"Semaver"in dokusunu oluşturan özenle seçilmiş kısa tümceler, akıcı bir anlatım yaratıyor. Yalınlığın ardındaki dil zenginliğini de duyuruyor bu tümceler.
İnsan ve yaşam sevgisi, Sait Faik’in öykü dünyasının başlıca motiflerindendir. Öyle büyük bir sevgidir ki bu, insanları da aşar; doğadaki pek çok canlı ve cansız varlığı kucaklar. Bazen küçük bir balık, bir kuş; bir semaver de öykülerin başkişisi oluverir. Bu öykülerinde de her zaman insan sevgisini, insanın yaşam içindeki durumunu çağrıştırır bize. Sait Faik, sevginin sıcaklığını öykülerine dokumuştur. Sevecen yüreğinin atışlarını sık sık duyumsatmıştır okurlarına. Bazen de bu sevgiye dair düş kırıklıklarını, güvensizliğini ve yalnızlığını da işler öykülerinde.
"Semaver" sevgi dolu bir öyküdür. Yazarın kendi küçük dünyalarında soluk alan insanların günlük yaşamlarına bakışını, duygulanmalarını dile getirmesi açısından önemi büyüktür. Ayrıca, öyküyü kurması, geliştirmesi, öykü tekniklerini uygulaması açısından da incelenmeye değer bir yapıtıdır.
"Semaver"in, Sait Faik’in Fransa’da Grenoble kentinde yaşadığı yıllarda, Fransız işçilerinin yaşantılarından edindiği izlenimler sonucu yazdığı bir öykü olduğunu belirtiyor kaynaklar. Her şeye karşın, "Semaver"deki tüm öykü kişileri içimizden birileri gibidirler; öylesine bize yakın ve canlıdırlar. Burada söz konusu olan, bir ‘insani durum’ dur. Yerellikten çok, evrenselliktir dile getirilmek istenen.
“Kalk yavrum, işe geç kalacaksın,” diyen sevecen bir annenin sesiyle başlar "Semaver" öyküsü. Yoksul bir ana oğlun öyküsüdür bu. Ali, işe yeni başlamıştır. Yazar, Ali’den ilk söz ederken şunları söylüyor: “Ali, nihayet iş bulmuştu. ”(s.9) Belli ki Ali, uzun süre iş aramıştır. Yazar, yalnızca ‘nihayet’ sözcüğünü kullanarak Ali’nin uzun süre iş aradığını, bulunca sevindiğini yoğun bir anlatımla veriyor.
Ali, genç, gürbüz bir delikanlıdır. Uzun boylu, geniş vücutlu ve çok genç çehrelidir. Dünyada yalnız, ana oğul ikisi kalmışlardır, başka hiç kimseleri yoktur: “Anasının çocuğundan, çocuğun anasından başka gelirleri var mıydı?” (s.9) cümleleri bu durumu belirtiyor. Haliç kenarında, yoksul bir mahallede yaşarlar. Şükran Kurdakul’un belirttiği gibi “Toplumun dışa vuran özelliklerini ortam çizimlerinde yansıtmaya özen gösterir Sait Faik. Bu nedenle kent, kasaba, köy, deniz kıyısı ‘motif’ olmaktan çıkar, toplumsal olguyu düşüncemizde geliştirmemize yardım eden öğelerden biri durumuna gelir.” (“Çağdaş Türk Edebiyatı” 4.cilt, Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatı) Yazar, mahalleden şöyle söz ediyor: “Mesutları çok az bir mahallenin çocukları değil miydiler?” (s.9) Her şeye karşın, ana oğul çok mutludur; küçücük dünyalarında neşe, erinç ve yaşama sevinciyle doludur.
Ali, her sabah işe gitmeden önce annesine şakalar yapar. Neşeli, canlı bir delikanlıdır. Seslerden, kokulardan bile etkilenen, onlardan küçük mutluluklar çıkaran, anlık yaşama sevinçlerini yüreğinde duyumsayan biridir. Sabahları annesinin çay demlediği, dumanı tüten semaverden çok hoşlanır. Bu semaver, öykünün gelişimi içerisinde önemli roller üstlenecektir. “Sabahleyin Ali’nin bir semaver, bir de fabrikanın önünde bekleyen salep güğümü hoşuna giderdi.” (s.9) diye belirtiyor anlatıcı. Ayrıca, askeri mektebin borazanı, fabrikanın düdüğü onda çeşitli arzular uyandırıyor. Ali, Haliç’te bir fabrikada elektrik işçisidir ama onun da bir ruhsal dünyası ve iç derinliği vardır. Anlatıcı (yazarın kendisi de denebilir bu anlatıcıya) araya girerek: “Demek ki Alimiz biraz şairce idi. Büyükdeğirmen’de bir elektrik amelesi için hassasiyet, Haliç’e büyük transatlantikler sokmaya benzerse de, biz Ali, Mehmet, Hasan biraz böyleyizdir. Hepimizin gönlünde bir aslan yatar.” (s.10) diye yorum yapıyor.
Ali, hevesle işine sarılmaktadır. Rüyasında bile makineler, elektrik pilleri, ampuller görür. “İşten yeni çıkmış gibi terli ve pembe” (s.9) uyur. O, gerçekten küçük mutlulukların insanıdır: Bahçede saksıdaki fesleğenin yapraklarını parmaklarıyla ezerek avuçlarını koklaya koklaya fabrika yoluna gider. Fabrikada Ali, işinden zevk alarak hırsla ve hevesle çalıştığı halde alçakgönüllüdür; arkadaşlarından üstün görünmek istemez. Dürüst ve içtendir, gösterişi sevmez. Onun ustası İstanbul’da bir tane olduğu halde, arkadaşlarına bilgiçlik taslamak istemez. Ali, barışçıdır, herkese sevgi duyar: “Arkadaşlarına yeni bir dost, yeni bir kafadar, ustalarına sağlam bir işçi kazandırdığına emin ve memnun”(s.10) evine döner. İşe giderken yaptığı gibi, işten dönüşte de annesine sarılır. İş dışında kahveye gider, pastra ve tavla oynar, oynayanları seyreder. Eve gelince yemekten sonra roman okur. Annesi ona kazak örer. Yükün içinden lavanta çiçeği kokan şilteler serip uyurlar…
Ali, gerçekten unutulmayacak bir öykü kişisidir. Sait Faik, Ali’yi canlandırırken ona sevgiyle bakmıştır. İnsana ait pek çok iyi ve olumlu özelliği Ali’nin kişiliğinde, onun varlığında toplamıştır. Burada yine Sait Faik’ in yaşama ve insana bakış açısını buluyoruz. Her şeye sevgi ile yönelen yazar, Ali’ yi canlandırırken, onu da içindeki büyük sevgi ile kucaklamıştır.
Küçük mutluluklar ve yaşama sevinçleriyle dolu bu dünyanın, öykünün akışı içinde yıkıldığına da tanık olur okur. Bir de Ali’nin annesi önemlidir bu öyküde. Ali’nin dünyasının merkezinde o yer almaktadır. Kendi halinde, sessiz bir yaşlı kadındır ve biricik oğluna çok düşkündür. O da Ali gibi küçük mutluluklarla yaşar. Namazında, niyazında, buruşuk ve tülbent kokan vücuduyla betimlenen Ali’nin annesi, çoğumuzun yakından tanıdığı geleneksel yaşlı anne tipindedir. Ali’nin gençliği karşısında o, yaşlılığı ve ölümü simgelemektedir. Şefkatli ve sevecendir; sabahleyin oğlunu uyandırmaya kıyamaz. Ali’nin şakalarına alışmıştır. Her sabah, dumanı tüten semaverle oğlunun kahvaltısını hazırlar. Sabahları kahvaltısını; akşamları iki kap yemeğini hazırlayarak günlerini geçirir…
Semaver, öyküde neredeyse bir öykü kişisi kadar önemli bir işleve sahiptir. Öykü kişilerinin dünyaları bile onunla bağıntılıdır. Semaver, mutlulukların, erincin, neşenin, sevinç uyandıran tatların ve kokuların kaynağıdır. Yaşamın sıcaklığı vardır onda. Semaver, öyküde iki ayrı yerde Ali’nin bakışıyla, bir fabrikaya benzetiliyor: “Odanın içini kızarmış ekmek kokusu doldurmuştu. Semaver ne güzel kaynardı. Ali, semaveri içinde ne ıstırap, ne grev ne de kaza olan bir fabrikaya benzetirdi. Ondan, yalnız koku, buhar ve sabahın saadeti istihsal edilirdi.” (s.9)
“Kızarmış ekmek kokan odada semaver ne güzel kaynardı. Ali, semaveri içinde ne ıstırap, ne grev, ne de patron olan bir fabrikaya benzetirdi. Ondan yalnız koku, buhar ve sabahın saadeti istihsal edilirdi.” (s.11)
Bu tekrarlar, semaverin öyküdeki önemini vurgulayan bir yaşam türküsünün nakaratları gibidir. Semaver, anne oğlun mutlu, tekdüze, sıradan yaşantılarının bir tanığıdır aynı zamanda. Bu sakin yaşayış, Ali’nin annesinin ölümüyle, birdenbire derin ve onulmaz acılarla dolacaktır.
Modern öyküde metnin dramatik yapısı, bir insanlık durumu üzerine inşa edilir. Yazar tarafından yansıtılmak istenen, insanın yaşamın akışı içinde yer alan ani bir olay sonucunda alt üst olan, değişen günlük yaşamından alınan bir kesittir. Bu kesitte yer alan kırılma noktasında, kişinin tüm yaşamı aniden değişebilir; o noktada yaşamındaki tüm gizler açığa çıkabilir. Metnin odağındaki insanın çaresizliği, kırılmaları, yalnızlığı tüm çelişkileriyle aktarılmaya çalışılır. Kendi yazgısı içinde insan… Modern öykünün ele aldığı budur. İnsanın bu yazgıya karşı koyması veya akışa kendini bırakmasıdır anlatılanlar… Edebiyatımızda geleneksel öykünün kırılma noktası Sait Faik’le başlar. Onun yapıtlarında, yaşamın içinde yer alan insanın tüm hallerini bulmak olanaklıdır. Semaver’de küçük mutluluklara tutunarak yaşayan anne- oğul beraberliğinin bitişi, annenin ani ölümüyle gerçekleşir. Ölüm karşısında insanın çaresizliği, tükenmişliği ve yaşam dengelerinin alt üst oluşu Sait Faik tarafından içe işleyen bir duyarlılıkla yansıtılır. Bu insanlık durumunda tüm insanlığı bulmak da mümkündür bir bakıma.
Yazar (anlatıcı), annenin ölümünü şöyle dile getiriyor: “...yüreğinin kenarında bir sızı hissediyor, buruşuk ve tülbent kokan vücudunda, akşamüstleri merdivenleri hızlı hızlı çıktığı zaman bir kesiklik, bir ter, bir yumuşaklık hissediyordu. Bir sabah daha Ali uyanmadan semaverin başında üzerine bir fenalık gelmiş, yakın sandalyeye çöküvermişti. Çöküş o çöküş. (s.11) Annenin ölümü sessizce olup bitmiştir. Semaver, bu ölüme tanıktır. Ölümün yaşlı kadına gelişi, etkili bir anlatımla veriliyor: “Ali’nin annesine ölüm, bir misafir, bir başörtülü, namazında, niyazında komşu hanım gelir gibi geldi.” (s.11) Yabancı bir şey değildir ölüm; mahalleden herhangi biri gibi öykü kişilerine çok yakındır.
Ali’nin ölüm karşısında davranışları şöyle olur: Uyanınca, annesinin soğumaya başlamış yanaklarına dudaklarını değdirdiği zaman ürperir. Ona sarılır, yatağına götürür, yorganı üstlerine çeker, soğumaya başlayan bedeni ısıtmaya uğraşır. Gençliğini, bedeninin canlılığını bu soğumuş insana aktarmak isterse de başaramaz. Bütün arzusuna rağmen o gün ağlayamaz. Gözleri yanar, bir damla yaş akıtamaz. Kendi gençliğinden, gücünden ve canlılığından utanır gibidir; birdenbire zayıflamak, birdenbire saçlarını ağarmış görmek, birdenbire belinde müthiş bir ağrıyla iki kat oluvermek, hemen yüz yaşına gelmiş kadar ihtiyarlamak ister.
Ali, bu ölüm karşısında kendi gençliğinden vazgeçmeyi arzular. Ali’nin bakışından ölüm şöyle anlatılıyor: “Ölüm bildiğimiz kadar korkunç bir şey değildi. Yalnız biraz soğuktu o kadar...” (s.12) Her canlının, her insanın değişmez yazgısı olan ölüm karşısında, insani boyutlarda, insana özgü tepkilerdir bunlar. Tam bir ruhsal şok durumundadır Ali. Donup taş kesilen içini, gözyaşlarının selinde eritmek ister ama başaramaz. Kişilerin iç dünyasına bazen üç beş sözcükle, bazen bir iki satırla giren anlatıcı, öykü kişisinin panik, şok, şaşkınlık gibi tepkilerini davranış betimleriyle verirken, onun içindeki duyguları ve aklından geçenleri de yansıtıyor.
Ali, günlerce evin boş odalarında gezinir. Işık yakmadan oturup geceyi dinler, annesini düşünür fakat ağlayamaz.
Bir sabah semaveri görür birdenbire. Gördüğü anda hemen onu alır ve gözünün göremeyeceği bir yere koyar. Bir sandalyeye çöküp “bol bol sessiz bir yağmur gibi” (s.12) ağlar. Semaverin getirdiği küçük mutluluklar bitmiş, her şey sona ermiştir. Anne oğlun mutlu dünyalarının ateşi sönmüştür artık. Anlatıcı, “Ve o evde o, bir daha kaynamadı.”(s.9) sözleriyle, o küçük evde yaşam sıcaklığının tükenmişliğini duyuruyor. Ali’nin, semaveri gördüğü an birdenbire ağlamaya başlaması, öykünün kuşkusuz en çarpıcı bölümüdür. Sabah mutluluklarının ve huzurun üretildiği fabrika yoktur artık. Ali, bundan sonra yalnızlıklar içinde, acılar çeken bir işçi durumuna gelmiştir. Yine de Ali, sıcak bir mutluluğu yeniden yakalar bir süre sonra. Bu mutluluk, fabrika önünde dumanı tüten salep güğümünden gelir. Yazının ilk sayfasında belirttiğimiz gibi, anlatıcı, daha öykünün ilk sayfalarında bu salep güğümünü de tanıtır okura. Öykünün sonuna doğru, salep güğümü, tanıdık bir yüz gibi tekrar ortaya çıkar.
Salep güğümü anımsatıldıktan sonra Ali’nin öyküde sislerin ardında kaldığını görüyoruz. Ali, salep güğümünün çevresindeki kalabalığa karışmıştır, yalnızlığını orada giderme çabasındadır. Anlatıcı, “Bundan sonra Ali’nin hayatına bir salep güğümü girer.” (s.12) dedikten sonra Ali’den söz etmeyi bırakır. Son iki paragrafta Ali’den doğrudan söz etmez. Kış günlerinde Haliç’i betimler, erkenden işe gidenleri anlatır. Bu kişiler, mektep hocaları, celepler, kasaplar ve fabrika işçileridir. İşçiler şöyle yer alır satırlarda:
“Yün eldivenlerinin içinde saklı kıymettar elleri salep fincanını kucaklayan, burunları nezleli; kafaları, grevli, ıstıraplı pirinç bir semaver gibi tüten sarışın ameleler...” (s.12)
Ali, bu işçilerin arasındadır; yalnızca Ali değil, yaşamı Ali’ye benzeyen birçok işçi vardır. İşçilerin acılarının pirinç bir semaver benzetmesiyle anlatılması öyküye ilginç bir özellik kazandırıyor; semaverin işlevini tersine çeviriyor. Semaver, acılarla birlikte anılıyor. Yazar, anlatıcı aracılığıyla, işçilere olan sevgisini gizlemeden, onların “yün eldivenleri içinde saklı kıymettar eller” inden söz ediyor. Öykünün sonuna doğru belirgin bir toplumsallık kendini gösteriyor. Yazar, bu toplumsallığı, en ince, en yazınsal biçimde dile getiriyor.
Bu konuda, Şükran Kurdakul, şu değerlendirmeyi yapıyor: “Öyküye temel olan konuyu sorunsal düzeye götürmekten (indirgemekten) kesinlikle kaçınır Sait Faik. Asıl sorunu, konuyla ilişkisi olan insanı yaşatacak öğeleri bulup çıkarmaktır (...) Kimi, toplumsal olguların yörüngesinde ortaya konur bu öğeler. Kimi bireysel duyarlıklardan, çoğunda da yaşamın olağan durumlarından kaynaklanır. Böylece kişiler edimleri, ahlakları, gizleri, sevecenlikleri, yapmak istedikleri, yapamadıkları, güçleri, güçsüzlükleriyle, toplumsal olguya bağlı nedenlerden ötürü, durumlarının insanı olarak görünürler. Yazar olguyu, belli uyarı sözcükleriyle düşünmeyi bize bırakırken, kişilerin şiirini tüm olanaklarıyla vermeye çalışır. Semaver öyküsünde okuduğumuz bu çok kısa bölümlerde ‘kıymettar eller, fabrika, patron, kafaları grevli, kaza, ıstırap’ sözcükleri yarattığı çağrışımlarla, toplumsal olguları düşünmemize etken olurlar.” (Şükran Kurdakul, a.g.y. )
Öyküdeki karşıtlıkları belirtmeden önce, öykü kişileri arasında uyuma dayalı ilişkiler olduğunu belirtmek yerinde olur. Karşıtlık ve çelişkiler, kişiler arasında değil, kavramlar ve durumlar arasındadır. Bunların en başta geleni, yaşam ve ölüm çelişkisidir. Bu çelişki, sıcaklık (yaşam sıcaklığı) ve soğukluk (ölüm soğukluğu) biçiminde de vurgulanmıştır. Gençlik ve yaşlılık kavramlarının çelişkisi de güçlüdür. Öykü kişilerinin yaşam düzenlerinin yıkılması da düzen ile karmaşanın çelişkisini anlatır. Buna bağlı olarak mutluluklarla acıların çelişkisi de söz konusudur. Toplumsal çelişkiler yansıtılmış olmakla birlikte bunlar oldukça arka plandadır. Bu öyküde önemli olan, yaşamın ve insanın çelişkileridir; bunların belirli bir zaman kesitinde somutlaştırılması ve bir ‘insani durum’ un okura aktarılmasıdır.
Öykü, üçüncü kişi anlatımıyla yazılmıştır. Anlatıcı iki yerde olayın akışına ve öykü kişilerinin dünyasına karışıyor. Birincisi, başta belirttiğimiz gibi, Ali’nin sıradan görünen bir işçi olmasına karşın, ruhsal bir derinliği olduğunun vurgulandığı “Demek ki Alimiz biraz şairce idi.” sözleriyle başlayan kısımdır. Diğeri de anlatıcının ölüm karşısındaki duygularını yansıttığı “Ölümün karşısında ne yapsak, muvaffak olmuş bir aktörden farkımız olmayacak. O kadar, muvaffak olmuş bir aktör.” (s.11) biçiminde seslendiği tümcelerdir. Bu tümcelerde yazar, anlatıcı ile özdeş bir bakış açısıyla öyküde yer alıp kendi varlığını duyumsatarak öyküye daha yoğun bir anlam katmak istemektedir. Anlatıcı üzerinden konuşan yazar, düşüncelerini ve duygularını okurla paylaşarak, bu insani durumu daha da somutlaştırmaktadır böylelikle. Sait Faik öykücülüğünün ekseninde düşünen, duyumsayan, yazan, kendi ben’inden dünyaya ve insana açılan Sait Faik durmaktadır denebilir. Başka bir deyişle, öykülerinin önemli bir kısmı onun kişiliği çevresinde yer almakta ve gelişmektedir.
Mahmut Alptekin’in değerlendirmesi de şöyle: “Öykülerinde konu ve olaydan çok, şiirsellik ve izlenim önemlidir. Bir günün, bir anın, bir insanın, bir izlenimin etkisi, etkinliği... Ve bunların sürerliliği... Ömer Seyfettin öyküsünden epeyce ayrılır yazdıkları. Ruhbilim çözümlemeleri, olayın ikinci planda oluşu hatta kimi zaman olayın hiç bulunmayışı... Eşyanın, insanın, görüntüden çok içinin, içyapısının anlatılışı... daha çok konuşma dilinin egemen oluşu, belli başlı özelliklerindendir Sait Faik öyküsünün. İnsan sevgisi, içtenlik, dramatik gerilim önemli bir yer kaplar yazdıklarında.” (Mahmut Alptekin, “Bir Öykü Ustası, Sait Faik” / Dilek Yayınevi, 2.Baskı Ocak 1984, s.23)
"Semaver"in dokusunu oluşturan özenle seçilmiş kısa tümceler, akıcı bir anlatım yaratıyor. Yalınlığın ardındaki dil zenginliğini de duyuruyor bu tümceler. Anlatılan varlıkların içlerine, insanların özlerine kadar giren bu etkili anlatım, hakikati sevginin şiirselliği ile kuşatıyor.
Ali’nin, annesinin ölümünden sonra, ağlayamadığı günler ve gecelerin ardından, birdenbire semaveri fark edince ağlamasının, öykünün en çarpıcı bölümlerinden biri olduğunu belirtmiştik. Semaver bir insan gibi kişilik kazanıyor bu bölümde:
“Bir sabah, yemek odasında karşı karşıya geldiler. O, yemek masasının üzerinde sakin ve parlaktı. Güneş, sarı, pirinç maddenin üzerinde donakalmıştı. Onu, kulplarından tutarak, gözlerinin göremeyeceği bir yere koydu… Ve o evde o, bir daha kaynamadı.” (s.12)
Öykücülüğümüzde simgenin ve psikolojinin ağırlık kazandığı başarılı örneklerden biridir Semaver. Sait Faik, cansız varlıkların, kullanılan / kullanılmayan eşyaların insan yaşantıları içindeki önemini ve anlamını somutlaştırmıştır.
‘Ölüm gerçeği karşısında insan’ın, yoğun duygusal yaşantıları ve tepkileriyle, bütün psikolojik derinliğiyle işlendiği Semaver, anlattığı dünya, kişiler ve dil estetiğiyle öykücülüğümüzün gelişim sürecinde önemli bir yer edinmiş gerçek bir öykü klasiğidir.
Sait Faik Abasıyanık, Semaver, YKY, 3.Baskı: İstanbul, Şubat 2003






