"Tabiatın sesini, sessizliğini duyduğum, kokularını aldığım atmosferleri seviyorum en çok. Mesela kar yağsın istiyorum, tipiden göz gözü görmesin, soğuktan elim ayağım buz kessin."
Semra Bülgin’le Sel Yayıncılık etiketiyle okurla buluşan son öykü kitabı Kara Kaplı hakkında konuştuk.
Serkan Parlak: Semra Hanım, son öykü kitabınız Kara Kaplı geçtiğimiz günlerde Sel Yayıncılık etiketiyle okurla buluştu. Öyküyle olan ilişkiniz, yazma serüveniniz ve son öykü kitabınızın ortaya çıkış sürecini sizden dinleyelim.
Semra Bülgin: Öyküyle ilişkim çocuk yaşlarda Aziz Nesin’le başladı, çok uzun yıllar boyunca yalnızca mizahi öyküler okudum. Bir tür olarak öyküyü yalnızca mizaha yakıştırdım, ta ki Vüs’at O. Bener’in "İlki" adlı öyküsünü okuyuncaya dek. Sonrası geldi zaten.
Yazma serüvenimin başlangıcı trajikomik bir hikâye aslında. Daha önce de bir söyleşide bahsetmiştim. Çalıştığım işyerinde işler iyi gitmiyordu, şirket iflas etti edecek diye beklediğimiz bir dönemdi. Sabah dokuz, akşam altı işe gidiyoruz yine de. Bütün gün can sıkıntısıyla oturuyoruz. İstifa edersek tazminatımız yanacak, istifa edemiyoruz. Patron işten çıkarırsa tazminat ödeyecek, onun için işten atamıyor. Karşılıklı bekleşiyoruz. Bu halimiz komik ve biraz da acınası geldi. Vakit de bol, ben de başladım bunları yazamaya. Sonra baktım ki anlatacak başka hikâyelerim de varmış, devam ettim.
SP: Her ne kadar okuma ve yazma deneyimleri, işçilik ve gözlem gücü önemli olsa da sizin öykülerinize başlarken ilham kaynaklarınız nelerdir?
SB: Sanırım tek bir adresi yok bunun. Çocukluğumdan bir sahne, aklımda kalan bir anı, bir sima, bazen gün içinde tesadüf ettiğim bir olay, geçtiğim bir sokağın kokusu, bir evin gölgesi kısacası her şey olabilir.
SP: Öykülerinizin ilk taslağınızı nasıl oluşturuyorsunuz ve şok edici, sarsıcı sonlarını nasıl yazıyorsunuz?
SB: Çok da ölçüp biçerek bir taslak oluşturduğum söylenemez. Hikâyeye başlamadan önce çoğunlukla tek bir sahne oluyor aklımda, bir ya da iki hikâye kişisi. Günlerce o sahne aklımda dolaşıyor. Yazmaya oturmam çok uzun sürüyor. Sürekli erteliyorum. En sonunda cesaret edip yazmaya başladığımda aklımda oluşandan başka bir mecrada aktığı oluyor hikâyenin, yeni birileri ekleniyor, yeni mekânlar. Benim için en zor kısım ise bir öyküyü sonlandırmak. Büyük sonlar yazmak istemiyorum çoğunlukla ama bazen akış öyle bir sonu getiriyor.
SP: Öykülerinizin temel derdi kadın erkek ilişkileri üzerinden kabus aile yapıları, aldatma, haset, kin ve öfke; çalışma hayatında statü endişeleri ve bütün bu olgular üzerinden karakterlerin anlam arayışları, öykülerinizin temel meseleleri hakkında neler söylersiniz?
SB: Bireyin meselesi bir parçası olduğu toplumdan bağımsız değil elbette. Ve ne yazık ki bizim coğrafyamızda da henüz en temel sorunlar aşılamamış durumda. Farklı şekillerde kendisini gösterse de her alanda bir tahakküm var. Kimin kime gücü yeterse. İnsanlar güvensiz, endişeli, korkulu. Hal böyle olunca da yalanın, kinin, öfkenin önüne geçmek pek mümkün değil sanki. Öykülerimin temel derdi kadın erkek ilişkileri veya kabus aile değil aslında. Tahakküm altındaki insanları anlamak; anladığımı, gördüğümü dilim döndüğünce hikâye etmek derdindeyim, diyebilirim.
SP: Yalın ve akıcı bir anlatım, işlevsel diyaloglar, yer yer anlatıcıların aforizma cümleleri… Öykülerinizin dil ve anlatımına nasıl çalışıyorsunuz?
SB: Sade bir dille anlatmak konusunda çabalıyorum. Başarabiliyorsam ne mutlu. Bazen anlatma iştahına, duygusallığa kapılıp maksadımı aşan cümleler kurduğum oluyor. Aslında kimi zaman başka bir yazarın metninde çok severek okuyabileceğim şiirsel bir cümleden kendi metnimde özellikle uzak duruyorum. Mümkün olduğunca bu türden cümleleri temizlemeye, sadeleştirmeye uğraşıyorum.
Diyalogların ise karakterin sosyal sınıfına, yaşına, yaşadığı coğrafyaya özetle gerçekliğe uygun olmasını önemsiyorum. Bazen söylemek istediğimi karaktere söyletemeyeceğim durumlar olduğunda ise anlatıcıyı devreye sokabiliyorum ya da onu söyleyebilecek bir karakter ilave edebiliyorum hikâyeye.
SP: Sizce öyküde döneme göre bazı konular, izlekler ön plana çıkıyor mu, son dönemde kadın erkek ilişkileri mesela?
SB: Elbette döneme göre bazı konular, kavramlar ön plana çıkıyor. Neticede yazar da toplumun bir parçası. Dönemin ruhundan etkilenmesi, dönemin sorunlarına reaksiyon göstermesi kaçınılmaz ve de bir yanıyla yazarın sorumluluğudur da bana göre. Önemli olan bu konulara, sorunlara başka bir açıdan bakmayı başarabilmek, örtüleri kaldırabilmek. Popülizmin kolaycılığına ve garanticiliğine düşmemek yani. Kadın erkek ilişkileri üzerine söyleyeceklerimiz de buna dahil.
SP: Semra Hanım son olarak sizi çok etkileyen roman ya da öykü atmosferlerini sormak istiyorum.
SB: Tabiatın sesini, sessizliğini duyduğum, kokularını aldığım atmosferleri seviyorum en çok. Mesela kar yağsın istiyorum, tipiden göz gözü görmesin, soğuktan elim ayağım buz kessin. Bilmiyorum belki öyle bir coğrafyada doğduğum için. Susmuş mahalleleri, cılız ışıklarının camdan süzülüp sokağa bahçeye düştüğü evleri, isli puslu geceleri, sabahın alacakaranlığını, tekinsiz mekânları, gördüklerimizin görmediklerimizi hissettirdiği atmosferleri okumayı seviyorum.






