Bela geliyorum demez tabii. Başımda dikilen adam sert ses tonuyla tekrar etti:
“Hanımefendi, orası benim yerim.” Anlamaz bakıyorum.
“İyi de, ben geldiğimde burası boştu,” dedim.
“Hayır, orası benim yerim. Vitrindeki pastalara bakıyordum.” Masadaki peçeteyi gösterek, “Şu kâğıdı ben bıraktım.”
“Kâğıdı mı?” Boynumu hafif eğip, gözlerimi kısıyorum. Ne diyor bu adam? Al başına belayı.”
“Evet, kâğıdı,” parmağının ucuyla bir taraftan peçeteye vuruyor. Buradan kalkılmaz, inadına oturulur ama delinin biri için keyfimi bozamayacağım. Hem nasıl bakış öyle? Israrlı, derin,boşluğa dikilmiş, vazgeçmeyeceğim diyen gözler. Kibar bir ceket giymiş, pöti kareli kumaştan içindeki süveteri ve yaka mendiliyle efendiden birine benziyor. Konuşurken alnı buruşuyor, arada bir gözü seğiriyor.
“İyi, pekiyi. Benim yerimdi ama madem bu kâğıdı buraya siz bıraktınız.” Yerimden kalktım, hemen yanda oturan paltolu adamın diğer tarafına geçtim.
Yan masada gözlüklü, şık paltolu adam oturuyor. Nedense paltosunu çıkarmıyor. Diğer adamla aramızda geçen tüm konuşmaları duyduğu halde duymamış gibi yapıyor. Arada yardım ister gözlerle ona baktığımda hiç oralı olmadı. Konuşmalarımızı duymamış olması imkânsız. Hem garsonlar nerede, istemediğinde burnunun dibinde biterler, gerektiğinde bir tanesini bulamazsın. Artık üçümüz yan yana masalardayız. Pastanenin diğer masaları boş. Renkli akide şekerlerinin, lokumların yer aldığı tezgâhın gerisinde tarçın, mahlep kokularını aşarak ulaşılan bölüm sanki zamana meydan okuyor. Değişime gönlü yok. Albenili pastalar, limonata ve demirhindi şerbeti sebilleri, bir köşede dumanı tüten çay ocağı ve çay kokusuyla hep sakin, dışarıdaki kalabalıktan uzak bir sığınak.
Bir acıbadem kurabiyesi ve çay söyledim. Paltolu adam birini bekliyor. Beni yerimden kaldıran adam mozaik pasta, milföy ve limonata söyledi. Birileri gelecek herhalde. Birden ayağa kalkıp cebinden çıkardığı kâğıt mendille önce masayı, sonra uzun uzun daireler yaparak sandalyesini sildi, yanaklarını şişirerek toz üfledi. Oturamıyor. Sonra tekrar masa tekrar sandalye ve toz üfleme. Gözlerim kocaman üzerinde. Bir yandan kendi kendine söyleniyor. Dediği anlaşılmıyor. Belli ki bir şeylerden şikâyetçi. Garson siparişleri getirince pastaların ikisini de önüne aldı. Çok önemli bir iş yapar gibi ve soluksuz yedi. Bir dikişte limonatayı içti. Yan masadaki adamla neler oluyor bakışıyla göz göze geldik. Gülmemek için gözlerimi kaçırdım.
İçeri giren uzun, mavi siyah saçlı, takmış takıştırmış kadını görünce paltolu adam ayağa fırladı, kadını kendine doğru çekerek yanağıyla dudağı arasında bir yerden öptü. Sevgilisi herhalde. Aralarında Fransızca konuşuyorlar. Kadın Fransız olmalı, diğerinin r’leri yumuşak g’ye dönen Fransızcası da ondan geri değil. Anladığımın farkında değiller. Adam pişkin, çok eğlenen bir sesle kadına, “Biliyor musun, az evvel şu adam yandaki kadını yerinden kaldırdı. Herif tam bir çatlak,” deyince önce adama sonra dönüp bana baktıklarında, hiçbir şey anlamıyor gibi yapmak kolay olmuyor.
Adamı seyretmeye devam ediyoruz. Terli alnını bir mendil çıkarıp sildi. Bir yandan konuşup bir yandan önüne çıkardığı kâğıdın üstüne kapanarak bir şeyler karalıyor. Arada bir kalkıyor, sandalyesini çekiyor, itiyor, tekrar oturuyor. İçinde dinmeyen bir şey var. Ezelden huzursuz tiplerden. Az sonra ani bir hareketle kalktı, kasaya gitti. Çalışanlar için sanki bir görünmez adam, ilgisizler. Bir bize tuhaf. Kasada söylenmeye devam ettiğini görüyorum. Mırıltılı konuşmalarını anlamak güç. Parasını birkaç kere saydıktan sonra hesabını ödedi. O gittikten sonra telefonumla biraz daha oyalandım. Yan masadaki paltolu adam ve kadın, Karnımızı burada doyurmayalım, diyerek kalktılar. Belli ki gece devam edecek. Merhabamız varmış gibi giderken bana iyi akşamlar dilediler. Hesap ödemek için kasada sıraya girdiğimde garsonlardan biriyle konuşmaya başladık.
“ Kimdi o? Şu beni yerimden kaldıran.” Kafasını iki yana salladı.
“Abla, bakmayın ona. Adını bile bilmeyiz. Yıllardır geliyormuş. Ben yeni sayılırım, eskiler söyledi.”
“O ne ısrar. Bakışlarını sevmedim. Kalkmasam…”
“Bir şey yapmaz aslında. Hep aynı masaya oturmak ister, aynı şeyi yer. İstediği olmazsa biraz sızlanır sonra çeker gider.
“İyi dayanıyorsunuz.”
“Alıştık. İşimiz bu.” Kaşı hafif kalkık, bir eli havada yarım daireler çiziyor. “Her gün burada neler görüyoruz.“
O sırada içeri giren turist kadına, “Madam, please,” diyerek lokum çeşitlerini kurulu saat gibi sayıyor. Çoktan arkasını döndü.
Hesabı öderken pirinç kapaklı kavanozlardaki şekerlere, asla evimde bulundurmak istemeyeceğim yaldızlı tepsilere, kutuların üzerindeki eski zaman çizimlerine gözüm takılıyor. Ağır, ahşap kapıdan çıkıp cadde boyunca akan uğultulu kalabalığa karışıyorum.