Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

22 Ağustos 2018

Öykü

Serdar Sü • Ruhumu Usturayla Çiziktirdiğim Zaman

Serdar Sü

Paylaş

69

1


Temmuzun Nusaybin sıcağıydı. Akşamdı, akşama yakındı. Ne saadet, ne yemek vaktiydi. Olsa olsa bir sigara vaktiydi. Bir sigara yaktım, güldüm. Sigara da yakılır mıydı? Perdeyi aralayıp dışarı baktım. Yağmur çiseliyordu ve kaçışıyordu insanlar. Camekânlardı, markalardı, arabalardı derken ezan okundu. İçimden dedim ki: "Ah müezzin bey, camilerde bir kerecik Eleni Karaindrou çalsaydı..." Bekledim. Çalmadı tabii, bunun yerine şimşekler çaktı. Şimşekler çaka dursun. Sıkıldım, bayağı sıkıldım. Perdeyi kapatıp, içeriye daldım.

Önümdeydi yekpare yalnızlık. Tamam bazen bir tınıya kapılır öylece giderdim günlerce, yalnızlığı da unuturdum. Ama çoğu kez de yalnızlık beni unuturdu, yapayalnız kalırdım. Sonra uzandım, beni bu dünyada sırtına alan koltuğa. Bir müddet sustum. Yıkık dökük sehpaya baktım, üstündeki külüstür bilgisayara, telefona, kaleme, kâğıda, hiçbir zaman yazar olamayacağımı, gözümün içine baka baka bağıran yazılarıma. Hem ne diye yazıyordum ki? Acılarımı dindirmek için mi? Ünlü olmak için mi? Sefil yalnızlığıma cansız bedenimi, cansız maddelerle süslemek için mi? Böylelikle daha da sustum. Yemin ettim konuşmamaya. Bu sırada saç çekme hastalığım nüksetti. Yazmasaydım delirecektim demiyorum ama saçımı çekmeseydim delirecektim biliyordum. Delirmemek, aslında sırf normal görünmek içindi günlerce saçımı çektiğim. Fakat sonuç olarak deli ve anormal olan bendim. Çünkü kafamda yer yer boşluklar, kafamın içinde ise düşünceli yasaklar. Tüm bunları düşünürken aklıma parlak bir fikir geldi aniden. Yüzyılın, hayır hayır belki de insanlık tarihinin en parlak fikriydi: Edatlara katılmalıydım. Süratle bilgisayarı açtım. Tabii böyle bir bilgisayarınız olunca, bazen yalan söyleyebiliyordunuz. Beş on dakikalık bekleyişin ardından açıldı bilgisayar. Arama motoruna Türk Dil Kurumu yazdım. Açılan sayfada iletişim adresini sorgularken bir yandan da atik bir şekilde telefonu çevirmeye başladım. Sıfırdı, dörttü, birdi... falandı filandı... Derken telefon çalmaya başladı. Önce bir klişe sekreter konuşmasıydı:

"Türk Dil Kurumu hattına hoş geldiniz. Merhaba, ben bilgi danışmanı Burcu. Nasıl yardımcı olabilirim?"

"Merhaba. Bir soru sormak ve bir konu hakkında görüş bildirmek istiyorum."

"Evet buyrunuz, lütfen. Dinliyorum."

"Edat nedir?"

"Edat: Yalnız başına hiçbir anlamı olmayan sözcüklerdir."

"Pekâlâ. Doğru biliyormuşum demek. Şimdi görüşümü bildirmek istiyorum. Rica etsem beni edatlara ekler misiniz?"

Kahkahalardı, gülüşmelerdi, yaklaşık olarak on saniye süren. On saniyelik laubaliliğin ardından tekrar konuşmaya başladı, bilgi danışmanı.

"Kusura bakmayınız lütfen. Bir an gülesim geldi de. Ricanıza gelecek olursak, tüm görüşlere aynı dereceden bakmaktayız. Şu an yapabileceğim tek şey isminizi almak ve bunu sisteme geçirmek. İsminizi rica edebilir miyim?"

"İsim: Serdar Sü, normal su değil."

"Pekiyi. Teşekkür ederiz, normal su olmayan Serdar Sü."

"Yalnız, ciddiye alınmadığımı bilmek isterim."

"Estağfurullah. Merak etmeyiniz. Her şey kayıt altına alınmıştır. Hoşça kalınız, esen kalınız."

Telefonu kapadım kapamasına da, esen kalamadım bir türlü sekreter hanım. Asırlardır açmadığım televizyonu açtım nihayetinde ve bir paradoksu daha yıktım. Ne çok üzülürdüm anneme, o hiç Angelopoulos izlemezdi. Ve ne çok üzülürdü annem bana, ben hiç televizyon izleme(z)dim. Kumandayı alıp ha bire kanalları çevirdim, bir yalnızlığıma bir de salt yalnızlığıma. Sonra kumandayı duvara fırlattım. Açılan kanal ile baş başa kaldım. Açılan, Peru-Danimarka maçıydı. Henüz maçın ilk dakikalarıydı. Sıfır sıfırlık eşitlik sürüyordu. Birkaç defa spikerden duydum, futbolcuların isimlerini. Eriksen, Poulsen, Larsen... Oley be! Sana dair bir iz buldum. Hepsinde 'sen'. Bundan böyle tuttuğum takım Danimarka'ydı, bilsindi herkes. Herkes bildi ve sustu herkes. Sonra her şeyin -sız ekine göre düzenlendiği bir çağda, her şey başıma vurdu. Bilgisizlikdi, sevgisizlikdi, dinsizlikdi... En çok da sensizlikdi. Biradan, rakıdan, şaraptan daha kuvvetliydi bu vuruş. Bir an düşündüm, Zohreh Jooya ne de küstahlık ediyordu, en azından ayışında gördü, ben ay/ışıksız bile göremedim. Sensizlik başıma vuradururken telefonu elime aldım ve Zohreh Jooya açtım. Tamam belki küstah bir kadındı ama sesi mayhoştu. İletilerdi, şuydu, buydu derken bir şey gözüme çarptı. Bu, popüler kültürün vazgeçemediği bir uygulamaydı. Popüler kültür nedir, diye bir soruyla karşı karşıya kalmamak için giriverdim uygulamaya. Hemencik kaydoldum ve göz gezdirdim öylece alelade. Her yer fotoğraftı. Tanrım, yirmi birinci yüzyılda herkes fotoğrafçı oldu demek. Tanrı ile küçük bir molanın ardından 'tanıyor olabileceğiniz kişiler' diye bir bildirim gelince tıkladım. Fevkalade şeyler gördüm, görmez olaydım. Neymiş efendim, 'Başak Kara, İstanbul, Koç, Direkt mesaj yok.' 'Ahmet Kul, Marmara Üniversitesi, Eczacılık, 5/5.' 'Binnur Aslan, Hemşire, Yüreğini kolla ölmeden çürüyorsun." 'Nurcan Işık, Bu dünya için kendini paralaman gülünç." Son kişiye baktım ve telefonu da duvara fırlattım. İşte ruhumu usturayla çiziktirdiğim zaman, yapayalnız olduğumu anladım!

YORUMLAR

Gökçen Hamarat

Kakeminize sağlık

28 Ağustos 2018

Öne Çıkanlar

Scott Fitzgerald’dan yazarlara öğütlerOggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Jeff Minick

5 Mayıs 2025

Böyle Bir Politik Ortamda Akıl Sağlığı..

Amerikan halkını böylesine derin bir mutsuzluğa sürükleyen bir diğer önemli etmense medyanın kullandığı nefret söylemi, yaratılmasına öncülük ettiği olumsuz siyasi atmosfer ve yol açtığı ön yargılar. 2002-2015 yılları arasında Ulusal Ruh S..

Devamı..

Büyümenin Sancısı, Hayallerin Haritası..

Işıl Kızılırmak

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024