi kendine mi öğrenmişti?) ve Bhagavad Gita’yı Sanskritçesinden okuyana dek haftada kaç saat Sanskritçe çalışmış olabileceğini düşünürdüm. Peki bu Sanskritçe meselesi onun iş ve özel hayatını nasıl etkilemişti? Örneğin yoğun fizik çalışmalarının arasına nasıl sıkıştırmıştı bunu? Karısı sıkıntı çıkarmış mıydı? Oppenheimer o sırada evli miydi? Peki Trinity’den sonra meşhur Bhagavad Gita alıntısını neden Sanskritçe değil de İngilizce yapmıştı?

Artık böyle açık seçik bir düşünce zinciri izlemiyordum. Oppenheimer’ın Sanskritçe öğrenmesi hakkında düşünürken, aynı anda gözlerini, günde kaç tane sigara içtiğini, hangi içkiyi sevdiğini, ayakkabı numarasını da düşünüyordum. Karım, bir şeyler düşünürken, bilinçli olarak düşünürken, kendime ve insanlara dengeli bir mesafe takınırsam kaygının beni esir almayacağını, bu işten mümkün mertebe zararsız çıkacağımı söylerdi. Aslında haklıydı. Çünkü onun da söylediği gibi, kendime ve başkalarına mesafesiz olduğumda, düşüncelerime gömüldüğümde bir girdaba teslim oluyordum. Bir noktadan sonra bütün denetimimi yitiriyordum, imgeler ve sözcükler, hareketler, yüzler, isimler, her şey birbirine karışıyor, dayanılmaz oluyordu. Durmak istiyor ama beceremiyordum. Beceremediğimde bu hayatıma yansıyor, her şey aksıyordu. Yetiştirmem gereken iş yetişmiyordu, izleyeceğimiz filmi izleyemiyorduk, okunacak şeyler birikiyordu çünkü kendime gelmem için belirli bir zaman geçmesi gerekiyordu ve hayat bunu beklemiyordu, aktıkça akıyordu. Ve iyi ki öyle, diye düşünürken buluyordum kendimi. İyi ki aktıkça akıyor ve bir gün bitecek.

Ama artık insanın kendisine ve başkalarına mesafesinin yalan dolan bir şey olduğuna inanmaya başlamıştım. Kişi hayatına nasıl mesafeli bakabilir, nasıl olgun veya dengeli olabilir, bilmiyordum. Olgun olmak, yaşamın gerçeğinden, sahiciliğinden çalan bir şeydi. Olgunluk, hırsızlıktı. Olgunlukla yaklaşmak, hayatındaki her olaya bir filmden sahneler, herkese film karakteri gibi davranmaya benziyordu. Dengeli bir mesafe, ılıman bir yabancılık, bunların üstlendiği rolü ve bu rolün faydasını netleştirmekte zorlanıyordum. Bir işe yaradıklarından kuşkuluydum. Artık böyle düşünüyordum. Kendimin veya başkasının girdabının beni korkutmasının bir anlamı olmadığında karar kılmıştım.

Zaten, diye düşünüyordum sabaha karşı yatağıma uzandığımda, yabancılığın veya mesafe takınmanın hakkını teslim etmekle dolu insanlık tarihi bize bir şey katmamıştı. İsmini yabancı yıldız, tuhaf madde, karanlık enerji koyduğumuz, yani tam da ismini koyarken, var olduğunu, orada olduğunu onaylarken, yabancılığını da teslim ettiğimiz bir sürü cisim, yer, madde vardı bu gezegende. Hiçbiriyle bir ilgimiz yoktu, hiçbiriyle ilgimiz olmadığını daha isimlerini koyarken kabul ediyorduk ve bu hiçbir işimize yaramıyordu. Demek ki mesafe takınmak faydası büyütülen, hatta son kertede faydası olmayan bir şeydi. Demek ki arayı kapamalı, girdaba kapılmalı, teslim olmalıydık. Poe’nun "Girdaba İniş"’inin kahramanı geliyordu aklıma. Girdaba yaklaştıkça sinirleri sağlamlaşıyordu hani. “Dinginlik vaktini kaçırmıştık ve Ström’ün anaforu şu anda tüm gücüyle dönüyordu!”

*

Bir öğlen vakti uyandığımda yüzümü yıkamadan bir kahve yaptım ve çalışma masama oturdum. Oyunun son taslağını açtım. O aralar bana musallat olan düşünceyi (hiçbir şeyle bir ilgimiz olmadığını bir şeylere isim verirken teslim edişimiz) bir şekilde oyuna aktarmaktı amacım. Bir yanından tutup sokamadım, bir türlü olmadı. Bütün dikkatim Lippershey patent mevzusundaydı. Teleskopu ilk Lippershey keşfettiyse patenti alamamış olması çok üzücüydü. Asıl mucit Janssen ise durum daha da üzücüydü. Hiç olmazsa Lippershey’in ismi sonradan bir gezegene verilmişti. Janssen’in adı kendisiyle beraber tarihe gömülmüştü.

Buluş ve patent arasındaki mesafe ilgimi çekiyordu. Patent savaşları sırasında Bell’i, patentlerinin başvurusunu yapmaya giden Tesla ve Edison’ı metne yerleştirmeye uğraşıyordum. Karakterlerimin diğer bütün sahnelerini kaldırıp onları sadece patent büroları, mahkemeler, devlet daireleri, bankalar ve fabrikalara, çalışmaları için destek istemeye gittikleri kodamanların ahşap panel kaplamalı, ağır kadife perdeli ve sarı ışıklı odalarına, gıcırdayan kahverengi deri koltuklarda avukatlarla beraber puro ve viski içtikleri yazıhanelerde konumlandırdım. Onları konuşturmaktan vazgeçtim. Bütün diyalogları çıkardım. Sadece mırıltılar, arada bir yükselen anlaşılmaz sesler, kâğıt hışırtıları, çekilen, itilen koltuklar, kapatılan ve açılan kapılar duyuluyordu, duman, içki kokusu ve uğultu vardı.

Ertesi hafta Reber’li kısımlara geçtim. Bu sayfalarda zaten hiç söz yoktu. Arkada sıcak bir yaz mevsimi kurdum, yaza has sesler ve görüntüler büyük bir perdede oynuyordu. Perdenin önündeki Reber’in yaklaşık altı dakika boyunca radyo teleskobunu inşa etmesini izliyorduk (tabii çanak sahneye sığabilecek büyüklükte olacaktı, ölçülerini tahminen not ettim). Arkadaki perdede yaz mevsimi engin bir arazide aheste salınırken, Reber çekicini metale vuruyordu. Ritmi ve münzeviliği bana yakın gelen bu adamla fazla uğraşmak içimden gelmedi. Gözümün önünde canlandırmakta hiç zorlanmıyordum. Onun da benim gibi fikir danışacağı insanlar olmamıştı. Ben de yalnızdım ama hiç olmazsa her ay ilerleyişim hakkında bilgi edinmek için arayıp soran bir danışman arkadaşım, bir tiyatro ekibim vardı. Üstelik radyo dalgaları, gökyüzünün haritasını çıkarmak gibi işlerle zerre kadar ilgilenmiyordum. Reber’i öylece bıraktım ama Wheelar’a dokundum. Bohr’la arasında bazı diyaloglar yazmıştım, bunları çıkartıp onları bir masaya oturmuş, ortak bir çalışma kaleme alırken betimledim. Daha sonra Wheeler ve Oppenheimer arasındaki çatışmaya bir sahne adamaya karar verdim. Wheeler bir salonda Oppenheimer’ı övdüğü konuşmasını yaparken Oppenheimer konferans salonuna girmemiş, dışarıda oturmayı tercih etmişti. Bu sahneyi yazdım. Yine söz yoktu, sadece biçimi korudum. Wheeler karakteri kürsüde sadece dudaklarını oynatıyordu, arkasındaki perdede Oppenheimer’ın salonun dışında oturduğunu, boş boş etrafa baktığını görüyorduk.

Bu insanların yıldız çöküşüyle, kütleçekim veya kara deliklerle ilgili fikirleri ilgimi çekmiyordu. İlgimi çeken şey ayakkabı numaraları, varsa kaç çocukları olduğu, sevdikleri kitaplardı. Bunlara odaklanmaya karar verdim. Bu tür bilgileri toparladım, perdeye yansıtılabilecek görüntü kolajları veya birkaç kısa film için fikirler not ettim. İlgimi çeken, kuasarlar, süpernovalar, solucan delikleri değildi. İlgimi çeken, 1939’un, 1958’in, 1962’nin üniversite amfileri, engin arazileri, laboratuvarları, vergi daireleri, trenleri, inşaat makineleriydi. Yıldız ışığı gözetlemeye giden gözlemciler tam metruk bir dağ tepesine ulaştıkları sırada patlak veren dünya savaşı değil, gözlemcilerin üzerindeki kıyafetlerdi. Şu veya bu ülkenin askerleri tarafından yakalanıp götürülürken başlarındaki şapkalar, ellerindeki bastonlar, botlarının altındaki çamurdu. Bunlara odaklandığımda bilimciler, mucitler ve bunların bir şey düşünüp yapma süreçleri, bilginin ve çıkarımların girdabı ve dolaşımı, eskisi gibi içimi bezdirmiyor ve beni yormuyordu.

Oyunun son aşamasına kavuşmaya başladığını hissettiğim gece, kedi miyavlamaya başladı.

*

Ağustos ortalarında kedi günde üç dört kez miyavlama nöbetine giriyordu. Bu nöbetler belki dört beş dakikayı buluyordu fakat aralarda belki bir iki dakikalık daha kısa nöbetler de oluyordu. Miyavlarken bana anlamlı bakışlarla bakıyordu, bu bakışların bir anlam taşıdığından emindim ama ne yaparsam yapayım bu anlamın gizine vakıf olamıyordum. Ev her ne kadar kirli ve dağınık olsa da, bütün gündelik görevlerimi ihmal etsem de, kendimle hemen hiç ilgilenmesem de, kedinin suyunu mamasını koymayı ihmal etmiyordum. Zaman zaman arka odanın penceresini açıyor, hava almasını sağlıyordum. Pencereyi açmak ancak kısa süreliğine rahatlama sağlıyordu. Sonra kedi yeniden bana bakarak histerik miyavlamalarını sürdürüyordu. Onu kucağıma alıp her yanına iyice baktım, bir yerini acıtıp acıtmadığını kontrol ettim. Görünürde hiçbir şeyi yoktu.

İnternette beş yıldız alan kedi oyuncaklarından sipariş ettim. Bunları bana getiren hep aynı kargo görevlisiydi. Kapıyı çok hafif açıyor, gözlerimi görevliden kaçırıp, içeride bir ceset saklıyormuş gibi tedirgin, imzayı atıp paketleri teslim alıyordum. Kedi oyuncakları biraz koklayıp, patisiyle bir iki dürtüp olduğu gibi bıraktı, bir daha da hiç ilişmedi. Miyavlamaya devam etti.

Bir gece çalışma odama girip masama çıktı ve gözlerini bana dikip bu kez hiç olmadığı kadar güçlü, kesik bir inilti tonunda miyavladı. Bir an ona baktım, koltuğumdan kalktım, onu kucağıma aldım, arka odaya gittim, bahçenin paslanmış asma kilidini açtım ve dışarı çıkıp kediyi yere indirdim.

Su yeşili gözlerini bir süre bana dikti. Sonra, gideri tıkalı olduğundan yağmur suyu dolmuş bahçenin neresinden nereye gidebileceğini inceledi. Hesaplamalarını tamamladıktan, rotasını belirledikten sonra da çekip gitti. Bir süre arkasından izledim. Karşı apartmanın bahçesine atlamasının ve gözden kaybolmasının ardından eve girdim.

*

Oyun metnini danışman arkadaşıma gönderdikten sonra bekleme sürecim başladı. Bu süreçte genellikle bira içip televizyondaki tartışma programlarını ve zamanında karımla beraber alıp izlemeye fırsat bulamadığımız Sam Pekinpah koleksiyonunu izledim. Bitirdiğim bira şişelerini koltuğun önüne diziyordum ve bunlar biriktikçe birikti, on, yirmi, otuz oldu. Tuvalete, mutfağa veya yatağa giderken üzerlerinden atlayıp geçiyordum. Ev genel olarak özenli bir karmaşa içindeydi. Çöpleri dışarı koymayı unutmuyordum ama okuduğum kitaplar, not aldığım defterler, izlediğim DVD’lerin kapakları ve diğer şeyler ortalığa saçılmış halde duruyordu. Mobilyalar iyice tozlanmış, halılar leke tutmuştu. Bu çok değil, orta seviyede rahatsız ediyordu beni, durumu düzeltmek için bir şey yapmadım ve bu şekilde devam etti.

Bazı günler bahçe kapısının ardından dışarı bakıyor, gözlerimle kediyi arıyordum. Bazen bir kedi oradan oraya zıpladığında, görüş açıma girdiğinde heyecanlanır gibi oluyordum, sonra o kedinin bizimki olmadığını fark ediyordum. Aslında kediyi merak etmiyordum, özlemiyordum. Sadece gelmek isterse gelebileceğini bilmesini istiyordum ama muhtemelen bunu zaten biliyordu.

Gece yatağımda uzanırken, dışarıda kavga eden kedilerin seslerini duyuyordum. Bazen içlerinden birinin sesini bizimkine benzetiyordum ve koşarak bahçeye çıkmak, adını haykırarak onu çağırmak geçiyordu içimden. Bunu yaptığımı hayal ediyordum ama yapmıyordum. Hayalimde kedi kavgadan sıyrılıyor, koşarak yanıma geliyordu, onu kucağıma alıyordum ve içeri, güvenli eve giriyorduk yeniden.

*

Bir sabah evin kapısında anahtar usulca döndü, küçük ve sakin adımlar içeri girdi. Bu sesleri çok net duymama karşın yataktan çıkmadım. Gelenin karım olduğunu biliyordum fakat onu karşılamak istemedim.

Yatak odasına girdiğinde saçlarını kestirip boyatmış olduğunu (omuzlarını geçen kahverengi saçları şimdi kulak hizasında ve sarıydı) fark ettim. Üstünde düz yaka bebe mavisi bir gömlek vardı. Kilo vermişti. Bana bir süre baktıktan sonra kalkmamı rica etti. Benimle konuşacakları vardı.

Ben pantolonumu giyerken o mutfağa gidip kahve yaptı. Elinde kupalarla salona girdi. Salonun halini görünce şaşırmadı. Bira şişelerinin üzerinden atlayarak kupaları sehpaya bıraktı ve koltukta yanıma oturdu. Kahvesinden bir yudum aldı ve boşanmak istediğini söyledi.

Kediyi sordu. Kediyi bahçeye bıraktığımı ve henüz dönmediğini söyledim. Bu sırada gözlerimi gözlerine diktim ve bir tepki aradım. Bir tepki göremedim. Bir şey olmamış gibi konuşmayı sürdürdüm. Oyunu bitirdiğimi, danışmana yolladığımı, cevap beklediğimi söyledim. Çıkardığım kısımlardan, artık oyunda söz olmadığından, patent mevzusunu, askerlerin götürdüğü yıldız gözlemcilerini, bilimci ve mucit karakterleri arka fondaki perde üzerinden kendilerine ve birbirlerine bağladığımdan bahsettim. Hiçbir yorumda bulunmadan, kahvesini içerek beni dinledi. Sözlerimi tamamladıktan sonra uzun süre sessiz kaldım. Bir şey daha söylememi bekler gibi bir hali vardı. Ben de kahvemi bitirirken, “Biliyor muydun?” dedim. “En hızlı pulsar saniyede 716 kez dönüyormuş.”

Karım son kez ve temelli olarak gitmeden önce bilgisayarımda kedi için bir kayıp ilanı hazırladı. İlanın üzerinde kedinin bir fotoğrafı (hiç şirin görünmüyordu), KAYIP sözcüğü ve karımın cep telefonu numarası yazıyordu. İlanı yazıcımda basıp çoğalttı, kâğıt tomarını çantasına koydu. Çantasını omzuna takıp gözleriyle evi şöyle bir taradı, sonra bana baktı. Sarılacağımızı zannedip ona yaklaştım ama oralı olmadı. Sadece ellerimi tutup sıktı. Sonra da kapıyı çekip çıktı.

*

Danışman aradığında mutfakta sandviç yapıyordum. Buzdolabında ne bulduysam ekmeğin arasına koymakla meşguldüm (peynir, mayonez, maydonoz, kornişon turşu). Biram ve sandviçimle salona döndüğümde cep telefonumun kim bilir ne zamandır çaldığını duydum. Elimdekileri sehpaya bırakıp telefonu açtım. Danışmanın sesi iyi geliyordu. Ama bu ses tonunun yanıltıcı olduğunu birazdan keşfedecektim.

Önce metni beğenmiş gibi söze girdi. Sonra bu beğenme hali yavaş yavaş kuşkulara, boşluklara, duraksamalara yer açmaya başladı. Genel olarak, bunu nasıl sahneye tercüme edebileceğimizi bilmiyordu. Her şey çok “fazla”ydı. Çok fazla. Arka fonu nasıl ayarlayacaktık? Perdeye yansıyan görüntüleri nasıl üretecektik? Ekipte böyle dijital işlerde yetkin biri yoktu. Dışarıdan birini görevlendirmek gerekecekti. Girizgâh Sondur’dan çok daha büyük ve zahmetli bir prodüksiyondu. Bunun altından kalkmak zor işti. Değip değmeyeceği de soru işaretiydi. Her aşaması çetrefilli olurdu. Üstelik metinle ilgili bir dolu sıkıntı vardı. Oyuncular dakikalar boyunca konuşmadan canlandıracaktı karakterleri. Hikâye parçacıklarının akışı, müzikle, görsellerle buna olanak tanımalıydı ama bunu nasıl gerçekleştirebileceğimize dair pek çok soru işareti vardı kafasında. Detaylara çok takılmıştım. Ayakkabıların altındaki çamurlar, deri koltukların gıcırtıları, puro dumanları, engin arazilerde salınan buğdaylar. Mesele oyunculara gelince aklı iyice karışıyordu. Misal, Oppenheimer’ı kim canlandıracaktı? Ekiptekilerin hiçbiri ne Oppenheimer’a ne Wheeler’a uygundu. Hiçbir şey aklına yatmıyordu. Birkaç isim önerdim. Olmayacağını söyledi. Birkaç isim daha önerdim. Onlar da olmazdı. Aklına yatmıyordu. Daha sonra detaylı konuşabileceğimizi söyledi.

Telefon görüşmemiz bitince kanepeye oturdum. Belki bir saat öylece oturup evi inceledim. Bira şişelerine, kitap kulelerine, sesi kısık televizyona, etrafa gelişigüzel saçılmış kâğıtlara, defterlere baktım. Sonra kanepeden doğruldum, kitap kulelerinin birine gittim, alttan üçüncü kitabı, Knausgaard’ın Âşık Bir Adam’ını, diğerlerini düşürme pahasına çekip aldım. Kanepeye dönüp bütün günümü kitap okuyarak geçirdim.

*

Ertesi gün akşama kadar kitap okudum. Gözüm arada bir bilgisayarıma ilişti, içimden oyun metnini silmek geçiyordu, böyle bir şey yapmadım ama bir daha yazmayacağımı biliyordum. Yazmanın işkencesine bir daha katlanabileceğimi sanmıyordum. Başka bir iş, belki yine tiyatroda bir şeyler bulacaktım kendime. Ama yazmayacaktım. Bundan emindim.

Akşam karnım çok acıkınca mutfağa gidip makarna yaptım, üstüne ketçap ve hardal sıktım, yanına iki salatalık doğradım ve hepsini bir çırpıda yedim. Yağmur yağmaya başlamıştı. Ben tartışma programı izlerken yağmur aralıksız yağdı. Bağıra çağıra tartışan insanların sesini bastıran, zihnimi kurcalayan düşünceye kulak vermeye karar verdim.

Ayakkabılıktan lastik botları buldum, ayağıma geçirdim, alet çantasından tornavidayı aldım ve arka odadan bahçeye çıktım. Su epey birikmişti. Tornavidayla bahçe giderin kafesini çıkardım, içeri doluşan yaprakları, izmaritleri, rüzgârın savurduğu ıvır zıvırı toplayıp bir kenara fırlattım. Üstüm başım sırılsıklam olmuştu. Derken, tam içeri girecekken arkama dönüp baktım ve onu gördüm.

Yan apartmanın bahçe duvarının üstündeydi. Yağmurun altında boş gözlerle bana bakıyordu. Ona baktığımı görünce tiz bir miyavlamayla cevap verdi. Hafifçe eğilerek onu yanıma çağırdım. Diretmeden geldi. Kediyi kucağıma aldığımda burnunun çizik içinde olduğunu fark ettim. Beraber içeri girdik.

 


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR