Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

2 Mart 2025

Hayat

Alman İşçi Sınıfının İsyanı

Katja Hoyer

Paylaş

0

0


Almanya’nın geneline bakıldığında eski Doğu Almanya’dan AfD’ye çıkan oylar, orta sınıfın hâkim olduğu Batı’ya kıyasla daha fazla.

Alman işçi sınıfının politik yönelimi son yıllarda radikal sağa doğru kaydı çünkü işçilerin büyük bir kısmı enternasyonalist dünya görüşünün ve yönetici liderlerce getirilen refah politikalarının, onları giderek daha fazla yabancı kıldığını düşünüyor – göçmen karşıtı bir Almanya için AfD’ye verilen destekteki artış da bunun kanıtı. 

Geçtiğimiz hafta sonu seçime giden Almanya’da sandıktan çıkan sonuçlar şaşırtıcı değildi. İkinci Dünya Savaşı’ndan beri (Batı) Alman siyasetini domine eden CDU/CSU (Hristiyan Birlik Partileri) birinci parti olurken ikinci sırada AfD (Almanya için Alternatif), üçüncü sıradaysa mevcut Başbakan Olaf Scholz’un lideri olduğu SPD (Sosyal Demokrat Parti) yer aldı. Muhtemelen muhafazakâr CDU/CSU, merkez-sol SPD ile koalisyon hükümeti kuracak. Yani Berlin’de işler her zaman nasılsa öyle yürüyor – en azından karşıdan bakınca. 

Uzlaşı siyasetinin arka planındaysa önemli değişimler yaşanıyor. Alman işçi sınıfı artık büyük ölçüde merkez partiler tarafından temsil edilmediğini düşünüyor. Hatta son zamanlarda denge radikal sağ lehine değişmiş durumda, bu da göçmen karşıtı politikalarıyla ön plana çıkan AfD’nin yükselişini körüklüyor. İşçilerle bağı giderek zayıflayan siyasetçilerse gerçek yaşamdan o kadar bihaberler ki, hâlâ bu durumun nedenlerini sorguluyorlar. Oysa onların eylemsizliği yüzünden AfD, hani nerdeyse Almanya’nın yeni işçi partisi haline gelecek.  

Seçim sonrası yapılan anketlere göre işçilerin %38’i tercihini AfD’den yana kullandı. Alman gözlemcilere sorduğunuzda muhtemelen bu oranın modern Alman toplumunu temsil etmeyen bir grup mavi yakalı işçiden ibaret olduğunu söyleyeceklerdir. Oysa Alman Ekonomi Enstitüsü’nden sosyolog Matthias Diermeier’e göre söz konusu seçim istatistikleri analiz edilirken öncelikle dikkate alınması gereken bir husus var: Almanya artık yalnızca mavi yakalılardan oluşan bir “işçi toplumu” değil, aksine toplum artık büyük ölçüde farklı sektörlerde çalışanlardan ve emeklilerden oluşuyor.

Diermeier’in yapmış olduğu değerlendirme aslında savaş sonrası Almanya’nın, kendi yeniden kuruluş mitinin bir parçası. İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinden sonra ağır bir ekonomik yıkımla baş etmeye çalışan genç Batı Alman Devleti, bir önceki yüzyılda toplumsal hareketlere damgasını vuran “sınıf mücadelesi” fikrinin, komünizmi ya da faşizmi ateşlemesinden endişe etti farklı bir yöntem seçti. Oluşturduğu sistem, serbest piyasa ilkelerinin güçlü bir refah devletiyle birleştiği sosyal piyasa ekonomisiydi ve bu sistem, sendikaların konumunu güçlendirerek artık sınıf savaşlarının olmadığını ilan ediyordu. 

Mesela benim öğrencilik yaptığım 90’lı yıllarda okullarda, sosyal sınıfların artık var olmadığı öğretiliyordu. Toplum, birbiriyle örtüşen çok sayıda sosyal çevreden ibaretti. Başka bir deyişle, kişinin geçmişinde az sayıda sosyal,  ekonomik ve kültürel gösterge olduğu farz ediliyordu. O yüzden şu an İngiltere ya da Amerika’da sınıftan söz etmek olağan karşılansa da, bu Almanya’da yaptığınız zaman muhtemelen 20. yüzyıldan çıkagelmiş bir dinozor gibi algılanırsınız. 

Ancak sınıf ayrımı elbette hâlâ var– özellikle de sosyal hareketliliğin, OECD verilerine göre diğer gelişmiş ülkelere nazaran çok daha düşük seviyede olduğu Almanya’da. Ve bu da elbette insanların politikaya olan yaklaşımını ve politik tercihlerini doğrudan etkiliyor. Şu an çoğu insan 2025 seçimlerinde işçi sınıfı oylarını belirlemek için kullanılan göstergeleri eleştirebilir ama diğer tüm sosyo-ekonomik göstergelere göre AfD oylarının ayırt ediciliği oldukça yüksek. Mesela düşük ve orta düzeyde örgün eğitim alanların %30’u ve mali olanakları toplum geneline göre daha düşük olanların yaklaşık %40’ı AfD’ye oy verdi. 

Almanya’nın geneline bakıldığında eski Doğu Almanya’dan AfD’ye çıkan oylar, orta sınıfın hâkim olduğu Batı’ya kıyasla daha fazla. Batı’da bile, sanayinin gelişmiş olduğu Ruhr Bölgesi, AfD için yeni odak noktalarından biri. Mesela eskiden çok sayıda kömür madeninin bulunduğu, ve şu an Almanya’nın en düşük gelirli yerleşimi olan Kuzey Ren-Vestfalya’daki Gelsenkirchen geçmişte SPD’nin kalesiyken son seçimlerde Gelsenkirchen’de yaşayan her dört kişiden biri AfD’ye oy verdi. İşçileri ne şekilde tanımlarsanız tanımlayın, burada yaşayanlar ana akım partilere sırtını dönmüş durumda. Bu da demektir ki, eğer bu partiler hâlâ kafalarını kuma gömmeye ve işçi sınıfının kaygılarını görmezden gelmeye devam ederlerse alan AfD’ye kalacak. 

Ama elbette bu yönelimin arka planında neler olduğunu saptamak çok kolay değil. Zira Amerika, Fransa, İngiltere ve Avusturya gibi diğer Batı demokrasilerinde de işçi sınıfı oylara giderek radikal sağa kayıyor ve muhtemelen yapılması gereken en önemli şey alana inerek bizzat seçmenlerle temas etmek. Mesela Afd seçmenlerine niçin böyle bir tercihte bulundukları sorulduğunda – yapılan bir ankete göre – %90’ı ülkenin göçmen politikalarından rahatsız. %75’i faturalarını ödemekte güçlük çektiğini belirtirken %74’ü yaşam standartlarının son yıllarda çok düştüğünü söylüyor. %71’iyse yaşlandığında ekonomik darboğaza düşeceğinden endişeli. 

Sol kanattaki parti ve parti gruplarıysa işçi sınıfının endişeleri konusunda somut pek az şey ortaya koyuyor. Örneğin Alman Sendikalar Konfederasyonu bütün enerjisini, muhafazakârlığından dem vurduğu AfD’nin “nasıl bir çalışan düşmanı” olduğunu izah etmeye harcadı. Öte yandan Konfederasyon kayıtsız şartsız göç yanlısı ama seçim sürecinde yapılan anketlere bakılırsa Alman toplumunun üçte ikisi, sınır kontrolleri de dahil olmak üzere göç konusunda köklü değişiklikler yapılmasını istiyor. 

Fakat siyasetçiler meseleye kendi cephelerinden baktıkları için Alman işçi sınıfının kitlesel göç konusunda niçin bu denli endişeli olduğunu kavrayamıyorlar. Mesela Federal Meclis Başkan Yardımcısı Katrin Göring-Eckardt, geçtiğimiz günlerde “göç meselesinin insanların günlük yaşamını etkilemediğini, konunun gündelik yaşantıyla çok az ilgisi olduğunu” belirtti. Evet, muhtemelen onun için öyle. Zira vermiş olduğu bir röportajda, bahçesinde gölet bulunan bir evde yaşadığını ve çocuklarını, devlet okullarını korkunç bulduklarından, özel bir Waldorf okuluna gönderdiğini anlatan da ondan başkası değildi. Bu arada Gelsenkirchen’de yaşayan okul çağındaki çocukların %60’ı göçmen. Çoğu Almanca bilmiyor ve birçoğu da şiddete maruz kaldığı için travma belirtileri gösteriyor. Alman işçi sınıfı çocuklarıysa etraflarındaki ortamın hızla değiştiğine tanık oluyorlar, aileleri de öyle. 2023 yılında Gelsenkirchen’de suç şüphesiyle gözaltına alınanların %41,6’sı Alman değilken bölge, 2015 yılından bu yana en yüksek suç oranına sahip. Orta sınıf Almanlar için göçün nelere yol açtığı pek anlaşılamasa da, devletin göç politikaları öncelikle Gelsenkirchen gibi işçi sınıfının yoğun olarak yaşadığı bölgeleri etkiliyor. 

AfD ekonomik açıdan liberal bir parti olmasına rağmen AfD’ye oy veren çoğu işçi, refah devletinde kesintiye gidilmesi gerektiği konusunda AfD’ye hak veriyor. SPD’nin çalışanların vergileri aracılığıyla finanse ettiği işsizlik ödeneğiyse günden güne artıyor. Devletin, 2024 yılında işsizlik ödemesi olan Bürgergeld için harcadığı miktar 37 milyar Euro. Ödemeyi alanların yarıdan fazlası Alman değil. Her ay kazanmış oldukları miktarla kıt kanaat geçinen pek çok işçi, etraflarındaki alt yapı çökerken vergileri gerçek ihtiyaçlar için değil de, sosyal yardımlar için kullanan bir sistemi eleştiriyor. Geçmişle kıyaslandığında kamu hizmetlerinde sık sık aksamalar yaşanırken toplu taşıma her geçen gün daha güvenilmez hale geliyor. 

Kültürel olarak bakıldığındaysa işçilerin çoğu, orta sınıfın enternasyonalizmi karşısında kendini yabancılaşmış hissediyor. İnsanların belli bir yerde yaşamak zorunda olmadığı, açık sınır politikalarının demografiye ilişkin çoğu sorunu çözdüğü, işyerlerinin bir ülkeden ötekine taşınabildiği, ulusal kimliğin hoş karşılanmaması gerektiği gibi kimi fikirler, uzun süredir belli bir bölgede yaşayan ve kökleri orada olan insanlara kimlik erozyonu gibi geliyor. Bu yabancılaşmanın hatlarıysa söz konusu karışıma kültür savaşlarının, kent ve kırsal bölge ayrımının, çevrecilikle ilgili ihtilafların ve sınıf yerine etnik kökene odaklanan kamuoyu duyarlılığının eklenmesiyle iyice belirginleşiyor. Böylesi bir atmosferde AfD’nin duyarcılık karşıtı kavgacı söylemi, sağduyu olarak gördükleri şeyin kamusal alanda linç edilebilir bir suça dönüştüğünü düşünen çoğu Alman işçiyi kendine çekiyor. 

Bu dinamiklerin hiçbiri ne yeni ne de gizli saklı ifade edilen gözlemler ama buna rağmen orta sınıf Alman politikacılar görmezden gelmeye devam ediyor. Şu anki Federal Meclis’in %90’ı üniversite mezunu. Oysa bu oran 1949’da yarıdan daha azdı. Dolayısıyla Alman siyasetinin işçi sınıfının gerçek yaşamıyla empati kuramıyor olması şaşırtıcı bir durum değil. Fakat ana akım Alman politikacılar, toplum nezdinde hızla kaybettikleri güveni yeniden inşa etmek istiyorlarsa tam da bunu yapmalılar. 

İşçi sınıfı tarihin sayfalarındaki bir anlatıdan ibaret değil. Onlar burada, kaygıları da öyle. Orta sınıf kanaat önderleri ve politikacılar onlarla aynı fikirde olmak zorunda değil, nihayetinde çok partili sistem de bu yüzden var ama ne zaman ki, toplumdaki belli bir kesim kendi görüşlerini temsil edecek tek bir parti dahi kalmadığını hisseder ama buna rağmen ortak uzlaşı çatısı altında yaşamaya mecbur bırakılırsa işte o zaman demokrasinin başı belaya gider. 

Çeviren: Fulya Kılınçarslan

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Türkiye’de en çok kadınlar kitap okuyorOggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

B. Y. Genç

6 Ekim 2025

Savaşın Gölgesinde Çocukluk

Lorenza Mazzetti’nin bence bu romanda mükemmel bir biçimde yaptığı şey, çocuk düşüncesini ve dilini tam da olması gerektiği gibi kullanması.Yıllar öncesinden bir anı üşüşüyor aklıma. 1980’lerin ortaları, ilkokulun başlarındayım. İstanbul’da sitelerden birinde, yeni denileb..

Devamı..

İrem Üreten: "Öykülerin evrenselliği v..

Dilek Karaaslan

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024