Herhalde iyi günündesin anne, mesajıma kısa da olsa cevap verdin: “İyiyim kızım, sen nasılsın?”
Çocuk hep çocukmuş hakikaten anne, derdin ya. Okula yolladığım ikizlerimin ardından ağladım bu sabah. “Yeni bir yıl” yaklaşırken elimde değil, elimde değil zaten kalbimin, ruhumun içinde, duygular şelale anne. Evet, komikliğe vurmaya çalışıyorum yine, bildin.
Cevap niyetine: “Ben de iyiyim. Sağol.”
Halbuki neler yazmak istiyorum anne de, elim gitmiyor. Bak burası doğru, elimle yazmam gerek. Uğraşıp bir türlü “sağ”laştıramadığınız sol elimle. Buna çok gülerdin, hatırlıyor musun? “Anne tamam ya, herkes gibi salak değil solağım daha iyi değil mi?” Damarları incecik derinden her daim görünen o zarif elini ağzına götürerek gülerdin. Nesini komik bulurdun kim bilir. “Kızım haklısın da, işte baban…”
İşte babam. Mühendis adam, iki artı iki eder dört. On iki yıl önce arabasıyla bir kamyon altında kaldığında babam. Yine böyle yeni bir yıla yakın.
Halbuki neler yazmak istiyorum anne. Çok yoruldum, mesela. O kadar yoruldum ki anne, bu kadar olur. Yıl, babamı ezen o zalim kamyon gibi geçti üstümden. Ama ben sağ çıktım. Bir tek işte sol ayağım. Hani çatıda, apartman yapılırken, açık bir tel kalmış da esneyivereyim demişim, kedi misin mübarek kal bastığın zeminde, elim değmişti, zaten parmak çocuk gibiyim, öyle derdiniz bana, üflesen uçar, elektrik üfleyince ben merdivenin altına merdiven. Kuş gibi uç, kaç basamak kim bilir. O zamandan kalan sol ayak işte, kaç yaşındaydım sekiz mi, dokuz mu? Arada o ayak yokluyor.
“Annenizi sık sık yoklayın ama sözlerine, tepkilerine gücenmeyin.” Peki doktor. Bu yıl biraz uzak kalacağız ama elimden geleni yaparım.
Ayşe ile Emir’i görsen. Öyle boy attılar ki yazın. Ayşe Emir’i geçti hatta, fakat ölçümü yapan hemşire dedi ki belli olmaz, kızlar genelde erkeklerden daha erken gelişir. Gelişiyoruz da ne oluyor anne? Bu erkek dünyasında ne yapsak güdük kalıyoruz.
“Olsun, arzu ettiğiniz sıklıkta olamasa da sakın ziyaretleri, telefonları, mesajları kesmeyin. Siz ara sıra çocukları da getirin yine de” diye tembihliyor beni doktorun. Ne hoş kadın. Alımlı, akıllı. Atatürk belki böyle bir özlü söz de demiştir fakat kim vurduya gitmiştir: “Ben kadının alımlısını, akıllısını severim!” Ben en azından öylesini seviyorum, net bilgi, yayalım. Doktorun tavsiyesine rağmen getirmiyorum çocuklarımı sana anne çünkü kafaları çok karışıyor. Bazen Emir’i görünce çığlık çığlığa bağırmaya başlıyorsun, korkuyorlar. Nasıl da babama benziyor ağzı burnu, eli ayağı. Onlara bakınca ara ara, hüzünleniyorum, tanımadılar dedelerini. Kim bilir ne şımartırdı, yaşlandıkça yumuşuyordu babam, sert, soğuk görünürdü ama tatlıydı. Aslında “serin” daha doğru bir sıfat olur onun için. İnsanları tanımlarken sıcak kanlı deriz, soğuk deriz, serin diyenini duymadım, halbuki ne güzel anlatıyor babamı. Su gibi sakin, yaz sıcağında serinletici, kışın da buz gibi, dondurucu değil, sadece serin. Hepimize düşkündü, hele sana. Sizinki de bayağı aşkmış be anne, size rağmen aşka dolu dizgin inanmadım ben, bu da tuhaf, ama şakayla karışık hep dediğin gibi “değişik” biriyim herhalde, ben doğarken gökte sert tutulmalar filan mı olmuştu kim bilir? Gerçi biz ortalıktayken babamın seni öpüp sarıldığını filan görmezdik ama bakışları yeterdi. Bana kimse öyle bakmadı anne. Ben kimseye öyle bakmadım. Şanslısınız. İşte bakmalara doyamadığın adama benzer minyatür bir adam görünce karşında birden, deliriyorum sanıyorsun belki. Emir’i gördüğünde artık o güzel kafandan neler geçiyorsa? Yoksa onu hayalet mi sanıyorsun?
Ayşe ile Emir dedelerini hiç görmediler ama bir bakıma anneannelerini de bilmediler. Doğdular, iki yıl kendindin, kendin gibiydin, sonrası işte. Yavaş yavaş değil, hızla. Babama çarpan kamyonun hızıyla. İki yaşında bebek ne hatırlasın? Seninle ne kadar güzel vakit geçirdiklerini unuttular gitti. Fotoğraflarda sadece.
Fakat ben öncesini sonrasını da hiç unutmuyorum. Hastanede Ayşe’nin minnacık bedenine bakteri yürümüştü. Ciğerine, kanına geçecek kadar. Beş yaşındaydı. Ömrümden ömürler, hayatımdan hayatlar gitmişti o gün. Seni aramıştım da “Ayşe kim?” diye sormuştun. İnsan aynı gün iki kez mi yıkılır anne? “Ne yazık ki beklediğimiz bir gelişme Çiğdem Hanım”, demişti doktorun, kızımın koluna tüpler bağlanırken iki arada bir derede aradığımda onu. Bir kamyon aynı aileye iki kez mi çarpar? Sonra aynı akşam apartmanı ayağa kaldırınca sen, hanginize yetişecektim anne, Emir evde bakıcıyla, Ömer yine seyahatte, ben bir hastane odasında kime dua edeceğimi şaşırmış, İlyas Efendi akşam servisinde “bir isteğin var mı Neriman Teyze?” diye sorunca adama “hırsız!” diye saldırmışsın. Kim bilir o gün de etrafın kapkaççı dolu gibi sıkı sıkı omzuna astığın, yatak odasından salona, mutfaktan banyoya taşımaktan usanmadığın çantanın içinde yine neler aradın bulamadın. Beni de aramışsın tam on iki defa, sonradan gördüm, defalarca saydım; on-i-ki. Hani bir gün tam o yaştaydım, on iki, nasıl kâbus görmüştüm. Kan ter içinde, çığlık çığlığa uyanmıştım.
Rüyamda sanki, bunu bildiğimizden değil de daha da bilmediğimiz, bambaşka bir evrenin içine doğmuştum. Dikey bir evrenin; sonsuz sarmal biçiminde tasarlanmış. Rüyamda doğduğumu görmüştüm anne. Doğuyorum ve bunun bir rüya olduğunun farkındayım. Sen yanımdasın, el eleyiz. Sonra birden elimi bırakıveriyorsun ve ben o an kocaman bir kadın oluyorum. Göz altları, dudak kenarları kırışmış, dip boyası gelmiş. Ertesi gün, kâbusun dehşetini üstümden atlattığımda “dip boyası gelmiş” lafına epey gülmüştün; her ay boyatırdın sen saçını. Ben, o kocaman kadın, göz altları, dudak kenarları kırışmış, dip boyası gelmiş kadın, rüyada, seni kaybediyorum. Katman katman arıyorum seni, birbirinin içine geçmiş yuvarlak bir ebediyet içinde döne döne aşağılara iniyorum, aşağıdan yukarı baktığımda her katmanı görüyorum, hatta her yaşımı o an yaşıyorum. Hani fizikçisi gizemcisi diyor ya, düşünegeldiğimiz gibi ileri doğru yaşanan bir zaman olmayabilir, zaman bildiğimiz gibi değildir belki; öyle, rüyamda zaman yok. Her şey aynı anda vuku buluyor. Diyorum ki kendime, rüya bu, çabuk uyan, annen evde, odasında uyuyor. Kendimi rüyadan zorla çekip çıkarıyorum, uyanıyorum, koşuyorum odanıza. Üstüne ikinci bir deri gibi yapışmış sınırsız şefkatinle, “koca kızsın artık, olmaz” filan demeden ortanıza alıveriyorsun beni. Babam şakadan homurdanıyor. Onun saçından gelen limon kolonyası, senin boynunun yaseminli krem kokusu. Sana iyice sokulup babama arkadan sol ayağımı atıyorum.
Rüyadan çekip çıkardığım gibi kendimi, şimdi de çıkıp gelsem anne, başımı dizine koysam. Ilık ılık parfüm kokan, yuva kokan narin ellerinle saçlarımı okşasan. “Her şey yolunda kuzum, her şey yolunda, anne burada” desen hep dediğin gibi ve dünya tekrar yerine otursa. Bu hastalığın adını değiştirsinler anne. Onu tanımlayan hekimin soyadıyla anılmak yerine, “hasta yakını” tarafından bakarsak tabii, sizin neler yaşadığınız ihtimal siz dahil hepimize muamma, “var ama yok hastalığı” diye değiştirsinler adını.
“Yeni bir yıl” geliyor anne. Gelecek hafta 2023’e gireceğiz. Kamyonun bizi önüne katıp babamla birlikte savurduğu yılın üstünden on üç koca yıl geçmiş. O hafta da yeni bir yıla yedi gün kalmıştı. İki yıl boyunca gece gündüz yirmi dört saat, hemşire, bakıcı, yardımcı kabul etmeden bitkiden hallice bir kocaya nasıl baktın. Şevkle. Sonsuz bir sabırla. Çürümeyen bir aşkla. Babamın bedeni pes edince seninki de istifasını vermiş meğer, haberimiz yok; mektubu geç geldi.
Unutmak istiyorsun. Bu hakkı elinden kim alabilir?
“Canın acıyor mu?” diye sormuştun ben merdivenlerden beni hep benzettiğin o minik serçeler gibi şaşkınca düştükten sonra. Acıyordu ya, çok acıyordu. Üzülme diye “acımıyor” demiştim. Öyle aşıktım sana, yüzün hep gülsün istiyordum. Sol ayağımın üstüne basamadığımı günlerce saklamıştım. Şişip davul gibi olunca ayakkabıya girmez oldu, mecburen artık, doğru hastaneye. “Daha erken getirseniz bir maraz kalmazdı” demişti doktor. Ah bu doktorlar, neyi kime nasıl söyleyeceklerini hiç bilmiyorlar. İyiyim diye yazdım ya şimdi cepten, aslında canım acıyor anne. Canım öyle acıyor ki. Bu sabah Ayşe ile Emir’in arkasından ağladım çünkü yeni bir yıla yine babamsız ve bu sefer sensiz de gireceğim. Yan masalarda oturan anneannelere, dedelere sol ayağım kasılarak bakacağım. Gözyaşlarımın sebebini yine “şu salak alerji”ye bağlayacağım, bari bahanem hazır: kim bilir ne dokundu bu sefer, gözlerim hassas, yapacak bir şey yok geçer şimdi. Evde kalalım istiyorum, Ömer ısrar ediyor, hepimize iyi gelirmiş kalabalığa karışmak. Şirket muhteşem bir mekânda yedi öğünlü enfes bir yemek ayarlamış. Canlı müzik, doyasıya eğlence. Kostümlü parti. On, dokuz, sekiz, yedi, altı, beş, dört, üç, iki, biiiir!
Bu yıl sana ağabeyim gelecek mecbur. Yok anne, babamın ölümünden sonra- ölüm evet, vefat, ebedi uyku, irtihal filan deyince azalmıyor- senin kendi dünyana çekilmen dahi yakınlaştırmadı bizi. Hâlâ kedi köpek gibi itişiyoruz.
Burası tuhaf bir memleket anne. Ömer diyor ki, beş yıl daha sıkalım dişimizi, çocukların üniversiteleri dahil tüm eğitim-öğretim paraları çıkar, üstüne birikim yaparız. Bu mantığa karşı koyacak değilim. Taşındığımız şehir güya başkent. Hani babamın ince dudaklarını sağa kıvırıp “taşra” diye küçümseyeceği yerlerden. Hakikaten herkes birbirini tanıyor gibi. Küçücük bir çevrede dönüp durduğumuzdan belki; expat dünyası. Kadınların çoğu çalışmıyor, sabah kahvesinden akşamüstü çayına, spor salonundan hayır kurumu toplantılarına... Azıcık vakit bulduğumda aylardır elime yapışmış çeviriye dönmek istiyorum, üst üste iki davete hayır dediğimde burnu havada oluyorum -çocukların sınıfından Clara, Ayşe’ye söylemiş, annesi snob buluyormuş beni. Ne gereksiz işler. Daralıyorum, bunalıyorum bildiğin. Böyle yazmak istiyorum aslında, kızın olduğumu hatırladın, nasılsın diye sordun ya bu sabah. Beş yıl değil bir yıl daha nasıl yaparım kara kara düşünüyorum anne, bu kasaba kılıklı şehirde içim kurudu, ruhum büzüldü. Başka memlekete taşınmak zormuş, gurbet acı şeymiş anne, Yeşilçam filmleri bilirmiş meğer. Baksana bir yılda işte üstümden o kamyon...
Rusya Ukrayna’ya saldırınca ödümüz koptu, acaba İstanbul’a mı dönsek diye Ömer’le birbirimizin başının etini yedik ama baktık ki en azından şimdilik, buralar hala Putin’in arka bahçesi. Bu kadar imkân varken İstanbul’a dönmek delilik, memleketin hali malum. Babam ne severdi Ömer’i. Mühendis kafalar. İyi ki ülkenin bu günlerini görmedi diyorum bir yandan, üzüntüden verem ya da kanser olurdu babam. Aklım, mantığım biliyor, susup oturuyorum ama neredeyse mutsuzum, itiraf etmek gerekirse. Hiç arkadaşım yok burada. Yalnızım bildiğin. Yalnızlık meğer isim değil eylemmiş anne. “Yalnızlık çekmek” doğrusu; hep böyle çift kullanılmalı.
“Bu noktadan sonra bakımevine yatırmak gerek” demişti doktorun o akşam, İlyas Efendi’ye saldırdığın günün akşamı. Bizimle yaşaman bakıcı olsa bile evde küçük çocuklar varken çok zor olurmuş. Gücüm yoktu. Çoğunlukla tek başımaydım zaten, iki çocuk, üstüne sen, yemedi gözüm. O vesile, Ayşe’yi hastaneden çıkarır çıkarmaz seni lüks hapishanene yerleştirdim.
Hafıza anne, uydurukçu bir arkadaş, değil mi? Hepimiz geçmişimizi “hatırlamak” diye isimlendirip canımız çektiğince baştan yazarken, arzu ettikçe silerken, kim senin şahsi hafıza depona laf edebilir? Hepimiz kendi gerçeğimizi yaşıyorsak anne, belleğinin yeniden bellediklerini kim yargılayabilir? Hangi cüretle doğru veya yanlış olarak yaftalayabilir? Keyfine göre bük anılarını anne, anını keyfince bük. Beni soracak olursan iyiyim, o kibar, damarlı, anne kokulu ellerinden öperim.






