Trendeyim
15 Şubat 2020 Öykü

Trendeyim


Twitter'da Paylaş
0

Trendeyim. Yanımdaki koltuk boş diye birkaç kitap koydum üzerine. Elimde iki büyük valizle gar personellerinden birini bulmaya çalışıyordum öncesinde. Bu tenhalığın sebebi treni kaçırmış olmamsa geceyi geçirmek zorunda kalacaktım burada. Geri dönemezdim, çünkü bir şey bırakmadım geride. Doğduğum şehre dönüyorum. Elimde bir dergi, vagonun camında seyreden eğri büğrü ağaçlar, dağlar, yamaçlar var. Okuduğum bütün öyküler bir yolculukla başlıyor, kahretsin! Bırakıyorum dergiyi koltuktaki keseye. Bir başkası bulsun. Benim değil bu hikâyeler. Tanıtım bülteni buldum gara gelirken bir büfede. Doğduğum şehrin fotoğraflarına bakıyorum içinden. Orada yaşadığımız ilk evi hatırlıyor muyum? Fotoğrafların arasında bulamıyorum. Yenilediler belki de. Ya da yıktılar ne bileyim. Hem zihnimde bir fotoğraf var mı ki bulup 'ha bu o işte!' diyeyim! 

Görevli geldi şimdi. Bilet istiyor. Kimliğimi de istiyor, teyit için. Ben aldım işte! Yolda bulmadım ya bileti! Yolda bulmuş olsam ne fark eder ki, geri mi vereyim? Hem zaten kim bırakmış ki bir hikâyeyi ben bulayım birleştireyim. Nerden geldiğimi soruyor karşımdaki kadın. Bu trenle başladım ben ve hatırlamayana kadar da devam edeceğim var olmaya. Solgunluğumdan dem vuruyor ayrıca. Kimseyi istemiyorum bu yolculukta. Ben ve belleğim. Düzeltiyorum. Ben, belleğim. Ve sabah, doktorun yamadığı etiketin ilan ettiği ölümü cesurca taşıyorum. Buna kayboluş demek daha doğru olur belki ya da kaybediş. Ne fark eder! Unutana kadar hastayım ve hasta olduğumu unutana kadar da yaşayacağım. Yaşayacağım işte! 

Vardığımda kime gideceğim? Varana kadar nereye varmak istediğimi unutmayacağım önce, ilk kural. Ardından seni arayacağım orada; ablamı arayamam çünkü, senelerdir yapmadım. İşte ikinci kural burada çıkıyor: seni ve cebimdeki fotoğrafını unutmayacağım. Seni nerede bulabileceğimi sormam gereken yerleri not alıyorum, bu da üç. Gerisi mühim değil. Vaktim bol. Şimdi bir kısmını ayakkabımı bağlamaya harcayacağım. Harcayacaktım desem daha doğru artık. Adamın tekine takıldı gözüm çünkü. Elindeki valizi çekiştirip hızlı hızlı inmeye çalışıyor. Babamı anımsatıyor suratı. Bilmiyorum. Belki de babamı hatırlamıyorumdur. Bu bir kuruntu mu şimdi? Enfes! Babam daha zayıftı sanki... Ne bu? Babamı hatırladığımı kendime kanıtlamaya mı çalışıyorum şimdi de? Enfes! Babam öldüğünde cenazesine bile gitmedim ki!

Annemle aynı gün öldüler. Aynı yerde değil ama. Birkaç saat arayla. İkisi de birbirinin ölümünden habersiz öldüler. Ölmüşler yani. Ablamdan duyduğum kadarı bu. Ablam annemin ölüm haberini aldığında telefonu kapatıp annemi çaldırmış dükkâna göz kulak olsun diye. Onun vakti benden daha bol olsa gerek ki tekrar tekrar yaşamış. Durup dönüp altını çizdiği yerlerin üzerinden geçmiş hatta. Adam indi şimdi. Ben de indim peşinden. Çok baktım herhalde adama ki el salladı giderken. Utanmadım değil ama ne fark eder ki. Kayboldu nihayetinde. Ayakkabım çözülmüş. Onu bağlayıp geri döndüm trene. 

Karşımda bir kadın var. Durmadan telefonla konuşuyor. Rahatsız edici. Bu dünyada ne gördüyse unutmak ve sıfırdan başlamak istiyormuş. Ne gördüyse artık... Tabii onun kelimeleri böyle değildi, bunlar benim. Bir şeyler diyecek gibi oldum ama araya girmek istemedim. Onun yerine kadını aldım zihnime karşıma koydum. Fakat diyecek bir şeyim yokmuş sanırım. Biraz da orada oturduk karşılıklı. Devam ettik susmaya. Yarım saat kadar. O yarım saat boyunca da diyecek bir şey bulamayıp zihnime aldığım kadına yine diyecek bir şey bulamayınca suratına baktım ve o esnada başka şeyler düşündüğümü düşündüm.  Kendimi bu bataktan kurtardığımda adamın teki, yanında durmadan kulağına fısıldayan bir başka adamla, biraz ötede dikilmiş beni süzüyordu. Kondüktör olsa gerek. Tebessüm edip yanıma geldi şimdi, biletimi istiyor, verdim, yanlış kompartmandaymışım ve bu kaç oluyormuş artık! Nasıl yahu? "Az önce bindim bu trene!" diye çıkıştım. "Bir başkasına benzetiyorsun beni." Ama sorun değil. Sonuçta yanlış kompartmandayım. Sorun bu. Kondüktörün koluna girdim. Gösterdiği yere oturdum. Yanımdaki koltuk boş diye birkaç kitap koydum üzerine. 

Doğduğum şehre dönüyorum. Elimde bir dergi, vagonun camında seyreden eğri büğrü ağaçlar, dağlar ve yamaçlar var. Bir adam kapımın eşiğinde durdu, gülümseyerek el salladı bana. Gitti ardından. Cebimde bir fotoğraf var. Senin olsa gerek. Fotoğrafı inceledim bir süre. Seni nereden hatırladığımı bulmaya çalıştım. Bir istasyona yaklaştık o sırada. Camın buğusunu sildim belki duraktasındır diye. Sana benzeyene bile rastlamadım. Pardon. Düşündüm de... Sana zihnimde de rastlamadım. Hatta zihnime de rastlamadım. Fotoğrafını daha belirgin bir yere koymam gerekiyor sanırım. Bu bir kuruntu mu şimdi? Duraktaki kalabalık trene doluştu, trendeki kalabalık durağa... Bir süre sonra, hareketlenecek gibi olmuşken kondüktörün tekini tuttum kolundan. Özür diledim, inebilir miydim? Dalgınmışım da bugün bir nebze. Kusura bakmasın o da, palas pandıras indim zaten. Gişe memurunun yanına sokuldum hemen. Fotoğrafını gösterdim. Tanımıyor. Büyümüş olabilirsin. Sakalın falan da çıkıyordur muhtemelen ama olsun, benzeten çıkar belki. Neyse. Eskiden oturduğum sokağa nasıl gideceğimi sordum. Öyle bir sokak yokmuş burada. "Burası Eskişehir değil mi?" dedim, "Ankara burası," dedi. "Tamam," dedim, "olur." Zaten Ankara'yı arıyordum demek ki. Ayrıldıktan sonra dolandım biraz. Az önce de niyetçiden öğrendim, kaç tane filmde oynamışsın. Çocukken niye söylemedin ki bunu bana? Sanırım kırılıyorum... Evet. Kırıldım ve artık aramayacağım seni de. Şimdi biraz dinleneyim, birazdan birilerine sorarım seni nerede aramayacağımı.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR