Cevher Özcanlı: Saime Hanım, uzun yıllar boyunca resim sanatıyla uğraştınız. Birçok kişisel ve karma sergi, resim öğretmenliği derken ilk kitabınız yayımlandı. Resmin o büyüleyici dünyasından, yazınsal kurgunun büyülü dünyasına geçiş nasıl oldu?
Saime Yadigâr: Bu sorunun gelebileceğini tahmin etmeliydim. Doğal olarak insanın aklına bu takılıyor, değil mi? Aslında bence edebiyat da, resim sanatı da kurgusal alanlardır ve sanatın dalları temelde birbirinden kesin çizgilerle ayrılamaz.
İki dünya arasında geçiş yapmak diye bir şey söz konusu değildi benim için. Her ikisi de bildim bileli vardı zaten. Eğer tutkulu bir okur iseniz kitapların dünyası hayatınızda önemli bir yer kaplar. Üstüne üstlük bir de her fırsatta kalemi elime aldığım düşünülürse. Üzüldüğümde, sevindiğimde, herhangi bir soruya cevap bulamadığımda daima yazardım. Çocukluğumdan beri defterler dolusu yazdım. Yazdığın zaman bir nevi kendi hocan, dert ortağın, psikoloğun oluyorsun. Bir gün baktım ki bu defterlerden öyküler de süzülmeye başladı. Ben öyküyü çağırmadım ama o geldi.
CÖ: Hep sorulur; ilham kaynaklarınız nelerdir? Yaşanmış bir hikâyeyi ve tanık olunmuş bir olayı, durumu yazmak istediğinizde sizi harekete geçiren nedir? Duygular mı, gerçeklerin yeterince kendini açık etmemesi mi, edememesi mi?
SY: Bire bir yaşanmış bir olaydan hiç harekete geçmedim ya da ilham almadım. Tabii, “Bu böyle olmaz” demiyorum. Şu ana kadar bende olmadı. Aklıma aniden bir fikir gelir, kalemi elime alırım ve öykü kendiliğinden akar gider, beni ilk hareket noktamdan çok başka yerlere götürür, macera yaşatır. Sonuca kendim de şaşar kalırım. Süzülüp gelen herhalde yaşama dair deneyimler, duygu, düşüncelerdir. Tuhaf bir şey söyleyeceğim, hiç tanımadığım insanları, hayatları anlatınca bu ürkütücü bile olabiliyor. Belki bunu saçma bulacaksınız.
Gerçek olay ya da durumun yazılması gerektiğini düşünmem. Çünkü her öykü bir dünyadır, kendi içinde bir anlam ve mantık bütünlüğü taşır. Gerçeği bire bir yazmayı denerseniz, bu bütünlüğü yakalayamaz, kuru bir metinle karşılaşırsınız. Sanırım beni harekete geçiren hayallerdir ve bir de yazma eyleminin karşı konulamaz cazibesi. Her öyküde ya da resimde tek başına bir dünya olan bir eser yaratmak sanatçıyı da, izleyicisini de yaşam karşısında güçlendiriyor. Yaşamın derinliklerindeki sonsuz gizemleri çözemediğimiz için biz de her anına hâkim olduğumuz yeni bir dünya kuruyoruz. Bu da bizim direnişimiz. Her ne kadar eser bağımsızlığını ilan etse de onu kurmuş olmak bizi de var ediyor.
CÖ: Ayşegül Yeşili insanın yaşadığı ama dile dökmekte güçlük çektiği duyguların izini süren bir kitap. Bu bağlamda sormak isterim. Sıradan anıların derinlemesine işlenmesi ya da bir özlemin dünyaya bedel sıcaklığını hissetmek has edebiyata özgü anlatılar mı?
SY: Edebiyatın duyguları, düşünceleri, olayları ve sayısız birçok şeyi anlatmakta devasa bir gücü olduğunu kabul etmek zorundayız. Romanın ve öykünün dünyasında kaybolmanın yerini hiçbir şey tutamıyor. En azından benim için böyle. Tabii ki diğer sanat dalları da çok büyük güce sahip. Fakat anlatı söz konusu olunca edebiyat öndedir. Ben resim ve müzik sanatlarının soyut sanatlar olduğunu düşünürüm. Artık orada mevcut gerçeklik algısının üzerine çıkıyoruz, bu başka bir boyut.
CÖ: Hayatla edebiyat birbirini besler; hatta kimi edebiyatçılara göre, kurgusal gerçeklik ile fiziki gerçeklik ikiz kardeş gibidir. Katılır mısınız? Ayşegül Yeşili’ni yazarken bu tür kaygılarınız oldu mu?
SY: Hayatla edebiyatın birbirini beslediğine tümüyle katılıyorum. Hayat yalnız edebiyatın değil, tüm sanatların ana kaynağıdır. Fakat ben kurgusal gerçeklikle, fiziki gerçekliğin ikiz kardeş olduğunu düşünmüyorum. Fiziki gerçeklik kardeş değil, ana babadır. Nasıl çocuk ebeveynine isyan ederse sanat da nesnel gerçekliğe isyan bayrağını açmıştır. Sanat insana dair ve ona ait özgün bir gerçekliktir ve biz onu bu nedenle çok önemsiyoruz. Sonsuz bilinmezlikleri yüzünden içinde kaybolduğumuz ve korkuya kapıldığımız nesnel gerçekliğe karşı bir savunma hattı kuruyoruz. “Halep orada ise arşın burada” diyoruz hayata, “sıkıysa beni içine çek ve kaybet.” Yine ve ısrarla söylüyorum, sanat insanın hayata karşı direnişidir, isyanıdır. Eğer sanat olmasaydı insan kaybolup gidecekti. Sanırım öykülerim ve resimlerim de benim savunma hattım. Onlar olmasaydı, ne yapardım, düşünmek bile istemiyorum.
CÖ: Kafanızdaki bir hikâyeyi öyküleştirirken bunu zamana mı yayıyorsunuz, bir çırpıda yazıp kalkıyor musunuz? Bana öyle geliyor ki öyküleriniz sanki uzun bir romanın parçasıymış da siz onları ehlileştirmek için epey uğraşmışsınız.
SY: Şaşırtıcı ama benim öykülerim, ilham öyküleridir. İlham, kardelen gibidir, ummadığın an ve ortamlarda karların altından bitiverir. Çoğu bir oturuşta ve düzeltmesiz yazıldı. “Hadiye” öyküsünü otobüste yazmıştım. Son durağa gelince tamamlanamamıştı, indim ve yol kenarındaki yeşilliklerde oturdum, öyküyü bitirdim. Eğer eve dönmeyi bekleseydim belki de o öykü hiç bitmeyecekti. Cümleler birbirine bağlı zincir halkaları gibi diziliyor, istesem de geri dönüp aralara yeni paragraflar serpiştiremiyorum. Üzerinde en çok çalıştığım öykülerde ancak aralara tek tük kelimeler ekledim, o da akışı rahatlatmak için. Ya da olmadı, baştan yazdım aynı öyküyü toparlamak için. Yazılması en uzun süren öykü, temize çekmesi, imla düzeltmeleri vs. bir gün sürdü. Onlar da sanırım, son dönem yazdığım birkaç öykü. Üstünde çok düşünülüp oynanan resim de, öykü de bence yorulup tazeliğini yitiriyor. Aşkın esin anları bulmak lazım.
CÖ: Roman yazmayı düşündünüz mü hiç?
SY: Birkaç roman denemem oldu, yarım kaldılar. İlhama ve bilinç akışına kapıldığım için sanırım o istikrarı göstermek için uzun ve her şeyden, herkesten uzak bir kamp kurmalıyım. Çünkü dikkati çabuk dağılan, hevesi çabuk kaçan biriyim. Her eserin özgün bir aurası vardır ve her biri endemik canlılar içeren ekosistemler gibidir. Sanatçı da bu özgün ortamı korumak için eseri bitene kadar bu etkide kalmalıdır. Mesela ben öyküleri yazarken kahramanların hissettiklerini hissediyor, her şeyi kafamın içinde görebiliyorum. O anda öykü akıp gidiyor. Bu etki geçince öyküye devam etmek benim için zor. Bir roman yazmak için sağlam ve uzun soluklu bir konsantrasyon gücü gerekli. Roman yazanlara hayran olmamak elde değil doğrusu.
CÖ: Öykülerinizin çoğunda İstanbul’un eski mahalle kültüründen kaynaklı sıcak insan ilişkileri var. Bu kültürü yaşadınız mı? Yaşamadıysanız bu denli derinlemesine gözlemleri nasıl edindiniz? Örneğin, kitabın adını taşıyan öyküde bu ilişki çok güzel anlatılıyor. Kısacık öyküde sanki bir ömrün getirdiği unutulmaz komşuluğu ya da dostluğu anlatıyorsunuz. Son cümlesi de çok vurucu: “Kâmil, bu dizle zor koşardı İstanbul sokaklarında ama neşesi Viyana’yı bile kuşatırdı.”
SY: Evet, tabii ki İstanbul’da doğdum, büyüdüm, yaşadım. Bu süreçlerde şehrin kültüründe muhakkak ki çok büyük değişimler oldu. Bu kaçınılmaz tabii. Yine de sokak isimlerinde, köşede şakalaşan gençlerde, parkta sohbet eden emeklilerde, her köşede bu sıcaklığın izlerini hâlâ takip edebiliyoruz. İnsan varsa, güzellik de vardır. Tabii bütün öyküler İstanbul’da geçmiyor. Mesela “Güzelleme” öyküsünde kahramanımız kayıp köy hayatının izlerini sürüyor.
CÖ: Karakterlerinizi sanki gerçek hayatınızdan seçip yeniden yaratmışsınız, iyi bir gözlemci misiniz?
SY: Sanırım iyi bir gözlemciyim, hatta gizli bir gözlemciyim. Yakın ve uzak çevremdeki insanlara önyargılar ve ezberlerle bakmak yerine onları olabildiğince anlamaya çalışırım. Fakat takdir edersiniz ki her hâlükârda kendi kısıtlı penceremden bakıyorum. Oysa her insan bir âlemdir ve insanları çok boyutlu anlamamız mümkün değildir, yine de denemek lazım.
Gerçek karakterleri bire bir yazmak o insanların kişilik haklarına saldırı gibi geliyor bana. Gerçek bir karakteri yazmış olsaydım, kendi penceremden baktığım için gerçekliği deforme etmiş olacaktım. Ve bu kalemimi de kısıtlayacaktı. Ben, yeni, özgün ve hayali karakterler oluşturmayı tercih ettim. Yirmi yıl kadar önce “Saray” öyküsünde yaşlı bir komşumu yazmıştım. Bunu da acemiliğime verin. Bir de daha yeni bir öykü olan, “N'olur N'olur”da kendi ailemden esinlendim, ailem öyküden haberdar olduğundan içim rahat.
CÖ: Öykülerinizde resim de epeyce yer ediniyor. Sanatın rengârenk dünyasıyla öykünün duygularla çevrili acımasız dünyası arasında nasıl bir ilişki var sizce?
SY: Resim sanatının öykülerimde yer alması tabii normal. Resim benim pencerem, kırk yıldan uzun süredir resim yapıyorum, resim izliyorum, resim okuyorum, resim yiyip resim içiyorum. Benim dünyamda resim sanatı ve yazın doğrudan ilişkili. Yazdıklarımı görüyor, çizdiklerimi duyuyor ve bundan keyif alıyorum. Ben öykünün dünyasını acımasız bulmuyorum. Resim, öykü ve diğer sanatlar, hepsi kurgudur. Daha önce de dediğim gibi insana dair dünyalardır ve esinin, derinliğin aktığı yerlerdir. Sanat eserleri insanın dış kabuğunun altındaki sonsuz okyanusu gösterir. Açtıkça genişlersiniz, derinlere daldıkça daha fazlasının da olduğunu fark edersiniz. İnsan sonsuz bir okyanustur ve sanat bu okyanusa açılan kapıdır.
CÖ: Ayşegül Yeşili'nden sonra halihazırda bir de “kısa öykü” kitabınız Ender Şeyler Yayıncılık tarafından e-pub olarak yayımlanmış: Eğreti Yıldız. Bu iki öykü kitabından sonra neler yazmayı planlıyorsunuz?
SY: Hayattaki birçok şeyi planladığınız zaman büyüsü kaçıyor. Aslında her iki kitaptaki öyküleri de plansız yazdım. Ben öyküyü davet etmedim, o Tanrı misafiri olarak geldi, ben de buyur ettim, başköşeye oturdu. Elim kalem tuttuğu sürece, ilham da insaflı olursa yazarım elbet bir şeyler. Hayat sürprizlerle dolu, değil mi?
CÖ: Son olarak söyleyeceğiniz bir şey var mı?
SY: Bu harika, akıl açıcı sorularınız için çok teşekkür ediyorum.






