“Şeylerden bağımsız bir egodan söz edilemeyeceği gibi, egodan bağımsız şeylerden de söz edilemez. Ben aslında kendi başıma değilim, ben daima şeylerle bir aradayım. Şeyler var olmak için bana ihtiyaç duyuyorlarsa, aynı şekilde ben de var olmak için şeylere ihtiyaç duyarım. O halde temel gerçeklik; şeylerle birlikte egodur. (...) Dünya, insanın ister istemez takılmış bulunduğu uğraşlar, ilişkiler yumağıdır; insan da ister istemez o uğraşlar denizinde yüzmeye bırakılmış ve tüm onlarla ilişkide olmak zorunda bulunan varlıktır.”
İnsan ve “Herkes”, Ortega y Gasset
Kara kış, Aralık ayı epey üşütüyor. Yaşlı ve kronik rahatsızlığı olan annem de, ben de dolaşımdaki virüs sebebiyle dinleniyoruz. Annemin torunlarından Gülistan’ın düğün davetiyesini alıyoruz bu halde. Başka türlüsü mümkün değil, İzmir’den Mardin ve Diyarbakır’a epey zahmetli yolculuk görünüyor. Annem gitmek zorunda, amca olarak ben de. Ben böyle odamda, kitaplığımın karşısında dinlenip okuduğum metinlerin peşi sıra alışkın olduğum yolculuklarda kanatlanırken yere inmek zorunda bırakılıyorum. İki duygu yakalıyor beni: doğduğum topraklara bir daha ayak basmak, çocukluğuma karışan yakınlarımın arasında bulmak kendimi, bunun verdiği sevince benzer şey. Diğer taraftan; oralarda kendimi karşılarında, içlerinde bulacağım ödevlerin saldığı bir tür ağırlık… Biliyorum; oralara gitmek veya gitmemek bir şekilde elimde ancak oralardan dönüş bana değil, bulduklarımın müsaadesine bağlı. Hep aklımda! Bir haftalığına gittiğim oralarda bir, iki ay kaldığım olmuştur. Teyze görülecek, amca görülecek, kuzenlere uğranılacak, ailenin en yaşlı insanı ziyaret edilecek. Bununla da kalmaz; tam oralardayken, köyden, yakın çevreden bir taziye çıkacak, yas evine gitmeden olmaz. Arkasından hastanede yatan birinden bahsedilecek, mümkünü yok hastaneye gidilecek, hastane önünde bir süre beklenilecek. Günler birbirinin üzerine binecek, haftalar ay olacak, ben çantamda taşısam da kitaptan, okumalarımdan, kendimce çıktığım yolculuklardan uzak, kendime yabancı kalacağım. Ben değil, karıştığım iklim belirleyecek vaktimi, günümü. Kendime uğramayı unutacağım oralarda, kendime özlem basacak beni.

Dedim ya, başka türlüsü mümkün değil, düğün tarihi yaklaşınca aldım biletleri. Valizler hazırlandı, belki bu sefer imkân bulur okurum diye birkaç kitap ayırdım. Tam yola çıkarken sevgili Mehmet, okuyup yazmam için Turnalar Güneye Uçarken romanını da gönderdi, onu da çantaya attım. Çocukluğumu, bir açısıyla neliğimi kuran iklim/hikâye bekliyordu beni. Bir daha dâhil olacaktım ona, kendine çağıracaktı, tutup kendinde tutacaktı. Bir de, uzaklardan gelip çantama yerleşen, İsveç’in kırsalında geçen, hem yabancı hem tanıdık gelen bir hikâyenin karşısında, içinde bulacaktım kendimi. Bu kadar uzak iki hikâyenin beni yakalayacağını, bu yolculuğa çıkarken kendimi içinde bulduğum çelişik duyguların kökeni, bunun ne mene bir hal olduğu üzerinde düşündüreceğini tahmin etmezdim. Gidiş yolunda, yer ayırttığım vasıtanın koltuğuna yerleşir yerleşmez, otuz dile çevrilmiş bu ilk romanı, Turnalar Güneye Uçarken’i çantamdan çıkardım. Kimdi yazar Lisa Ridzen? Verilen şu bilginin altını çizdim: “Lisa Ridzen, bulunduğu şehrin dışında yaşadığı küçük köyde, İsveç’in uzak kuzeyindeki kırsal topluluklarda erkeklik normlarını araştırıyor. İlk romanı olan Turnalar Güneye Uçarken’in fikri, hayatının sonuna yaklaşırken büyükbabasının bakım ekibinin aileye bıraktığı notları keşfetmesiyle ortaya çıktı.” Oturduğum koltukta romanı, İsveç’in kırsalında geçen hikâyeyi, doksanlı yaşlarda tek dostu olarak kalmış köpeği Sixten’in sıcaklığına ve uzak bir bakımevine bırakılmış Alzheimer hastası eşi Fredrika’nın evdeki giysi ve anılarına sığınan Bo’nun anlatısını okumaya başladım. Ülkenin taşrasına gidiyordum ben de; Lisa Ridzen’nin dert edindiği kırsal topluluklardaki erkeklik normlarının canlı ve diri olduğu bir iklim vardı oralarda. Epey bir kalabalık bulacak, yoğun bir akışkanlık içinde kalacaktım. Hiç yalnız değildim, yalnız bırakılmamayı dert ediniyordum. Hayatımda çok insan vardı; etrafım ödev ve sorumlulukla çevriliydi. Bo ise, ısırıcı bir ıssızlığın içindeydi; kuytuluk, epey tenhalık gibi bir şeydi. İhtiyar dediği babasının zorbalığı, soğukluğu ve ketumluğuyla yaralanmış; uzaklara, kendi başınalığa sürülmüş; çalıştığı kereste fabrikasının yakınındaki yerleşim yerinde karşılaştığı kadınla, Fredrika ile bir “ev”, yerleşeceği mekân bulmuş; babasından aldığı yarayla babalığa varmış, oğlu Hans’a babası “ihtiyar” gibi dokunmama kaygısını duymuş ama arada kalmış. Çoğu zaman “ihtiyar” gibi davranırken yakalamış kendini, “bir şeyleri farklı yapması gerektiği hissi” içinde olmuş. “Olayların neden böyle geliştiğini merak eder oldum Fredrika” der bir yerde, “Annemi ve ihtiyarı daha önce hiç düşünmediğim kadar düşünüyorum. Ama en çok Hans’ı; babamla yaşadıklarımı onunla da yaşamak istemiyorum.” Ben hiç yalnız değilken, dahası yalnız bırakılmamayı dert edinirken, Bo’nun sorunu, yerleştiği az insanı yitirmiş olmasıydı. Çok sevdiği Fredrika’dan düşer, uzağına fırlatılır; oğlu Hans ve torunu Ellinor’un yaşamlarına eşlik edemez. Tek ve yakın arkadaşı Ture de kendisi gibi evinde bakım ekibine emanettir. Artık dışarı çıkarıp dolaştıramadığı için köpeği Sixten de Hans tarafından alınmak istenir. İnsansız, kimsesiz kalmanın üzerine, bedenen de gerilemenin, yaşamdan çekilmenin sızı ve ağırlığı biner üzerine. Ben kimselerimin çokluğundan, Bo kimsesinin kalmayışından yakınır.
Yanılmadım! Vardığım memlekette, düğünden hemen sonra dönemedim İzmir’e. Annemin (tabi ki benim de) programı değişti. Birden fazla taziye ziyareti çıktı ortaya, teyzem birkaç gün yoğun bakımda kaldı, annemin birden fazla acile gitme durumu oldu, mutlaka ziyaret edilmesi gereken birkaç akraba çıktı. Her günün sabahında bir ödev dikildi karşıma. Mardin-Diyarbakır, Diyarbakır-Mardin arası gidiş-gedişler çoğaldı. Kendimi ilk kez gördüğüm dağ köylerinde buldum, çantamda okumaya başladığım romana dönme fırsatı bulmadım.
Benim ve Bo’nun sorunu neydi? Varlık ve yoklukları sorun olan “kimseler” insanın, bizim neyimiz oluyordu? Kimselerin bize (çok) yerleşmesi ve yerleştiğimiz (az) kimseden yoksun kalışımız ne söylüyordu? Bu soruların cevabını, neredeyse bir ay sonra dönebildiğim İzmir’de, Turnalar Güneye Uçarken’i okuduktan sonra kitaplığımda izini sürdüm. Gasset’in İnsan ve Herkes’i bir daha çağırdı, kendinden geçirdi. Haklıydı Gasset! Kimselerden (şeylerden) bağımsız, soyunuk bir şey değiliz ve biz olmadan da hiç kimse, şey var olamaz. Yaşam değimiz şey, biz ve kimse, biz ve şey arasındaki temas demektir. Biz ve kimse/şey arasındaki akışkanlığa yaşam diyoruz. İlişki, temasın kendisi, yerleştiğimiz/sığındığımız mekân oluyor. Bize yerleşen ve bizim yerleştiğimiz kimseler, zaman içinde öteki olmaktan çıkıp ben/biz oluyorlar. Varlıkları varlığımıza işaret olurken, yokluklarıyla azalıyoruz. O halde benim ve dahi Bo’nun sorunu ne, kimseler neden canımızı sıkan “şey”e dönüşüyor? Tabi burada şunu da belirteyim: Benim ve Bo’nun canını sıkan farklılaşıyor, iki taşranın/kırsalın kimseler üzerinde beliren durumu aynı olmuyor. Mardin nere, İsveç nere? Ama işte, insanın yerleşme veya bir türlü yerleşememe sorunu mekân ve insan farkını hükümsüz kılıyor, kalp her durumda tatmin olmak bilmiyor. Ben kimselerin bana büsbütün yerleşmesini, neredeyse bende bana yer bırakmayacak şekilde yer tutmalarını sorunlaştırırken; Bo, kimselerin büsbütün çekilip kişiyi bir tenhaya, bir kuytuluğa dönüştürmesini sorun ediyor. Sıkıntı şu sanırım: ilişkinin iki ayrı uçta konumlanması, dengenin yitirilmesi. Kişiyi doldurmak ile onu bir ıssızlık olarak bırakmak… Denge zor iş, uçlarda yaşanan halin tamiri pek mümkün olmuyor.
Doksanlı yaşlarda eşi Fredrika’yı Alzheimere, küt bir suskunluğa kaptıran (kimselerinden düşen/çekilen) Bo’nun anlatısı okura şöyle bir şey de söyletiyor: Doğmak, etrafa/kimselere/şeylere doğru bir yolculuk, onlara sızıp yerleşmek sanki. Büyüdükçe vardığımız, temas ettiğimiz, katıldığımız, kendimize kattığımız çok şey oluyor. Gittikçe beliren beden ile bu mümkün oluyor. Her bir şeyimiz canlı, eyleme gücüne sahip iken… Var oluşun bir zirve hali var şüphesiz, sonra aşağı doğru iniş başlıyor. Varlığa doğru atılan beden bir süre sonra varlıktan çekiliyor, lif lif çözülüyor. Ah, Sevgi Soysal’ın Tante Rosa’daki anlatımı nasıl da vurucudur:
“Senin bir ağaç gibi, bir kedi gibi, bir kanarya gibi, bir koltuk gibi, bir kâğıt gibi, bir perde gibi, bir giysi gibi, bir kalem gibi, bir şapka gibi, kuruyuverdiğin, ötmeyiverdiğin, yırtılıverdiğin, yıkılıverdiğin, eskiyiverdiğin, aşınıverdiğin, bitiverdiğin, uçuverdiğin, demektir bu. Ancak bir ağaç kuruyuverir, bir ev yıkılıverir, bir makina duruverir, bir pabuç-aşınıverir, ansızın buharlaşıverir ve hiç önemli değildir bu. Öncesiz ve sonrasız, bağlantısız ve belgesiz tükenivermek bir ağacın, bir evin, bir pabucun hakkıdır. Bir insanın, bir insanın ama, bir Rosa’nın niçin eskidiğini bilmem gerek, yeni Rosa’yı bunun üstüne kurmam gerek.”
Yaşlanmak bir yırtılma hali, karışılan o kadar şeyden çekilip koparılma. Her adımda kendinden bir şey bırakıyorsun çalı çırpıda, azalıyorsun. Epey bir süre biz olmuş kimse ve şeylerin artık olmayışları, varlıkta gördüğümüz o kadar şey ve kimsenin bu sefer yoklukta kendilerini hissettirmeleri. Bo, temel ve derin bu sızıyla baş etmeye çalışıyor, anılara sığınıyor sürekli, Fredrika’nın sıklıkla kullandığı şallın durduğu sandığı açıp duruyor. Bütün bir anlatısı bir hatırlama seremonisi gibi. Bir yerde şöyle isyan ediyor:
“Terk etmek mi? Kim kimi terk etmişti, sormak istiyordum ona. Bedeni ölürken burada ömür boyu hatırlayacağı anılarla oturan kişi sen değilsin.”
Kırsal kesimde görünen erkekliğin normlarını çalışan Lisa Ridzen; ihtiyar dediği, erkekliğin kıstırıcı normlarının vücut bulmuş hali olan bir babanın yaraladığı Bo’nun gönlünce Hans’a baba, Ellinor’a büyük baba oluşu veya olamayışını romanının merkezine koymuş. Yonca Mete Soy’un çevirisiyle yayımlanan Turnalar Güneye Uçarken romanı; erkekliğin, babalığın sakat bıraktığı erkeğin ancak bir kadınla (Bo’nun Fredrika ile) sıhhat bulacağını, erkekliğin arızalarından özgürleşebileceğini de imliyor.






