[button]Deniz Gündoğan İbrişim[/button]
Geçmişin, belli başlı siyasi dönem ve buhranların, totaliter rejimler ve insan hakları ihlalleri altında payına sessizlik düşenlerin dile gelmeye başlamasıyla tarihsel romanının yeni ve farklı okumalarını düşünmeliyiz.
İskoç yazar Walter Scott'ın eserlerinden yola çıkan Georg Lukács, tarihsel roman kavramı üzerine, Perry Anderson'ın "From Progress to Catastrophe" (İlerlemeden Felakete) adlı makalesinde alıntıladığı gibi şöyle der:
"Tarihsel romanı geleneksel kalıpta düşünürsek eğer, geniş yelpazede meydana gelen toplumsal olayların gündelik yaşamı dönüştürmesiyle ortaya çıkan destansı bir biçime sahip olduğunu söyleyebiliriz. On dokuzuncu yüzyılın romantik milliyetçiliği üzerinden, gerçekçi roman dahilinde, ün salmış tarihi figürler anlatı karakterlerinin içinde yer alırlar; ancak olaylara ya dolaylı yoldan katılımcı olabilirler ya da metinlerde yan roller üstlenirler." (2011, s.24)
Marksist edebiyat kuramcısı Fredric Jameson, "The Historical Novel Today or is it Still Possible?" (Günümüzde Tarihsel Roman ya da Bu Mümkün müdür?) adlı denemesinde, modern dünyada tarihsel romanın geçerliliğini yitirdiğini söyler bize. Jameson'a göre tarihsel roman, geçmişin keyfi ve yaratıcı biçimde yeniden kurgulanmasıyla artık farklı bir kisvede karşımıza çıkar. Geçmişin, tarihin değişken ve renkli tatlarına göre şekillendiğinin altını çizer. (2013,s.260-262) Günümüzde Jameson'a katılmamak pek mümkün görünmüyor. Zira geçmişe ait yekpare olmayan tarihsel bir bilinçle çıkacağımız kültürel ve edebi yolculuklar, anıtsal ve antikacı tarih anlayışını sekteye uğratacaktır. Tarihteki büyük başarıların bir gün yineleneceğini ve aslında günümüzde bu başarıların devam ettiğini ileri süren anıtsal tarih anlayışı ile geçmişe ilişkin küçücük parçaları, atomik ayrıntıları biriktiren ve bizi geçmişin hayaletlerine sımsıkı bağlı tutan antikacı tarih anlayışıyla yazılan tarihsel, yaşadığımız zamanın neo-liberal eleştirilerine cevap veremez. Gerçekte resmi tarihe, ulus-devletleşmeye, bireyler arasındaki hiyerarşik ilişkilere, devlet şiddetine, askeri darbelere, dil üzerinde kurulan şiddet aracılığıyla dile gelenlere ve gelemeyenlere, travmatik belleğe, suskunluklara, içselleştirmelere karşı anlatılar oluşturan gayriresmi tarih anlatıları ve dolayısıyla norm dışı benlik, zaman ve mekân kurguları yeni tarihsel romanların önünü açar.
Türk Edebiyatı ve Tarihsel Roman: Özet Bir Bakış
[caption id="attachment_11123" align="alignright" width="250"]

Namık Kemal[/caption]
Edebiyatımızda tarihsel romanın yeri nedir? On dokuzuncu yüzyılda Walter Scott romanları aracılığıyla gözde edebi tür olan tarihsel roman, Türk edebiyatında Batı'ya oranla neredeyse 1980 lere değin daha içe kapanık bir izlekte seyreder. Cumhuriyet dönemi öncesi, Namık Kemal'in
Cezmi'si ve Ahmet Midhat'ın eserleri klasik tarihsel romanlara örnek sayılabilir. Cumhuriyet dönemindeyse, ulus-devletçi anlayışla birlikte İslam öncesi Türk kökenlerini ve Avrupa odaklı kimliği öne çıkaran anlatılar göze çarpar. 1920-1960 yılları arasında Abdullah Ziya Kozanoğlu, Turhan Tan, Reşad Ekram Koçu, Nihal Atsız gibi yazarlar, okurlar tarafından kolayca benimsenen daha "popüler" tarihsel metinler ve Cumhuriyet dönemi resmi tarihinin yok saydığı Osmanlı tarihi üzerine anlatılar ortaya koyarlar. Aynı dönemlerde, İslamcı anlayışla yazılan romanlar da geçmiş ve nostalji temalarıyla Osmanlı dönemine vurgu yapar.
[caption id="attachment_11122" align="alignleft" width="300"]

Kemal Tahir[/caption]
Kemal Tahir'in
Devlet Ana (1967) ile tarihsel romanda farklı bir kapı aralaması, Türkiye'nin toplumsal ve tarihsel gelişimini Marksist kuram üzerinden okuması ve bütün bunları Osmanlı tarihini yeniden değerlendirme adına yapması, tarihsel roman vurgusunu biraz olsun güçlendirir. 1960’lar ve 1970’lerin zorlu ve çalkantılı siyasi dönemi ve askeri darbeler ve 1980 darbesiyle birlikte toplumsal gerçekçi konulu romanların zorunlu olarak yerlerini başka anlatılara bıraktığı görülür.
Aslında 1980’lerin sonunda ve erken 1990 dönemine baktığımızdaysa, tarihsel anlatıların ve romanların çoğaldığını görürüz. Özellikle Batı edebiyatından Türkçeye çevrilen dünya edebiyatı sahnesindeki büyülü-gerçekçilik biçiminde yazılan, çeşitli tarihsel dönemleri konu edinen yazarların (John Fowles, Salman Rushdie, Italo Calvino ,Umberto Eco, Jorge Louis Borges, Gabriel García Marquéz gibi) Türkiye’dki okurlarla buluşması "tarih" kavramını ve tarihin edebiyattaki temsili konusunu daha görünür kılar. Özellikle Yaşar Kemal (
Bir Ada Hikayesi dörtlemesiyle) Ahmet Aziz (
Triumvira) ve Osman Necmi Güner (
Râna ) gibi kimi yazarlar tarih temsilini geleneksel çerçevede gerçeklik, taklit ve öykünme (mimesis) olarak düz ve kronolojik bir çizgide görürler. Orhan Pamuk gibi kimi yazarlar ise,
Beyaz Kale (1985) ve
Benim Adım Kırmızı (1998) romanlarıyla tarihin edebiyattaki temsilinde taklit ve öykünmeyi elinin tersiyle iterek kurmaca, gerçeklik ve çoklu kimlikler arasında muğlak alanlar yaratarak aslında postmodern tarihsel romanlara örnek verir.
Nedim Gürsel'in
Boğazkesen-
Fatih'in Romanı adlı eseri (2000) İstanbul ve 1980 darbesi zamanında geçerken, içte gelişen olaylarda on beşinci yüzyılın Edirne'si ve İstanbul'unda buluruz kendimizi. İki ayrı dünyada geçen romanda anlatılan yalnızca İstanbul'un fethi değildir. Roman kronolojik bir sırayı da izlemez. İlkin İstanbul’un fethinin ardından gelişen olaylar anlatılır, sonra Boğazkesen’in inşasını okuruz. Fatih’in kurmaca zihnini, duygu ve düşünce dünyasını ve Çandarlı Halil Paşa’nın fetih sırasında yaptıklarını okuruz. Kuşatmanın anlatıldığı kısımlardaysa ilerlemeci ve doğrusal zaman ve mekân anlayışı tersine çevrilir. Aynı zamanda yazar, kendi yazma serüvenini ve eserin nasıl oluştuğunu kaleme alırken başına gelen olayları da bize aktarır. Bu bağlamda oyun ve yaratıcılığın iç içe geçtiği bir metinde tarihin de oyun alanına çekildiğini fark ederiz.
[caption id="attachment_11121" align="alignleft" width="300"]

İhsan Oktay Anar[/caption]
İhsan Oktay Anar'ın yeni tarihsel roman olarak adlandırabileceğimiz
Puslu Kıtalar Atlası (1995),
Kitab ül-Hiyel (1996),
Efrasiyabin Hikayeleri (1998),
Amat (2005)
Suskunlar (2007) ve
Yedinci Gün (2012) adlı eserleri tarihin temsilinde "fantastik" bir kapı aralarken, parodinin tarihin yeniden yazımında önemli ve eleştirel olduğunu vurgular. Buradaki esas mesele kurmacanın kurgusallığı değil, tarihin kurgusal olma potansiyelidir. Resmi tarihin unuttuğu ve yok saydığı "öteki"yi eleştirel tarih anlayışıyla hikâyeleştirir Anar.
Murat Uyurkulak'ın
Har'ını (2006) iktidar ve öteki ilişkisi bağlamında okuduğumuzda, bellek ve bilinç üzerinden unutamamanın ve tarihi hatırlamanın ne denli "netameli" ve hassas olduğunu anlarız.Tarihini anımsamayan bir ülkedeki insanların, resmi tarihin gayet seçmeci nitelikteki tarih yazımında unutmayı bir türlü beceremeyen ve unutmayı beceremedikçe de groteskleşen ama en nihayetinde suskunlukları delen ötekilerin (Xırbolar, Topikler, Cacikler, Çingolar) sancılı ve öfkeli hikâyeleri vardır
Har'da. En nihayetinde
Har, içinde barındırdığı neo-liberalizm ve çokkültürlülük eleştirisiyle yeni tarihsel roman anlatısını düşünmemizi sağlar.
Aslında geleneksel tarihsel romanın –olay ve karakterlerin gerçek tarihten damıtılması ve tarihin taklit ve öykünme aracılığıyla temsilinin– alanına pek de girmeyecek, ancak geçmişin ve geçmiş sayıklamaların, travmanın, belli başlı siyasi dönem ve buhranların, totaliter rejimler ve insan hakları ihlalleri altında payına sessizlik düşenlerin dile gelmeye başlamasıyla tarihsel romanın yeni okumalarını düşünmeliyiz.
Tarihin yerini tarihlerin aldığı, önemli siyasi ve tarihi figürlerin ayrıksı karakterlere dönüştüğü, edebiyatta karnavalın, parodinin, gizemin, mitin ve fantastik öğelerin miras kalan suskunlukların poetikasına yön verdiği bir dönemdeyiz nicedir. Dolayısıyla, Sema Kaygusuz'un
Yüzünde Bir Yer'ini (2009) Haydar Karataş'ın
Gece Kelebeği (2010) ve
On iki Dağın Sırrı'nı (2012), Suzan Samancı'nın
Korkunun Irmağında'sını (2004), İrfan Palalı'nın
Tehcir Çocukları: Nenem bir Ermeniymiş (2005) ve tarih, dil, şiddet ve öteki ilişkilenmesinde suskunlukları tersine çeviren benzer incelikli edebiyat örneklerini ve eleştirilerini bugünün tarihsel romanında nasıl okuyabiliriz? Böylesi metinleri günümüz tarihsel romanlar ve yaratıcılık içinde nereye ve nasıl yerleştirebileceğimizi düşünmemiz, geçmişin hayaletlerinden bizi kurtararak farklı ve çok renkli gayrı-resmi tarihlerin önünü açabilir mi? Yoksa okuduklarımız bellek patlaması içinde daimi yinelenen sancıların ve tarihi travmaların değişken yansımaları mı?