Sessiz Dev
10 Mart 2020 Öykü

Sessiz Dev


Twitter'da Paylaş
0

Anahtarımı çıkarıp kapıyı açtım. Babam salondaki koltukta uyukluyor. Sırtını yastıklarla desteklemişler. Başı düşmüş, ağzından salyası akıyor.

“Ben geldim.”

Bir yandan ayakkabımın bağcıklarını çözmeye çalışıyorum.

Babam sesimi duyunca gözlerini açtı. Ayağa kalkmaya yeltendi.

“Hiç kalkma baba.”

Kabanımı çıkarıp koltuğa fırlattım.

“Nasılsın?”

Usulen sorulmuş bir soru. Aslında nasıl olduğu belli.

“Mikrop kaparsın diye öpmüyorum.”

Dudağının kenarıyla gülümsedi. Ense tıraşı uzamış. Göz kenarları kırış kırış. İki kaşının ortasındaki çizgiler iyice belirginleşmiş.

Televizyonda bir sağlık programı var. Hastalandığından beri hiçbirini kaçırmaz.

Masaya göz attım. Tabakları, kaşık çatalları, bardakları hazırlamış annem. Zeytinyağlıları yan yana dizmiş. Ağzıma yaprak sarması attım. Tam sevdiğim gibi. İstanbul usulü. Kuş üzümlü. Aslında her zaman tersi olur. Her şey abimin sevdiği gibi yapılır bu evde.

Mutfağın önünden geçerken annemle abimin buzlu camın ardındaki yansımalarını gördüm. Konuşuyorlar. Annemin sesi ağlamaklı, yalvarır gibi çıkıyor. Kapının önünde durup dinledim. Sağ göz kapağım seğirmeye başladı.

Yengem gelmiş, sinsi sinsi uzaktan beni izliyor. Yüzüme bakıp gülümsedi. Yakalandığım için mahcup elindeki tabakların bir kısmını aldım. Çocukların yemeğini yedirmiş.

Mutfak kapısını tıklatıp içeri girdim.

“Sen mi geldin,” dedi annem. Solgun görünüyor. Az önce konuşulanları düşünüyor besbelli.

“Ne haber?” dedim abime.

Abim kaşını gözünü oynattı. Yemekten sonra konuşuruz demek bu.

 “Ellerini yıka oturalım artık sofraya,” dedi annem. “Abinler acıktı.”

Birkaç gündür uğramıyorum diye tavırlı. Çocukken de böyleydi. En olmadık şeylere küser günlerce konuşmazdı.

Babam masanın başına her zamanki yerine geçip oturmuş. Karnı daha da şişmiş. Yüzü siyaha yakın sarı renkte. Dev gibi adam küçüldükçe küçülmüş.

Annem, önce babamın enginarlarını tabağına koydu.

 “İçim dışım enginar oldu yahu. Eskiler senede kırk tane yemek lazım derlerdi. Bu yıl yediğim enginarı ömrüm boyunca yememişimdir.”

Söylediği şeye bir tek kendi gülüyor. Çorbaları servis yaptım. Tabağıma ıspanaklı börek, barbunya, üç beş tane de yaprak sarması aldım.

“Senin için pişirdim hepsini,” dedi annem.

Bugünün onur konuğu benim anlaşılan. Nedenini düşünüyorum.

“Ellerine sağlık.”

Yemeğini bitirir bitirmez babam yavaş adımlarla odadan çıktı. Dinlenmesi gerekiyor. Annem,

“İlaçlarını unuttuk,” diye telaşla koşturdu arkasından.

Babamın gittiğine emin olduktan sonra abim,

“Artık konuşabiliriz,” dedi.

Abimin lafını duyar duymaz yengem ayaklandı.

“Ben çocuklara bakayım,” diyerek aceleyle çıktı salondan.

Ayağa kalkıp tabakları peçeteyle sıyırıp üst üste koydum.

“Birer kadeh içelim mi?” dedim zaman kazanmak için.

Eliyle hayır işareti yaptı. İçmeyecekmiş.

“Müsaadenle ben bir kadeh içeceğim.”

Umursamaz bir tavırla omuzlarını kaldırdı. İçerden gidip iki kadeh aldım. Belki fikrini değiştirir.

Babamın koltuğuna oturmuş. Ayaklarını uzatmış. Gözleri kapalı. Ne konuşacağını düşünüyor besbelli. İçeri girdiğimi görünce toparlandı.

“Otursana.”

Geçip karşısına oturdum. Cebinden sigarasını çıkarıp yaktı. Kibriti dantel örtünün üstündeki küllüğe attı. Sigarasından derin bir nefes çekip:

 “Babama ikimiz de verebilirmişiz.”

Sağ gözüm seğirmeye başladı. Acaba fark ediyor mu, fark ediyorsa ne düşünüyor.

Elimle üzerini kapadım. Sağ gözüm sağlık sol gözüm varlık, dedim içimden.

“Eee.”

“E’si me’si yok.”

Göz kapağımın seğirmesi hızlanıyor.

 “Hangimiz vereceğiz yani.”

“Bilmem.”

İki bacağını birden ritmik şekilde sallıyor. Salladığının farkında değil.

“Yazı tura atalım.”

Abim istemsizce gülümsedi.

“Olur mu canım hiç öyle şey.”

Dudakları belli belirsiz kıpırdandı. Bir şey söyleyecek gibi. Arka odadan çocukların bağrışma sesleri geliyor. Kadehime eğilip bir yudum aldım.

Annem terliklerini sürüye sürüye odaya girdi. Elinde bir tabak kabak tatlısı. Önce abime, sonra bana baktı.

“Tatlı yiyelim tatlı konuşalım.”

Tabaklarımıza tatlıları koydu. Üzerine tahin döktü. En şerbetlileri, en cevizlileri benim tabağımda. Gelip yanıma oturdu.

“Söyledin mi,” dedi abime.

 Abim kafasıyla onay verdi. Annem doğruldu. Bakışlarını bana çevirdi.

“Verici için hiç sorun olmuyormuş. Doktor, veren kişinin karaciğerinin iki haftada yerine geleceğini söyledi.”

Önceden hazırlamış tüm söyleyeceklerini. Hafifçe öksürerek boğazımı temizledim.

“Ben istemiyorum vazgeçtim,” dedim cılız bir sesle.

“Ne dedin sen?” dedi annem.

“Ben donör olmaktan vazgeçtim dedim.”

Annem hiç sesini çıkarmıyor.

“Ne demek o,” dedi abim. Sesi olduğundan yüksek çıktı. Burnundan soluyarak, gözlerini bana dikmiş söyleyeceklerimi bekliyor.

“Babam evini kime verdiyse donör de o olsun demek.”

Bu sefer susan abim oldu. Kalkıp masadaki suyundan bir yudum aldı. Bardağı öyle bir tutuyor ki sanki az sonra kafama geçirecek.

“Yavaş konuşun kızım. Baban duyarsa,” dedi annem elini dudağına götürüp sus işareti yaparak.

“Ne yapacak anne, çocukken yaptığı gibi seni de beni de dövecek mi. Duysun. Çok düşündüm Ciğer benim ciğerim. Vermiyorum.”

“Kızım o nasıl laf. Abinin durumu belli iki çocuğu var. Sen daha uygunsun. Çoluğun yok çocuğun yok. Hem senin için hiçbir şey değişmeyecek. Eskiden yaşadığın gibi sağlıklı bir şekilde hayatına devam edeceksin. Vermezsen babanın durumu belli.”

Hiç soluk almadan söylüyor söyleyeceklerini.

Annem ağlamaya başladı. Parmaklarımı tek tek çekip eklemlerimi çıtlattım. Kafamı kaldırdım. Babamla göz göze geldik. Kapıda durmuş bizi dinliyor. Yorgun göğsü inip kalkıyor.

Abim hızla yerinden kalktı. Babamın yanına gidip kulağına bir şeyler fısıldadı.

Babam sağ karın boşluğunu tutarak her zamanki küçük adımlarıyla çıkıp gitti. Evde sessizlik hâkim. Sessizlik uzadıkça uzuyor. Göz kapağım yine seğirmeye başlıyor.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR