Sevdiğimiz Şiiri Yayımlamışlar
30 Mart 2018 Edebiyat Kültür Sanat

Sevdiğimiz Şiiri Yayımlamışlar


Twitter'da Paylaş
0

 
Bu anlattıklarımın yeni bir şey olmadığını söyleyecekler...
Gökçe Bilgin
Biraz önce telefonuma gelen mesaj: "Sevdiğimiz şiiri yayımlamışlar, az önce elime geçti dergi, fotoğrafını çekip göndermek istedim." Dergileri alınız efendim! Sinemaya, tiyatroya gitmezsek, kitaplar için paramızı harcamazsak, buralar hep böyle çirkin olur. Sanatın güzelleştirdiğine dair, içerden yani kendimden başlayarak bir şeyler anlatmak istiyorum. Ne zaman bir şeyler anlatacak olsam, başucu kitabıma başvururum. Başucu kitabım demek, bu eksik bir tanımlama, benimle yaşayan! Evet, onun için benimle yaşayan demek daha doğru olur. Kucaklaşmanın Kitabı, Eduardo Galeano... “Diego, denizi hiç görmemişti. Babası, Santiago Kovadloff, onu denizi görmeye götürdü.” Galeano “Sanatın İşlevi“ isimli 8 cümleden oluşan bu öyküyü, şöyle tamamlar. Evet yanlış okumadınız. Tamamı sekiz cümledir ve 8. cümle; ne zaman konuşmam gerekse, kendimi tutamayıp başkalarına sesimi duyurmaya çalışsam, görmezden gelemeyeceğim yakınlıktadır. “Yardım et de göreyim.’’ Bu zamanla başka cümlelere de bağlanır. O öykünün devamı olan başka cümleler, sadece okurun bildiği. Okur olmak az değildir, efendim! Bu konuda iddialı olanlar da vardır. Yukarda bahsi geçen okur mesela… Her okuduğumda, benden yeni bir ben değil de, varlığıma dahil olan, farkında olmadıklarımın, yüzeye çıktıklarını görürüm. Hayatımı kapalı kapılar arkasında çıplak bir yalnızlığa ya da anlamsızlaşan kalabalığa, çoğu zaman kendimden kaynaklı olduğuna inandığım anlamsızlıklar da dahil olmak üzere, teslim edebilirdim. Etmedim! Gerçekten karşılaşmış olmamız, başkalarını da görmemi sağladı. Ama yine de bu iddia Bukowski’nin John Fante için söylediklerinin yanında az kalır. Los Angeles Halk Kütüphanesi’nde okuduğu günleri anlatırken, Toza Sor kitabıyla karşılaşma anını yıkıcı bir üstünlükle dile getirir. “Derken bir gün bir kitap çektim, açtım ve kalakaldım. Birkaç paragraf okudum. Sonra çöplükte altın bulmuş gibi kitabı masaya götürdüm.” Sanatın temel ihtiyaçlar kategorisinde yer almasına dair bir şeyler söylemeyi düşünüyordum. Bu düşünceme yön veren temel tutkuma değinmemiş olsaydım bu isteğim bir yorumlamadan öteye gidemezdi. Düşünceleri kendine sığmayan insanlarla ahbaplık kurmuş olmam bu beni yoldan çıkardı. İlk konuşmanın güçlüğü sağlam bir dayanağa yaslanarak atlatıldıktan sonra sanatın değmediği çirkinlikler hemen gözüme çarpmaya başladılar. Bu nedenle ekmeğin yanındaki rafta kitapların bulunması, hastanenin bitişiğinde sinema, tiyatro, galeri, konser salonu bulunmasını istemek; bunlar uçuk fikirler değildir. En uçuk fikir içinden geçeni söylememektir! Dünya Tiyatrolar Günü olunca, biraz düşündüm, sadece biraz... Sonra dedim ki! Gökçe tiyatroya git! Kendimle konuşmayı severim. Kendiyle konuşur gibi benimle konuşulması, delice görünen bu durum, bunu da severim. Hep inandırıcı gelmiştir, perdenin açılmasıyla beraber orda olanlar; aynı anda ve yakın aralıklarla yan yana dizilmiş bir çok insanın yüzü ve hisleri, benimle konuşurlar, kendileriyle konuşur gibi. Yazmak zorunda değiliz, oynamak ve söylemek zorunda da değiliz. Ama eleştirmek ve yapılmasına karşı çıkmak için dahi olsa, sanata para yatırmak, bu gereklidir. Kuralları takdir etmediğim zamanlar oluyor. Spontane yapılacakların ve doğallığın zarar göreceğine dair kaygılar… Ama bilmeden karşı çıkmanın tenhalığını da bilirim! Şimdilerde bilmediğim konularda konuşmamayı tercih ediyorum. Ahengin kuralla ortaya çıktığı durumlara seyirci olmak, bunun keyfi başkadır. Müziğin iyi gelmediği ruh hali, henüz tanımıyorum. Şarkıcıların, futbolcuların milyon dolar kazandığı, bu gibi ifadelere de ihtiyacım yok. Bir yerde sanat icra etmeye çalışanların sorunları olduğunu görmek, ille de bir başka durumu kötüleyerek yapılmak zorunda değildir. Sürekli seçeneklere maruz kalmak, birine iyi demek için diğerine kötü demek zorunda bırakılmak, bunlar rahatsız edici durumlardır. Her hangi bir şeyin iyiliği ve kötülüğü bir başka durumla karşılaştırma yapılarak ifade edilmeye çalışıldığında, geriye sadece nefret kalıyor. Bir yokluğun görünmesi için, varlıkların karalanması, bu sıklıkla yapılır çünkü kıyaslama bir seçme ve itibar göstergesidir. Nefretle olan yakın bağı umursanmaz ya da gözden kaçar. Oysaki yokluk, doğal bir gözlemle ve birazcık cesaretle fark edilir. Hepimizin payının olduğu durumları fark etmek, cesaret ister. Çünkü sorunları uzaklara havale etmek kolaydır. Peki bu sahiden işe yarar mı? Sanata ulaşmak, bu bazılarımız için çok pahalı, ama ulaşma mesafesinde olanlar da var. Birçok mal varlığını satın almak için, yıllarca çalışıp keyfini çıkarmadan ölenlerin sayısı az değildir ve bu durum daha küçük yaşlarımda şöyle hissettirirdi. Zamanı yemeye yetmeyecek kadar çok çikolata alanlar... Onlarca ayakkabı sahibi olmak, üç öğün tıka basa yemek, evlerin içine ve dışına durmadan bir şeyler almak, bunlar neden uçuk bulunmaz? Tiyatrolar çoğu zaman boş koltuklar nedeniyle kapanıyor. İyi bir çok film neredeyse hiç izlenmeden kayboluyor. Bazı kitaplar ve dergiler ve şarkılar hiç bilinmeden öylece susuyorlar. Fazlasına değinmek istiyorum. Sorunların varlığı "kimselerce" anlaşılmıştır. Cebimizdeki paranın miktarının ne olduğu mühim değil, nelere harcadığımız, bu mühim. Biliyorum! Bir kısmını kendimden biliyorum! Kitapları pahalı bulup, üçüncü bir ayakkabıya çok ama gerçekten çok para verdiğimde hiç ama hiç kederlenmediğimi biliyorum! Yazarların, oyuncuların, ressamların ve müzisyenlerin ve daha bir çok sanatçının, sahnenin, derginin, kitabın ve o alana dahil kimselerin; maddi sorunlar içinde olması, böyle şeyler söylemek, evet böyle sıkıcı şeyler söylemek, bunlar can sıkıcı konulardır ve bir çok kişisel gelişim uzmanı insanımız, neşeli şeylere itibar eder! Bunları görmek için duyarlılık, buna sığınmak istemiyorum. Duyarlı olmak, bu haksız elde edilmiş bir kavramdır. Fark etmek, bunun günümüzde mümkünü en kolay durum olduğunu söyleyebilirim. Hiç ama hiç sayıca az olmayan bir çoğunluğun, akıllı telefonu olduğunu görüyorum. Farkında olmamanın mümkün olmadığı bir çağda yaşıyoruz. Sanat paradan değerlidir. Ona ulaşmak için para değil, tercih etmek yeterli olmalıydı. Bukowski’nin sevdiği kitabın dördüncü cümlesi şöyle diyordu, ’Hassasiyet gerektiren önemli bir sorunla karşı karşıyaydım.’’ Aynı kitaba devam edilecek olursa, başka bir sayfada da şöyle yazar, ‘’ama maddi durumumla ilgili birkaç soru sormasını da ümit etmiştim…’’ Bu anlattıklarımın yeni bir şey olmadığını söyleyecekler, karşılığında, hakkı yenilmiş bazı eskilerin gün ışığına tekrar çıkmaları gerektiğini söyleyeceğim. Bizim sevdiğimiz şiir, Paul Celan’a ait Corona’ydı.

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR