Büyük Yolculuk okunması her anlamda zor bir roman ama kanımca onu başka türlü yazmak da olası değildi.
Lucienne, Emmy, Marcelle, Alice, Marie-Louise ve Lucie, Fransa’nın Alsace bölgesinde doğup büyüyen altı genç kadın. 1940’ta Nazilerin Fransa’nın bir kısmını işgalinin ardından yasaklanan Fransa izcilik kuruluşunun Alsace’daki üyeleri olan bu kadınlar, 1941’de, Lucienne’in önderliğinde “Safkanlar Takımı” adlı bir örgüt kurdular. Söylendiğine göre, örgütün ismi Nazilerin “ari ırk” safsatasıyla dalga geçme amacıyla konmuş.
Lucienne Welschinger ve Emmy Weisheimer Alsace’ın Naziler tarafından işgalinin ardından hiç zaman kaybetmeden direniş hareketine katıldılar. Önceleri Fransa’dan Almanya’daki çalışma kamplarına götürülmek üzere Alsace’ın başkenti olan Strasbourg’a gönderilen savaş esirlerine askerlere görünmeden yiyecek, giyecek ve sigara vermek için çalıştılar. Sonra, Ekim 1940’ta, yeni bir faaliyete giriştiler: Savaş esirlerini Nazilerin elinden kurtararak işgal altındaki bölgelerden çıkarma faaliyeti. İlk olarak Polonyalı bir askeri İsviçre’ye geçirdiler. İki kadının başarılı operasyonları duyulup da onlara ulaşan insanların sayısı çoğalınca Lucienne izcilikten arkadaşları olan öteki dört kadına ulaşıp örgütün kurulmasına önderlik etti. O zamanlar çoğu otuzlu yaşlarında olan bu genç kadınlar, Strasbourg’un merkezindeki Saint-Jean Kilisesi’ni üsleri haline getirdiler. Nazilerin elinden kaçmayı başaran ve her akşam altıyla yedi arası kilisenin kapısını çalıp parolayı söyleyenlere kalacak yer, sivil giysiler ve sahte kimlikler sağladılar, sonra da onları Alsace’ı çevreleyen dağ yollarından Fransa’nın işgal altında olmayan bölgelerine ve İsviçre’ye kaçırdılar.

Elbette bu faaliyetleri sürdürürken ailelerinden ve çevrelerindeki insanlardan büyük destek gördüler ve çok sıkı bir ağ oluşturdular. Fakat esas işi bu altı kadın yaptı. Hem o ağı ayakta tuttular hem de Naziler kaçış yollarını tespit ettiklerinde izcilikten gelen yetenek ve tecrübelerini kullanarak dağların yüzlerce metre yüksekliklerinde yeni yollar buldular. Bazen ormanlarda kendileri de kayboldular. Nazilerin örgütü çökerttiği 1942 Mart’ına dek pes etmeden uğraşıp, toplam üç yüz elli savaş esiri ve sivili özgürlüklerine kavuşturdular.
Örgüt çökertilince son anda kaçmayı beceren Marcelle dışındaki beş kadın, aile üyeleri ve arkadaşları tutuklandı, yargılandı. Bazıları ölüme, bazıları ise uzun hapis cezalarına mahkûm edildi. Yargılananların hepsi 1945’e dek Almanya’da çeşitli cezaevlerinde kaldı. Neyse ki ölüm cezaları uygulanamadan savaş bitti ve böylece Safkanlar Takımı’nın üyeleri, aileleri ve arkadaşları özgürlüklerine kavuştu. Sonraki yıllarda bu cesur kadınlar Fransa’nın en üst düzey nişanı olan “Légion d’Honneur” dahil çok sayıda nişana layık görüldü.
Jorge Semprún’un Büyük Yolculuk1 isimli romanı Nazilere karşı Fransa’da örgütlenen direniş hareketinin başka bir üyesinin, romanın kahramanı olan Gérard Sorel kod adlı genç adamın Paris’te Gestapo tarafından yakalanıp Almanya’daki bir çalışma kampına gönderilmesinin hikâyesini anlatıyor. Romanı okurken Gerard’ı Buchenwald çalışma kampına götüren trenin Strasbourg Garı’nda durduğunu hayal ediyorum. Gerard’ın içinde olduğu vagonun kapıları açılıyor. Lucienne ve Marcelle trenin geldiği bir numaralı peronda, yolcu bekleme salonunun hemen önünde ayakta duruyorlar. Gérard onunla aynı yaşta olan Marcelle’le göz göze geliyor. Marcelle ona gülümsüyor, sonra Lucienne’e gösteriyor genç adamı. Lucienne yavaş yavaş trene yaklaşıyor, peronda devriye gezen askerleri atlatıyor ve Gérard’a bir paket Gauloises veriyor.
Ama kurduğum hayalde tarihler tutmuyor. Gérard Safkanlar Takımı çökertildikten bir buçuk yıl sonra, Eylül 1943’te yakalanıyor. O zamanlar yirmi yaşında var yok. Fransa’da cezaevlerinde ve bir kampta kısa süre tutuluyor. Ardından içinde kendisiyle birlikte yüz yirmi kişinin bulunduğu bir yük vagonunda, günlerce süren bir tren yolculuğuyla Buchenwald’a gönderiliyor. Yanında yeni tanıştığı Semur’lu delikanlı var. Yanında derken, birbirlerine yapışıklar, ayaktalar, zaten vagonda kimsenin oturacak yeri yok, yiyecek bir şey yok, sigara yok, tuvalet yok. Yol boyu ayakta uyuyor insanlar, ayakta ölüyorlar.
Genç adam tren Fransa, Lüksemburg ve Almanya’ya yayılan Moselle Vadisi’nden geçerken dışarıya bakıyor. İçerideki sıkışıklığa rağmen, karla örtülü vadinin görüntüsüyle yeryüzünün engin genişliğini, gerçekliğini ve sevecenliğini iliklerinde hissediyor. Henüz vagondaki insanların bazıları inleye inleye, bazıları uluyarak ölmeye başlamamış. Semur’lu delikanlı ona henüz “içim ölü gibi, kalbim de ölü,” dememiş. Tren henüz Buchenwald’a ulaşmamış. Gérard henüz Buchenwald’a bir öğleden sonra gelen trenden indirilen Yahudi çocukların kampın kapısından giremeden askerler tarafından dövülmesini ve başlarına birer el ateş edilerek öldürülmesini görmemiş. Vadinin güzelliği onu zulümden ve ölümden henüz koruyabiliyor.
Gérard Sorel. Yani savaştan sonra İspanya’da Komünist Parti yöneticilerinden biri olarak Franco’ya karşı mücadele verirken kullandığı adıyla Federico Sánchez, götürüldüğü Buchenwald Çalışma Kampı’ndaki namıyla numara 44904, Paris’teyken de kamptayken de herkesin onu çağırdığı ve çok sevdiği lakabıyla “Kızıl İspanyol”. Yani Büyük Yolculuk’un, çok sayıda başka romanın ve Costa Gavras’ın ünlü filmi Z’nin senaryosunun yazarı, Jorge Semprún.2

Semprún, Franco’nun 1936 darbesiyle İspanya’da iktidara gelmesinin ardından mülteci olarak Fransa’ya sığınan diplomat bir babanın oğlu. Paris’te gencecik bir delikanlıyken direniş hareketine katılıyor. Romanda anlattığı tren yolculuğuyla gittiği çalışma kampı hayatının geri kalanına damga vurmuş. Nasıl vurmasın, yirmiyle yirmi bir yaşları arasında on altı ayını Buchenwald’da geçirmiş. Yıllar sonra orada ne kadar kaldığı sorulduğunda, “Bir ömür,” diye yanıtlıyor. Büyük Yolculuk yazarın bu elli bin kişilik çalışma kampındaki esareti bittikten ancak on sekiz yıl sonra yazabildiği otobiyografik roman. Romanı yazmak için bu kadar uzun zaman beklemesinin sebebi intihar etmekten korkması. “Yaşadıklarımı hatırlasaydım, ölüm, yani intihar kaçınılmaz olurdu, bunun farkındaydım. Kamptaki hayatımı ancak aradan ölüme dair takıntımı geride bırakacak kadar uzun bir zaman geçtikten sonra, farklı bir insan olduğumda anlatabildim. Yani neredeyse başka birinin hayatını anlatır gibi yazdım romanı,” diyor.3 Romanda da Gérard benzer bir şey söylüyor: “Unutmak için zaman gerekli. Unuttuktan sonra anlatmak mümkün olur belki.”
Büyük Yolculuk okunması her anlamda zor bir roman ama kanımca onu başka türlü yazmak da olası değildi. Gérard’ın hikâyesi, bir de yaşandıktan on sekiz yıl sonra, ancak romandaki gibi anlatılabilirdi: Zamanda atlamalarla, sürekli ileri geri sarmalarla, okurun birdenbire karşısına çıkan ve birdenbire kaybolan insanlar ve mekânlarla. Auxerre Cezaevi’ndeki Alman asker, Buchenwald dönüşünde valilikteki memur, Paris’teki Yahudi kadın, Semur’lu delikanlı, Hans, Haroux, Diego ve Pierre, Paris’te ne zaman yaşandığı bilinmeyen adresler, yük vagonu, Paris sokaklarından görüntüler, Buchenwald’a dışarıdan bakış, cezaevleri, Gérard’ın çocukluğunun geçtiği ev, çalışma kampının yakınındaki Alman köyü. Anlatılanların vahameti, hatta bazen okunamayacak kadar ağırlaşması da eklenince iyice zorlaşıyor roman. Yine de bir kere içine girince, geçmiş, gelecek ve bugün, Paris, Buchenwald, yük vagonu ve öteki yerler birbirlerinin içine geçtiğinde, mekanik bir saatin mükemmel biçimde işleyen dişli çarkları gibi bütünlenip işliyor metin.
Romanın sonlarına doğru anlatılan bir sahne bende olağanüstü bir etki yarattı. Buchenwald’daki esirlerin Amerikan askerleri tarafından kurtarılmasının ardından Gérard’ın üç arkadaşıyla birlikte kampın hemen yanındaki Alman köyüne doğru yürüyüşlerinin anlatıldığı sahne. Kampta geçen zamanla, bu dört adamın birbirlerinin devamı olduklarını, birinin ellerinin ötekilere ait, birinin sesinin kontrolünün ötekilerde olduğunu, bu genç adamların sadece fikren değil bedensel olarak da bütün varlıklarını paylaştıklarını hissettim. Aralarından biri ölseydi, hayatta kalanların kolları bacakları kopmuş gibi bir acı çekeceklerine emin oldum. Birlikte zulme uğrayanların birbirlerinin çektiği acıya sadece tanıklık etmediğine, tanıklığın ötesinde o acıyı kendi bedenlerinde duyarak yaşadıklarına emin oldum, böyle bir acıyı hiç zulme uğramamış birinin anlayabileceği bir şey olmadığına da.
Lucienne, Emmy, Marcelle, Alice, Marie-Louise ve Lucie’nin, yolu Strasbourg’dan geçen savaş esirlerine yardım sağlamak için ellerinden geleni yapmalarına yol açan işte bu tür bir bedensel acı olabilir. Aynı zulmedene karşı kader ortaklarını koruma ve onları koruyarak kendi acılarını dindirme amacı güdüyorlardı belki. Ya da belki, Semprún’un söylediği başka bir şey ışığında düşünürsek, özgür ve iyi insanlar olduklarını ortaya koymak istemişlerdi.
Şöyle demişti Semprún: “İnsan tanımı gereği özgür bir varlıktır ve hangi durumda olursa olsun iyi ya da kötü olmayı seçme özgürlüğü vardır.”
1 Büyük Yolculuk (Jorge Semprún, çev. Nedim Gürsel, Can Yayınları, 1985)
2 Jorge Semprún’un hayatı hakkındaki ayrıntılar için Pınar Özdemir’in Oggito’da yayımlanan 2017 tarihli yazısı çok yararlı bir kaynak: Vatan Olarak Anlatım - Oggito






